12 Eylül Faşizmi Üzerine
(2. Bölüm)

02.01.2011 | Sinan KARASU

Devrimci hareketi bastıran her askeri darbeye faşizm denmez. 1934’te İspanya’da Asturias Komünü’nü bastıran güç yine Franco’dur, ama 1934’te faşizm kurulmamış, aksine birkaç yıla kalmadan büyük bir kitle hareketi ortaya çıkmıştır. Neden? Aynı soruyu Türkiye için de sorabiliriz: 12 Mart’ta ordu neden bir faşist diktatörlük kurmamıştır da, yine birkaç yıl sonra büyük bir kitle hareketinin doğmasına olanak tanımıştır? 12 Eylül’ü sıradan bir askeri diktatörlükten ayıran özellik, faşizmin iktidara yürüme sürecinde bir sivil faşist hareketin ve ana çekirdeği küçük burjuvaziden oluşan geniş bir hoşnutsuzlar katmanının varlığıdır.

Türk Faşizminin Özellikleri

12 Eylül Faşizminin Sonuçları: “Şimdi Gülme Sırası Bizde!”

Yenilgilerden Ders Alarak İlerleyelim: “Son Gülen İyi Güler!”

Türk Faşizminin Özellikleri

Türkiye’de sivil faşistler MHP ve eklentilerinin oluşturduğu ülkücü harekette cisimleşmişti. Klasik faşizm örneklerinden farklı olarak, işçi-emekçi vurgusu çok daha az olmasına karşın, şiddet, azgınlık ve vahşet konusunda diğer ülkelerdeki faşistlerden farkları yoktu. Türkiye’de sivil faşist hareket işçi hareketinin yarısı kadar bile güce sahip değildi, ama resmi faşist güçlerle ortak hareket ederek kitle hareketini yoracak, demoralize edecek, parçalayacak ve nihayetinde durmasına ön ayak olacak kadar güçlüydü. Küçük burjuva ve lümpen kesimleri seferber eden sivil faşist hareket katliamlara girişecek kadar güçlüydü, ama iktidarı ele geçirecek kadar güçlü değildi. Bu durum, kimi devrimci çevrelerde 12 Eylül’ün faşist diktatörlük olarak değil, askeri diktatörlük olarak nitelendirilmesine yol açtığından, öncelikle, genel olarak faşizmi tanımlamakta fayda var.[9]

Faşizm, şiddet (ya da, aşırı şiddet) uygulayan devlet biçimi değildir! Şiddet uygulamayan devlet olmaz ve faşizmi şiddetin yoğunluğuna bakarak tarif etmeye çalışmak devletin baskıcı (dolayısıyla da sınıf aygıtı) niteliğini gizlemeye yarar.

Faşizm, sınıf mücadelesinin yoğunluğunun ve toplumdaki ağır krizin olağanüstü bir hal aldığı ve artık sınıflardan hiçbirinin mücadeleyi mevcut yasalara ve biçimlere bağlı kalarak yürütmeyi istemediği bir dönemin ürünüdür. İşçi sınıfı, mücadelenin yükselmesine paralel olarak yarattığı yeni örgütlenme ve mücadele biçimlerini nihayetinde yeni bir iktidarla, işçi devrimiyle taçlandırmadığı takdirde; diğer şartlar da uygunsa, burjuvazi kendi “devrim”ini (karşıdevrim) yapar ve faşizmi kurar. Burjuvazi derhal gücü tek bir merkezde toplar, işçi sınıfının ve diğer devrimci ya da demokrat kesimlerin örgütlülüklerini dağıtır, toplumda bir terör ortamı yaratır.

Ayağa kalkmış bir işçi hareketini burjuvazinin yalnızca devlet güçleriyle durdurması mümkün değildir. Devlet her yere giremez, girse de her istediğini açıktan yapamaz. Böyle bir şey yapması durumunda, özellikle de devrimci dönemlerde işçi ve emekçi kitlelerin gözünde zaten zayıflamış olan otoritesini, saygınlığını ve meşruiyetini hızla kaybeder ve daha geniş kesimleri devrimci hareketin kucağına iter. Bu nedenle sivil (devrimci) harekete “sivil” bir karşılıkla da yanıt vermek gerekir ki faşist hareket tam da böyle bir görev görür.

Kriz ortamında zıvanadan çıkmış olan küçük burjuva kitlelerin ana çekirdeğini oluşturduğu karşıdevrimci hareket, devletin saldırılarına paralel olarak kitle hareketini yıldırmaya, korkutmaya, sindirmeye çalışır ve bu yolda epeyce de zarar verir. İşçi hareketi çift koldan gerçekleşen bu saldırılara sağlam ve emin adımlarla yanıt vermediği oranda, hem verilen kayıplar hem de kayıpların manevi etkisi artmaya başlar. İşçi sınıfının kendi gücüne olan güveni zaman içinde azalır, önder diye bilinen partilerin kaypaklıkları ve ihanetleri sınıfın mücadele azmini kırar, sorunlara kolektif yoldan çözümün mümkün olmadığı görüşü yavaş yavaş canlanmaya başlar, kavgada düşenlerin “pisi pisine gittikleri”, bunun “bir şekilde” durması gerektiği düşüncesi –bu karşıdevrimci ruh hali– sınıfın içine sızmaya başlar. Başka bir deyişle, faşist tehdidin kendisi bir tarafa, işçi sınıfının enerjisi, kuvveti, istekliliği ve mücadele azmi tükenmeye başlar.

Bu temel üzerinde resmi ve sivil faşist güçlerin ortak müdahalesi hareketi ezer ve faşist bir diktatörlükle mücadeleye belli bir süreliğine son vermiş olur. Faşist diktatörlük devleti yeniden örgütlemekle kalmaz, aynı zamanda, iktidara gelmeden önce “dünyalar” vaat edilerek kıyımlar yaptırılan kesimleri ehlileştirir; ehlileşmek istemeyen çıbanbaşlarını ise temizler.

Faşizmin genel tanımını bu şekilde yaptığımızda, faşizmin sınırsız şiddet uygulayan devlet biçimi değil, işçi sınıfına yönelik dizginsiz şiddetin özel bir biçimi olduğu anlaşılır. Faşist şiddetin özel biçimi, uyguladığı çıplak şiddetin yanı sıra toplumsal bir tabana sahip olmasıdır. Bu toplumsal taban sivil faşist kitle hareketinin toplum içindeki nüfuzundan ibaret değildir. Faşizmin gerçek toplumsal tabanı pasif kabullenmişliktir, yani işçi sınıfının mücadele azminin, moralinin ve inancının tükenmiş olmasıdır. “Faşizmin alamet-i farikası zıvanadan çıkmış küçük-burjuva kitlelerin karşıdevrimci harekete aktif, pasif ya da yarı-pasif desteği ve kendi örgütleri tarafından aldatılan işçi sınıfının mücadeleden uzaklaşmasıdır; faşist tehdidin kendisi bir tarafa, işçi sınıfının (esasen yaşadığı ihanetlerden ötürü) mücadele azmi ve enerjisi tükenmiştir.”

Türkiye’de 12 Eylül’de kurulan diktatörlüğü bu teorik çerçevede değerlendirdiğimizde, klasik faşizm örneklerinden (İtalya ve Almanya) farklılıklar taşımakla birlikte, gerçek bir faşizm olduğu kolaylıkla görülebilir. Şurası çok açık ki faşizmin iktidara geliş süreci ve iktidarı alma biçimi ülkeden ülkeye, dönemden döneme farklılık gösterebilir, ama bu farklılıklar niteliğe değil, niceliğe ilişkindir. Bu farklılığı doğru değerlendirmek gerekir. Faşizm Üzerine Tezler’de söylediklerimizi tekrarlayalım:

“[Burada farklılık derken] bir yanda bir küçük burjuva kitle hareketi temelinde iktidara gelinmesi, diğer yanda da tepeden inmeci bir darbeyle, yani devlet iktidarı dolayımıyla iktidara gelinmesi şeklinde yapay bir ayrımsa, bu yaklaşım bütünüyle yanlıştır. Zira faşizmin iktidara uzanma sürecindeki yapısı derken kastedilen, öncelikle huzursuz küçük burjuva kitle hareketi temelinde yükselen bir karşıdevrimci terör örgütünün giderek burjuva devletin daha da desteğini alması ve bunların proleter harekete çift koldan basınç bindirmeleridir. Faşizm işçi sınıfına uygulanan şiddetin bu özel biçimidir, verili bir anda devletin şiddet politikalarının niceliğinin daha yukarı fırlaması değil.

“Faşizm bu iki etkenin (resmi ve sivil faşizmin) varlığından bağımsız olarak ele alınamaz. Faşizmin ayırt edici özelliği burjuva iktidarı bu temelde yeniden örgütlemesidir. Fakat bu ikisinden hangisinin daha ağır basacağı, küçük burjuva tabanın ne şekilde dağıtılacağı ilk örneğine ya da ana örneğine elifi elifine uymak zorunda değildir. Birinden biri ağır basar, basabilir, fakat bunu “katışıksız” bir askeri diktatörlükten ayıracak olan, hem iktidarın alınmasından önce hem de sonra, bu küçük burjuva kitlelerin (ve arkasına taktığı diğer kesimlerin) desteğidir; iktidarın alınmasından sonra bunun aktif ya da pasif olarak sürdürülüyor oluşu burada konu dışıdır, zira güç bu andan itibaren zaten merkezileşir, eski örgütlülük “Uzun Bıçaklar” türünde operasyonlarla dağıtılır, yok edilir. (9. Tez)

Bu çerçevede, 12 Eylül faşizmine dönersek, maalesef 12 Eylül’ün neden faşizm olmadığı suçlamalarına verilen “Marksist” yanıtların tarihsel gerçeklikleri çarpıtma pahasına üretildiğini görürüz. Burada asli gerekçe, küçük burjuva kitle hareketinin tedrici bir büyüme neticesinde iktidarı almamış olmasıdır. Oysa belirtildiği üzere, devletten görece özerk bir faşist kitle hareketinin varlığı resmi faşist güçlerle ilişkisi içinde değerlendirilmelidir. Bu gerçeği gözden kaçırmak, faşizme ilişkin yanılsamalar da uyandırır, zira faşist hareket hiçbir örnekte devletten bağımsız olarak iktidara yürümemiştir. Faşist hareket, devletin (“derin devlet”in değil) katkısı olmadan, polisin, ordunun ve yargı sisteminin desteği olmadan asla iktidarı alamaz. Bu yargı, faşizmin ilk görüldüğü ülke olan İtalya da dâhil olmak üzere tüm faşizm örnekleri için geçerlidir. Klasik faşizm örneklerinde sivil faşistlerin resmi faşistlere ağır basıyor olması ve iktidarı alanın sivil faşist parti olması sivil güçlerle resmi güçler arasındaki diyalektik ilişkiyi, bu iki öğenin birbirinden ayrı düşünülemeyeceği gerçeğini unutturmamalıdır.

Bu diyalektik önemlidir, zira sivil faşistlerin mi, yoksa resmi faşistlerin mi ağır bastığından bağımsız olarak, burjuvazinin merkezi yönetim ihtiyacına uymayan ve sermayenin ekonomi politikalarıyla ters düşen kanat, daha doğrusu düzene eklemlenemeyen kanat zaten her halükarda tasfiye edilir. Almanya’da tarihe Uzun Bıçaklar Gecesi olarak geçen 30 Haziran-1 Temmuz 1934’teki olaylarda, Nazi Partisi’nde Röhm ve Strasser’in başını çektiği ve SA (kahverengi gömlekliler) diye bilinen kanadın tasfiye edilmesi tam da buraya oturur. Başka bir açıdan söylersek, zaten Hitler de başa geçerken orduyla (resmi faşistlerle) yakın ilişki içinde hareket etmiştir ve sonrasında bir iç temizlik yapmış, resmi-sivil faşist dengesi az çok sağlanmıştır.

Dolayısıyla İkinci Dünya Savaşı sonrası faşizm örneklerinde değişen şey niceliksel farklılıktır, ama faşizmin iktidarı alma ve sağlamlaştırma modeli aynıdır. Son vuruşu sivil faşistlerin yapmamış olmasını gerekçe göstererek 12 Eylül’ün faşizm olmadığını söylemek basitliktir.

Bunun dışında, 12 Eylül’ün faşizm olmadığını savunurken en önemli görülen hususlardan bir diğeri ise, Türk-İş’in kapatılmamış olmasıdır. Mantık basit Aristocu kıyastır:

–Madem faşizm tüm işçi örgütlerini dağıtır.

–Türk-İş bir işçi örgütüdür, ama dağıtılmamıştır.

–O halde, 12 Eylül faşizm değildir!

Bu şematik yaklaşıma göre, kitle örgütlerini dağıtmanın yegâne yolu kapısına mühür vurmaktır. Faşizmin korporatist bir eğilim sergilenmesi ya da daha yumuşak bir geçişle ehlileştirme yöntemleri izlemesi asla kabul edilemez; faşizm olması için illa İtalyan ya da Alman örneklerine “uyulması” gerekmektedir.

Maalesef bu “tarihsel” şemacılığın yegâne kusuru şemacı olması değildir. Bu yaklaşım tarihsel gerçekliklerden de uzaktır. Faşist İtalya’da da “sendikalar” vardı. Keza demokratik parlamenter devletin bazı kurumları sözde var olmaya devam etmişti. Keza Troçki, Komintern’in İlk Beş Yılı kitabının “Giriş” kısmında (1924), “İtalyan faşizmi politikalarını parlamenter yoldan ‘düzenleme’ yoluna gidiyor” diye yazar ki bu söz Troçki’nin hiçbir şekilde böyle bir durumu olasılık dışı görmediğini kanıtlar. Sıkışan faşizm göstermelik “demokratik” kurumlara başvurabilir. Türkiye’de 12 Eylül’de faşist diktatörlük Türk-İş’i kapatmamıştı, zira bu sendikanın varlığıyla yokluğu belli değildi ve Türk-İş devlet içinde massedilmişti. Bu yüzden de Türk-İş genel sekreteri faşist hükümetin çalışma bakanlığına getirilmişti.

Diğer yanlışlık ise daha genel düzeyde, bir yaklaşım tarzından kaynaklanmaktadır: Kırk sene önceki faşizmle 12 Eylül’ün tıpatıp aynı özellikler sergilemesini istemek. Örneğin “12 Eylül faşizmi neden kısa sürmüştür?” diye sorulmaktadır.

Bu yaklaşım yine tarihi dondurarak değerlendirdiğinden yanlıştır. Her şeyden önce, burjuvazi de tarihten birtakım dersler çıkarmıştır. Burjuvazinin kendi sınıfsal çıkarlarına uygun olarak çıkardığı bu derslere dair Faşizm Üzerine Tezler’de şöyle yazmıştık:

“Nihayetinde faşizm burjuvazinin değişen oranlarda siyasal açıdan mülksüzleştirilmesini ifade ettiğinden, kendisi için ne denli bir çözüm işlevi görse de, özerkliği bu denli fazla bir hareketin zararları olduğu da görülmüştür. Belirli bir bölgedeki burjuvaların sorununu çözen yöntem, dünya burjuvazisinin başına türlü dertler açabilmektedir. Arkasına aktif kitle hareketini alarak başa geçen küçük-burjuva örgütlenmelerin radikal küçük-burjuva jargonu, güçle birleştiği oranda, tehlikelere kapı aralamaktadır: Dış siyasette kabadayılık, saldırganlık ve tek başına dünyanın hâkimi olma isteğinin uç noktasına taşınması vs.” (6. Tez)

12 Eylül’ün kısa sürdüğü ve dolayısıyla faşizm olmadığı görüşü ulusal dargörüşlülükle maluldür, zira güya enternasyonal bir bakış açısıyla farklı ülkeleri tarihsel düzlemde karşılaştırmakta, ama kapitalist dünya sistemini göz ardı etmektedir. Almanya ve İtalya gibi ülkeler emperyalistleşmiş ve daha ileriye atılmaya çalışan, hattâ Almanya özelinde birinci sıraya yerleşmek isteyen devletlerdi. Dolayısıyla bu ülkelerdeki faşizmin uzun süreliğine iktidarda kalması, her şeyden önce, o ülkenin emperyalist ilişkilerdeki rolü tarafından belirlenmişti. Sömürgeleri ve nüfuz alanı bakımından kendisinden çok daha güçsüz olan ülkelerin bile gerisinde olan Almanya, Hitler faşizmiyle sonuna kadar gidecek, bu yolda ya batacak ya da çıkacaktı.

Aynı şekilde, Türk faşizminin ömrünü de son tahlilde emperyalist kapitalizmin uluslararası ilişkiler matrisi belirlemiştir. Türkiye’de faşizm piyasa güçlerini daha da geliştirmek amacıyla kurulmuştur, emperyalist piramitte daha da üst sıralara çıkmak için değil. İpler ABD emperyalizminin ve genel olarak kapitalist bloğun elindeydi. Tarihsel konjonktür kısa sürede emperyalist güçlerin lehine dönecek kadar elverişliydi ve diğer şartlarla da birleşince, süreç çok uzatılmadan kontrollü bir geçişle Bonapartizme varıldı.

Karşılaştırmayı bu şekilde yapmak zorundayız, zira diğer türlü, şiddet ölçüsünü de devreye sokmak gerekir. Alman faşizmi ya da İspanyol faşizmi, uyguladıkları şiddet, terör, cinayetler ve infazlar bakımından eşi görülmedik düzeydedir. Çıtayı bir kez buna göre belirlediğimizde, faşizmi dar bir çerçeveye hapsetmiş oluyoruz. Dahası bunu yapmakla tipik bir Stalinist tuzağa düşmüş oluruz. Bilindiği üzere, Stalinizmin bugünkü faşizm tanımında tek kıstas devletin yoğun şiddet uyguluyor olmasıdır. Oysa Marksizmin sınıf temelli yaklaşımı meseleyi şiddetin niceliğine indirgemeyi reddeder. Uygulanan şiddetin niteliğinden ve biçiminden bağımsız bir şiddet anlayışıyla faşizm tanımı yapamayız.

Devlet zaten baskı uygulamak için vardır. … Devleti bu şekilde tarif ettikten sonra bir faşist devlet tanımı yapmak gerektiğinde, bu tanımı daha baştan şiddetin var olup olmadığına göre değil, bu şiddetin sınıf mücadelesi kapsamındaki niteliğine ve ancak buradan hareketle niceliğine göre yapmanın zorunlu olduğu ortaya çıkar. … Bu anlamda faşizm, emperyalist-kapitalist şiddetin, işçi ve emekçilere yönelik kapitalist saldırganlığın en yüksek aşamasıdır. ” (3. ve 13. Tez)

Gerçekten de faşist-olmayan diktatörlükler arasında faşizmden daha fazla şiddet uygulayan rejimler olduğu gibi, faşizmler arasında uygulanan şiddet ve faşizmin iktidar süresi arasında da farklılıklar vardır ve olması doğaldır. Mesela Talabani’nin Türkiyeli Kürtlere 12 Eylül’den sonra, “siz bana Türkiye’nin faşizmini verin, ben de size Irak’ın demokrasisini vereyim” dediği söylenir. Bazı “demokrasiler” daha çok şiddet içeriyor, zira burjuva demokrasisinin bir ucu şiddettir, yani diktatörlüktür ve bu demokrasi-diktatörlük ikilisinden diktatörlüğün hangi ülkede ne derecede uygulandığı değişiklik gösterir.

Peki, neden Türkiye’de Mussolini ve Hitler’in önderlik ettiği hareketlere benzer bir faşist kitle hareketi ortaya çıkmadı? Neden Türkiye’de faşizm iktidara sivil kitle hareketinin vurucu hamlesiyle taşınmadı da, devlette mevzilenmiş faşist askerî güçlerin önderliğinde taşındı ve sivil faşistler “görüşlerimiz iktidarda, biz hapisteyiz” dediler? Kısacası, neden resmi faşistler baskın çıktı?

Yukarıda da değinildiği üzere, burjuvazinin tarihten dersler çıkarmış olması en önemli etkenlerden biridir. Burjuvazinin bundan sonra bir kez daha bir küçük burjuva kitle hareketini, iktidarı almasını sağlayacak kadar destekleyip desteklemeyeceği tartışmaya açıktır. Hitler faşizmi, Mussolini ve diğer faşistlerle birlikte kapitalizmin de başına büyük belalar açmıştır. Elbette burjuvazi açısından yararları (kapitalizmi kurtarmak) zararlarıyla kıyaslanamayacak kadar çoktur ve yarın yeni bir devrim tehdidiyle karşı karşıya kalan burjuvazinin böyle bir seçeneğe başvurmayacağını söylemek ancak liberallere yaraşır. Fakat esas olasılık olarak, burjuvazinin sivil faşist güçleri kendi devleti aracılığıyla çok daha kontrol altında tutacağını, sivil faşist güçlerin göreli özerkliğini tanımakla birlikte, ipleri çok daha sıkı tutacağını söylemek daha doğru olur.

Genelden Türkiye özeline inersek, İspanyol faşizmine benzer bir durumun var olduğunu söyleyebiliriz, zira İspanya’da da toplumun içinden çıkan sivil faşist kitle hareketi değil, devletin içinden çıkan askeri güçler faşizmi iktidara getirmiş, son vuruşu devlet güçleri (resmi faşistler) yapmıştır.

Türkiye, tarihi kökeni bakımından devletin baskın nitelikte olduğu, uzun yıllar toplumda bizatihi mülk sahibi sıfatıyla egemen sınıf olarak örgütlendiği bir coğrafyanın mirasçısıdır. Devletin bu niteliği Türkiye’de kapitalizmin gelişimini de etkilemiş, Batı ülkelerindekinden farklı olarak eski toplumun bağrında serpilip gelişen bir tüccar sınıfı ya da sermaye sahipleri eski egemen sınıfı devirip iktidarı ele geçirmemiş, aksine eski egemen sınıf (esasen, ordu) baş veren kapitalizmi kâh bastırıp kâh kanatları altına alarak kontrollü bir geçişle kendisini yeni egemen sınıfa dönüştürmüştür. Devlet bu niteliğiyle, toplumdaki sivil girişimlerin önünde engel oluşturan, kendi dışında güce tahammül etmeyen, bunu bir tehdit olarak algılayan, varlığını değişmezliğinden alan bir yapı oluşturmuş ve bunu sürdürmüştür.

Türkiye’de devletin tarihsel açıdan bu denli ön plana çıkması ve toplumdaki egemen sınıfın hizmetkârı rolünü kabul etmemesi, “kapitalizmi de komünizmi de ben getiririm” diyen bir yapı olarak her türlü merkezkaç kuvveti ya da sivil girişimi bastırması ya da sıkı denetim altına alması anlamına geliyordu. Dolayısıyla devletin başındaki Kemalist önderliğin “komünizm gerekliyse onu da biz getiririz” sözü, sığ bir yaklaşımın ürünü olsa da, tarihsel açıdan fevkalade manidardır. Bu bakımdan, faşizm söz konusu olduğunda, devletin “faşizmi de ben getiririm” demesi ve yapması mümkündür.

Devletin bu baskın niteliğini yalnızca faşizm değerlendirmesiyle sınırlı tutmak yerine, daha geniş bir perspektiften ele almak gerekir. Geç kapitalistleşmiş ülkelerin birçoğunda görülen bu özellik, faşizmin ilk ortaya çıktığı ülkelerdeki durumla kıyaslandığında önemli bir farklılığa işaret eder. Bu açıdan ileri ülkeler ile geç kapitalistleşmiş ülkelerdeki faşizmin de birtakım farklılıklar göstermesi mümkündür.

Her şeyden önce, şunun altını çizmekte yarar var: Faşizm, burjuva demokrasisinin ve onun sivil toplumunun bir ürünüdür. Burjuvazi bunu ne derece gizlemeye çalışırsa çalışsın, burjuvazinin liberal sözcüleri sivil toplumu her derde deva bir ilaç olarak ne derece pazarlamaya çalışırlarsa çalışsınlar, sivil toplum iki ucu keskin bıçaktır. Kitlesel sendikalar, demokratik parlamenter sistem, sivil toplum örgütleri, örgütlenme ve ifade özgürlüğü, reformist işçi partileri kadar, faşizm de burjuva sivil toplumunun bir ürünüdür. Burjuva demokrasisinin klasik Batı kapitalizmi çizgisinde gelişmediği ya da bu işleyişin oturmadığı ülkelerde ise bu boşluğu devlet doldurmuştur. Batı ülkelerinde faşizm işleyen burjuva demokrasisinin içinden çıkarken, Türkiye burjuva demokrasisinin yerli yerine oturduğunu görmeden faşizmle tanışmıştır. Bu durum, devletin olağan dönemlerdeki baskın rolünü açıkladığı gibi, faşizmin gelişiminde resmi faşistlerin görece güçlü olmasıyla, sivil faşistlerin görece güçsüzlüğünü de açıklar.

Keza Türkiye topraklarında bir ulusal sorunun bulunması ve dış tehdit algısı da ordunun bu denli öne çıkmasında önemli bir etkendi. “Ayrılıkçılığa ve dış mihraklara karşı kararlı mücadele”de görece özerklik kazanan ordunun, kritik an gelip çattığında kendisini gerçek sahip olarak öne çıkarması ve faşizmi de kendisinin kurması hiç de şaşırtıcı değildir.

Ne var ki tüm bunlar faşizmin yukarıda sıralanan benzer özelliklerini, yani 12 Mart’tan farklı olarak 12 Eylül’ü sıradan bir askeri diktatörlük değil, bir faşist diktatörlük yapan özellikleri unutmamıza yol açmamalıdır. Nasıl İspanya’da Franco’nun askeri kimliği ve İspanyol faşizminin ordu eliyle gerçekleştirilmiş olması İspanya’daki iç savaşı bastıran rejimi faşizm olarak nitelendirmemizi engellemiyorsa, aynı şekilde Türkiye’de faşizmin askeri niteliği de 12 Eylül’ü faşist diktatörlük olarak nitelendirmemizi engellemez.

Devrimci hareketi ya da işçi devrimini (başarılı işçi devrimi ya da işçi devrimi girişimini) bastıran her karşıdevrime ya da askeri darbeye faşizm denmez. 1934’te İspanya’da Asturias Komünü’nü bastıran güç (beş yıl sonra faşizmi kuracak olan) Franco’dur, Asturias’ın ardından da muazzam bir kitle terörü uygulanmıştır, ama Franco 1934’te İspanya’ya faşizmi getirememiş, aksine birkaç yıla kalmadan daha büyük bir kitle hareketi ortaya çıkmıştır. Neden? Franco istemediği için mi? “Henüz faşizm için erken” dediği için mi? Elbette değil. Neden Franco’nun 1934’teki darbesi faşizmi kuramamıştır da, 1939’daki darbesi faşizmi kurmuştur? Aynı soruları Türkiye için de sorabiliriz: 12 Mart’ta aynı ordu neden bir faşist diktatörlük kurmamıştır da, yine birkaç yıl sonra çok daha büyük ve sürekli bir kitle hareketinin ortaya çıkmasına olanak tanımıştır?

12 Eylül’ü sıradan bir askeri darbeden ve askeri diktatörlükten ayıran özellik, faşizmin iktidara yürüme sürecinde görmezden gelinemeyecek bir güce sahip olan sivil faşist hareketin (ülkücülerin) ve ana çekirdeğini küçük burjuvazinin oluşturduğu geniş bir hoşnutsuzlar katmanının varlığıdır. İşçi sınıfını ve işçi hareketinin durumunu dışarıda bırakan bir faşizm değerlendirmesi Marksistler için kabul edilemez. İşçi sınıfının, ihanetler, üst üste gelen yenilgiler ve kayıplar sonucu maddi ve manevi açıdan dibi bulmuş olması asli bir etkendir. İşçi sınıfı yaşanan yenilgilerin düşmanın güçlü olmasından değil, kendi önderliklerinin ihanetinden kaynaklandığını anladığı oranda faşizmin yerleşmesi için güçlü bir potansiyel haline gelir. Moral motivasyonunu kaybeden işçi sınıfı ve diğer emekçi kesimler, faşizme şiddetini uygulaması için aktif, yarı aktif ya da pasif bir toplumsal taban sağlar. “Artık bir şekilde bitsin bu durum” diyen geniş kesimlerin varlığı faşizme güç kazandırır. Nitekim Türkiye’de 12 Eylül’den sonra muhbirlik ya da ses çıkarmama gibi nispeten yaygın olaylar tam da buraya oturur.

Dolayısıyla meseleyi şöyle özetleyebiliriz:

“12 Eylül öncesinde Ecevit’in şahsında bir ‘Kerenskizm’ deneyimi yaşanmış, fakat burjuvazi açısından kendi devlet partisini bu denli sola açmak bile hareketi ehlileştirmek konusunda fayda etmemiştir. Devrimci işçi hareketi “bilinçli” önderlerinin de bilinçli düşmanlarının da zihnindeki sınırları fersah fersah aşmıştır. Kaçırılan devrimci fırsatlara faşist kitle hareketinin zincirlerinden boşalması da eşlik edince, hayal kırıklığına uğrayan kitlelerin hareketten uzaklaşma süreci hızlanmıştır. Fakat Türkiye gibi askerin ağırlıklı role sahip olduğu bir ülkede, burjuvazinin faşizme nasıl varılması gerektiği konusunda kendi çıkardığı ‘dersler’ de eklendiğinde, son vuruşu ordu yapmış ve faşist iktidar, yani otoriter, güçlü, yumruğunu masaya vuran bir yönetim ‘ihtiyacı’ ordunun şahsında cisimleşmiştir.” (9. Tez)

Peki, tüm bu ayrımların ne anlamı var? “İster faşizm olsun, ister askeri diktatörlük, sonunda ezip geçmedi mi?” demek en doğrusu değil mi?

Elbette her terminolojik ayrımda olduğu gibi faşizm nitelendirmesinde de çok somut bir içerik söz konusudur. Faşizm işçi sınıfına verilmiş en acil ve en hayırsız mesajdır. Faşizmin yaklaşmakta olduğunu söyleyen bir parti, kitlelere can havliyle mücadeleye atılmak gerektiğini, artık son hamlelerin oynandığını, bu yolun sonunda ya ölüm ya kurtuluş olduğunu söylemektedir. Devrimci mücadelenin olağan dönemlerinde de sarf edilen bu genel sözler (“son kavga”!) artık en acil niteliğe bürünmüştür ve bu işin şakası yoktur. “Faşizm geldi” çağrısı ise önderliğin kitlelere en kesin ve en kötü mesajdır: Geri çekiliyoruz, bir dahaki mücadele dönemine kadar geri çekiliyoruz. Bu geri çekiliş taktiksel değil, stratejik bir geri çekiliştir: Parti kısa bir süre sonra daha iyi bir şekilde ve daha ileriye sıçramak için değil, yenilgiyi kabul etmiş bir ordu olarak mümkün olduğunca az kayıp verebilmek adına ricat etmektedir. “Faşizm geldi” demek, devrimci hareket yenildi demektir. Sonuna kadar çarpıştıktan sonra devrimci hareket daha fazla zayiat vermeden düzgün bir şekilde geri çekilmesini bilmeli (kaçmak ayrı, geri çekilmek ayrıdır!), yeni mücadele dönemine hazırlanmak üzere yenilginin derslerini çıkarmaya koyulmalıdır. Zira faşizm tam da mücadeleyi yıllarca geriye atan bir gericilik dönemidir.

12 Eylül Faşizminin Sonuçları: “Şimdi Gülme Sırası Bizde!”

Faşizm tespitinin sağlamasını yapmanın en iyi yollarından biri, mücadelenin sonraki durumuna bakmaktır. Faşizm, işçi hareketinin esaslı bir yenilgiye uğraması anlamına gelir. Faşizm işçi sınıfının örgütlerini dağıtır, her türlü demokratik ortamı bastırır ve toplumda bir terör ortamı oluşturur. Tek kelimeyle faşizm toplumu atomize eder. Mücadeleyi yıllarca geriye savurur, işçi sınıfı uzunca bir süre belini doğrultamaz.

12 Eylül tam da böyle bir sonuç doğurmuştur. Türkiye’de işçi hareketi ve sol hareket o günden sonra siyaset sahnesinde anlamlı bir güç, sürekliliği olan bir yer elde edememiştir. Bunun nedeni, her şeyden önce, 12 Eylül’ün muazzam bir kıyıma yol açmış olmasıdır. Rakamlar her şeyi anlatmasa da, yine de belirtilmeye değer.

12 Eylül’le birlikte,

• 1 milyonun üstünde kişi gözaltına alındı ve hiçbir süre kaydı olmadan gözaltında tutuldu.

• 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.

• 210 bin dava açıldı ve 230 bin kişi yargılandı.

• 7 bin kişi için idam cezası istendi.

• 517 kişiye idam cezası verilirken bunlardan 50’si infaz edildi.

• 71.500 kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.

• 98.404 kişi “örgüt üyesi olmak” suçundan yargılandı.

• 388 bin kişiye pasaport verilmedi.

• 30 bin kişi “sakıncalı” olduğu için işten atıldı.

• 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.

• 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.

• 366 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.

• 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.

• 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.

• 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.

• 3.854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.

• 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.

• Gazetecilere 3.315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.

• 31 gazeteci cezaevine girdi.

• 300 gazeteci saldırıya uğradı.

• 3 gazeteci silahla öldürüldü.

• Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.

• 39 ton gazete ve dergi imha edildi.

• Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.

• Cezaevlerinde 144 kişi kuşkulu bir şekilde, 14 kişi açlık grevinde öldü.

• 16 kişi “kaçarken” vuruldu.

• 95 kişi “çatışmada” öldü.

• 73 kişiye “doğal ölüm raporu” verildi.

• 43 kişinin “intihar ettiği” bildirildi.

12 Eylül’le gelen ağır yenilgi sınıfın belini büktüğü gibi, sonraki kuşağa mensup işçiler açısından da doğal olarak mücadeleye ve örgütlenmeye karşı bir güvensizlik doğurdu. Muazzam bir gerileme evresine giren işçi hareketi, uzun yıllar boyunca kalıcı bir mücadele yürütemedi.

Bu değerlendirme o kadar geniş kesimler tarafından teslim edilen o kadar somut (ve acı) bir gerçektir ki bu gerçeğin abartılması bambaşka yanlış sonuçlara da yol açmıştır. Lenin “Sol” Komünizm’de şöyle bir tespitte bulunur:

“Bir siyasal fikri (yalnız siyasal fikri de değil) gözden düşürmenin ve ona zarar vermenin en kestirme yolu, o fikri savunacağım diye saçma hale getirmektir. Gerçekten de bir doğru, (emektar Dietzgen’in de dediği gibi) ‘aşırıya kaçırılır’, abartılır ya da gerçek uygulama alanının sınırları dışına çıkartılırsa, doğru olmaktan çıkıp saçmalığa dönüşebilir.”[10]

Burada da, 12 Eylül’ün sol hareketi ve işçi hareketini tam da faşist diktatörlüklerde olduğu gibi darmadağın ettiği ve işçi hareketinin ve devrimci örgütlerin yıllarca toparlanamadıkları gerçeği abartılmakta, “aşırıya kaçırılmakta” ve bugün, yani üzerinden otuz yıl geçtikten sonra da, sol hareketin dağınıklığı, örgütsüzlüğü tümüyle 12 Eylül’e yorulmaktadır.

Oysa bugünkü örgütsüzlüğün ve durgunluğun esas nedeni 12 Eylül değildir. Elbette uzun yıllar boyunca asli etken 12 Eylül olmuştur. Ama üzerinden otuz yıl geçtikten sonra hâlâ 12 Eylül’le durumu açıklamak Marksizmin materyalist yöntemiyle bağdaşmaz. Değerlendirme yaparken diğer nesnel etkenleri ve öznelliği de dikkate almak gerekir. Elbette devrimci fırsatların kaçırıldığı 1970’lerdeki mücadele döneminin ardından gelen 12 Eylül faşizmi işçi sınıfını ve devrimci örgütlülüğü ezip geçmiştir, ama bunun dışında uluslararası alanda solun en büyük tarihsel yenilgisi de 12 Eylül faşizmine eşlik etmiştir. 1980’lerde çözülme sürecine giren SSCB’nin 1990’ların başında çökmesiyle birlikte oluşan enkazın altında tüm sosyalist hareket kalmıştır. Yenilgi, burjuvazinin ideolojik alandaki topyekûn saldırısıyla daha da ağırlaşmıştır.

Fakat tüm bunlar nesnellik alanına aittir ve öznellikle ilişkisi içinde değerlendirilmelidir. Elbette nesnel etken asli belirleyendir, fakat öznel öğe de kimi koşullarda o nesnelliğin en somut tezahürü haline gelebilir. Sol hareket ve devrimci örgütler 12 Eylül nedeniyle bir dağınıklık sürecine girmiştir, ama sonrasında bu örgütler yaşanan gelişmeleri yorumlayamadıkları, yanlış ideolojilerinin esiri oldukları oranda o nesnelliğin en somut yansıması haline gelmiş ve esas etkene (ve engele) dönüşmüşlerdir. Üzerinden otuz yıl geçtikten hâlâ esas etkenin 12 Eylül faşizmi olduğunu söylemek, bir otuz yıl daha, hattâ daha da fazla etkisini hissettireceğini iddia etmektir ki bunun gerçeklikle bir alakası yoktur.

Abartıdan doğruya geri dönecek olursak, faşizmin gerçekten de kalıcı ve güçlü bir etkide bulunduğunu görürüz. Bu etkinin temel nedeni son tahlilde ekonomide yol açtığı dönüşümdür.

12 Eylül piyasa ekonomisinin önündeki engelleri tamamen kaldırma amacı güdüyordu. 12 Eylül öncesi Türkiye ekonomisi yapısal bir tıkanıklığın içine girmişti. Burjuvazi ithal ikameci ekonomiden alacağını almıştı ve artık uluslararası piyasalarla daha da bütünleşmesini sağlayacak bir modele ihtiyaç duyuyordu. Bu nedenle daha 12 Eylül’den dokuz ay önce tarihe “24 Ocak kararları” olarak geçen ve o dönem başbakanlık müsteşarlığı yapan Turgut Özal’ın mimarı olduğu saldırı paketini hazırlayıp hayata geçirmeye başlamıştı. Bu paketi ve devamını eksiksiz bir şekilde uygulayabilmek adına siyasal ve genel olarak toplumsal ilişkilerde de bir dönüşüme ihtiyaç vardı. Bu bakımdan 12 Eylül’le birlikte işçi sınıfının sosyal haklarının tırpanlanması ve örgütsüzleştirilmesi çok hayati bir yere sahiptir. Darbeyle birlikte işçi sınıfı bastırıldı, örgütsüzleştirildi ve susturuldu. Mevcut haklarının birçoğu elinden alındı, bir kısmı tırpanlandı. Böylece darbeden kısa bir süre sonra, beş-on yıla kalmadan, işçi sınıfının ulusal gelirden aldığı pay yarı yarıya düşecekti.

12 Eylül bunu gerçekleştirdikten sonra ekonomideki yapısal dönüşümün önünde herhangi bir engel kalmadı. Yabancı sermayeyi ülkeye çekmek için ihracat vergileri ve gümrük tarifeleri kayda değer ölçüde düşürüldü, böylece ekonomi ithalata dayalı temelde yeniden yapılandırıldı. Türk burjuvazisi yabancı sermayeyi buyur ederek, kendisi de uluslararası pazara açılmanın planlarını yapmış oluyordu. Tarım ürünlerinin destek amaçlı alımı sınırlandırılarak tarımsal alanda dönüşümün önü açılmış ve bu nedenle köyden kente göç önemli ölçüde artmıştır. Ticarette yasakların kaldırılması ve vergi iade sistemindeki düzenlemeyle hayali ihracatın önü açılmıştır. Kısacası, devletin ekonomiye müdahalesinin azaltıldığı, piyasa koşullarının egemen olduğu, ihracata dönük bir ekonomi kurulmuştur.

Ekonomiden siyasal alana geçecek olursak, 12 Eylül faşizminin kritik hamlelerinden biri de siyasal üstyapıda dönüşüm sağlamak olmalıydı. Başta devlet olmak üzere burjuvazinin tüm yönetim aygıtlarında toptan bir dönüşüm şarttı. Her devrimci dönemde olduğu gibi 12 Eylül öncesinde de devlet aygıtı sarsılmıştı. Burjuvazi 1980 öncesinde devlet iktidarının kontrolünü kısmen kaybetmiş, eskisi gibi yönetemez olmuştu. Polis ve asker aygıtında bölünme gün gibi aşikârdı. Devlet önemli hasarlar almış, devrimci hareket burjuvazinin mahremine de sızmıştı! Devlette görevli kişiler burjuvazi açısından zararlı pek çok yenilikle tanışmıştı. Her ihtimale karşı tepeden tırnağa bir temizlik gerekiyordu. Burjuvazi bu yönde gerekli adımları attı. Belediye başkanlarından kaymakam ve muhtarlara kadar sayısız burjuva idareci görevinden alındı. Tüm yerel yönetimler tasfiye edildi. Birçok memur görevinden alındı, tayin edildi ya da fişlendi.

Elbette siyasal alan derken, yalnızca burjuvazinin kurumlarını anlamamak gerekiyor. 12 Eylül’ün sayısız siyasal sonucu olmuştur. Burada tüm bunlara değinmek mümkün olmasa da, özellikle bir hususun altını çizmek gerekiyor: 12 Eylül tüm ülkenin depolitize edilmesi, yani siyasetten soğutulması amacını gütmüş ve amacına ulaşmıştır. Kitlelerin toplumsal konularla ilgilenmelerinin önünü kesmek esas amaç olduğundan, dahası geçmişe tamamen sünger çekmek ve geçmişte yararlandığı maşalardan da kurtulmak gerektiğinden, sağcı unsurlar da yer yer darbeden nasiplerini almışlardır. Amaç iki kişinin yan yana gelmesini engellemek olmuş ve bu da başarıyla yerine getirilmiştir. 12 Eylül darbesi bu amacına o kadar ulaşmıştır ki sonrasında gerçek anlamıyla apolitik, hattâ asosyal bir gençlik ve kuşaklar yetişmiştir.

12 Eylül’ün kültürel alanda yol açtığı tahribatı da belirtmek zorundayız. Her gericilik dönemi kültürel alanda da muazzam bir yozlaşmaya yol açar. Gerici rejimi basit bir diktatörlükten ayıran özellik, toplumun bütün gözeneklerine sızması ve tıpkı bir uyuşturucu gibi, bir süre sonra zorlama olmasa bile devam edecek alışkanlıklar kazandırmasıdır. Lenin 1905 Devrimi’nin yenilgiye uğramasından sonra çöken gericilik yıllarında toplumsal ve kültürel ortamda muazzam bir çöküşten bahseder: “Siyasetin yerini yılgınlık, moral bozukluğu, bölünmeler, kavgalar, ayrılmalar ve pornografi aldı. Felsefi idealizm eğilimi her geçen gün daha da güçleniyordu; gizemcilik, karşıdevrimci duyguların kılıfı olmuştu.”[11]

Aynı şekilde, Türkiye’de de ’80 sonrası kültürel hayata ve genel olarak topluma böyle bir gericilik damgasını vurdu. Pornografi ve seks filmleri furyasının iyice ilerlemesi, köşeyi dönme ahlakı, bankerlerin dalavereleri, gazetelerdeki sapıtma, şans oyunları, acılı arabesk kültürü, tarafgir edebiyatçıların ve sanatçıların suya sabuna dokunmayan eserleri vb. Tüm bunlar 12 Eylül’ün bir baskı rejiminden ibaret olmadığını gösteren verilerdi.

12 Eylül, uyguladığı baskının yerine piyasa toplumunun değerlerini de başarıyla zerk ettiği için etkisi bu denli güçlü oldu. Kendi sorunlarıyla ilgilenen, hem de örgütlü bir şekilde ilgilenen toplumun 12 Eylül’le birlikte önü tıkanmış ve böylece hayatında müthiş bir yarık oluşmuştu. Topluma yeni meşgaleler lazımdı. Bunlar da açılan gazeteler, radyo ve televizyonlar, tarikatlar, ucuz edebiyat, müzik ve genel olarak “sanat” çılgınlığı, tüketim fırsatları vb. oldu. Bugün “laiklik elden gidiyor” zırvalıklarının başını çeken ordu, topluma din enjeksiyonunda başı çekti, tarikatları besledi.

12 Eylül bir şiddet rejimiydi, ama bundan ibaret değildi: “[12 Eylül sonrasında] şiddetin açıklamadığı olgular da vardı. Nasıl oluyor da bu değişim kendini kültürel alanda bir özgürlük vaadiyle, bir özerklik iddiasıyla var edebilmişti? … Bir yandan bir red, inkâr ve bastırma dönemiydi, diğer yandan insanların arzu ve iştahının hiç olmadığı kadar kışkırtıldığı bir fırsat ve vaatler dönemi. Bir yanda söz hakkı engellenmiş, susturulmuş Türkiye vardı, diğer yanda söze yeni kanallar, yeni çerçeveler sunan [ama sözü söz olmaktan çıkartan] bir ‘Konuşan Türkiye’.”[12] Bonapartist rejimlerde halk oylamaları yoluyla aba altından sopa gösterilen kitlelere her zaman için bir “söz hakkı” verildiği hatırda tutulduğunda, bu tespitin önemi anlaşılır. Bu “laf kalabalığı”nın içinde bir gizli sessizlik, acı dolu bir susturulmuşluk vardı, sesi o yüzden bu denli gür çıkıyordu.

12 Eylül faşizmi insanları parçalara ayırdı. Bertolt Brecht bir keresinde “insan sürekli olarak dağıtılıp yeniden toparlanan bir atomdur” demişti. 12 Eylül’den sonra bu atomlar bir daha birleşmedi ve hem yaşadığı toplumdan kopuk ve dağınık hem de kendi içinde tutarlılığı olmayan bir birey tipi ortaya çıktı. Kendine güvensizlikle aşırı güven arasında gidip gelen, korkaklığını zahiri araçlarla kapamaya çalışan bireyler ortaya çıktı. Devletin uyguladığı şiddet, ailelerin içe kapanmalarına ve çocukların daha baskıcı (“üzerine titreyen”) ve yasakçı bir tarzda yetiştirilmesine yol açtı.

Yenilgilerden Ders Alarak İlerleyelim: “Son Gülen İyi Güler!”

12 Eylül’le işçi sınıfı hesaplaşamadı. 12 Eylül’ü toplumsal hafızada ve vicdanda mahkûm etme işini devrimci işçi hareketi üstlenemedi. 12 Eylül’ün vurduğu darbe (ve diğer etkenler) o kadar güçlüydü ve devrimci harekette Stalinizmin egemenliği o kadar fazlaydı ki devrimci hareket belini doğrultup 12 Eylül’ün hesabını soracak, yalnızca piyonları değil, gerçek failleri de yargılayıp daha ileri mücadelelere sıçrayacak bir muhalefet yaratamadı. Hal böyle olunca, 12 Eylül’le yüzleşiyor gibi yapmak burjuvaziye ve onun liberal-reformist temsilcilerine kaldı.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bunun temel nedeni 12 Eylül’ün yıkıcı etkisi değildir. 12 Eylül elbette muazzam bir tahribata yol açmış ve işçi hareketini paramparça etmiştir, ama biliyoruz ki hiçbir darbe, hiçbir baskı, hiçbir zor, işçi sınıfının mücadelesini sonsuza dek durduramaz. Her yenilginin etkisi ve dolayısıyla ömrü aynı değildir, ama her yenilginin bir sonu vardır. 12 Eylül yenilgisinin, deyim yerindeyse, sonu gelmediyse, 12 Eylül’le hesaplaşma teranelerini burjuvazi ortaya atabildiyse, bunun nedeni sol hareketin ideolojik sakatlığı ve buradan kaynaklanan yanlış mücadele perspektifidir.

Mücadelenin zafere ulaşacağına dair mutlak iyimserliğe sahip olan Lenin, devrimden sonra parti içindeki hararetli tartışmalar sırasında “her şerde bir hayır vardır” sözünü sık sık kullanmıştı. Lenin aynı şekilde, “son gülen iyi güler” lafını da çok severdi. Tüm bunlar onun kaderciliğinin değil, mücadeleye ve görüşlerinin doğruluğuna olan inancının bir yansımasıydı. Lenin doğru fikirler etrafında kenetlenmiş bir partiyle Rusya’da devrime ilerledi. Sosyalist olmayı yeter şart olarak görmek yerine, genel ve soyut fikirlerden somut doğrulara, ileriye dair ideallerden ziyade ideolojik ortaklığa vurgu yaptı ve partisini bu temelde inşa etti. Yenilgi ya da durgunluk dönemlerinde düşmanın gücünü gözünde büyütmek yerine, mücadelenin her aşamasının kendine özgü görevleri olduğunun bilinciyle çalışmaya devam etti. Tam da bu çalışma neticesinde, karamsarlığa kapıldığı dönemlerde bile yolunu şaşırmadı.

Lenin’in devrimci çalışmasının merkezinde devrimi yapacak kadroların yetiştirilmesi vardı. Doğru fikirlerle donanmış, mücadelenin ateşi içinde pişmiş, devrimci teori ile devrimci pratiği birleştirmiş, devrimci içgüdüleri ve sezgileri fevkalade gelişmiş olan, kısacası kitlelerin nabzını tutabilen kadroların yetiştirilmesi gerekiyordu. Bu sayede hem parti sayısal gücünü artıracak, her daim yeni unsurlarla bağlar kurarak büyüyecek, hem de parti içindeki yanlışlara karşı uyanık olabilecekti. Hareketin henüz yükselmediği dönemde, sayısal azlığına bakmadan kitlelerin içinde mevzilenmiş, onların saygısını kazanmış, sözü dinlenen öncülerin yetiştirilmesi bu nedenle asli görevdi. Bu olmadan kurulacak bir partinin kuru kalabalık olacağını düşünen Lenin, partiyi bu temelde kurmaya çalışmış, gerektiğinde, özellikle de gericilik dönemlerinde geri adım atmaktan, sil baştan yeniden başlamaktan çekinmemiş ve bu sayede devrime ilerleyebilmişti.

Devrimin kaldıracı devrimci örgüt ise, devrimci örgütün kaldıracı da ideolojik netlik, yani doğru bir devrimci programdır. Bugün gerek Türkiye’de gerekse diğer ülkelerde işçi sınıfı kapitalist düzenin saldırılarını ve eşitsizliğini kabul etmeyeceğine dair sinyalleri vermektedir. İşçi sınıfının bu durumuna ilaveten, kapitalizmin krizlerden kurtulamayan yapısı da dikkate alındığında, devrimin gerçekleşmesi için nesnel zeminin hazır olduğu rahatlıkla söylenebilir. Fakat tarihsel açıdan devrimin nesnel koşulları hazır olmasına karşın, öznellik, yani devrimci önderlik hazır değildir. Bunu yaratmanın yolu, işçi sınıfının devrimci ideolojisiyle, Marksizmle donanmış ve sınıf mücadelesinin tozunu yutmuş kadroların yetiştirilmesidir.

Bu yüzden bir yandan işçi sınıfının bugünkü mücadeleleri içinde yer alırken, diğer yandan geçmiş mücadele deneyimlerini öğrenmek ve doğru fikirleri özümsemek zorundayız. İşçi sınıfının devrimci partisini kurmanın yolu budur ve ancak böyle bir parti kurarak işçi sınıfının devrimci iktidarı yolunda ilerleyebilir ve bu yolda, 12 Eylül faşizminin, kavgada yitirdiklerimizin hesabını sorabiliriz.

Eylül 2010


Notlar


[9] Bu konu başka yazılarımızda ayrıntılı olarak ele alındığından, burada kısa bir izah sunmakla yetinilecektir. Devrimci Marksist ya da Stalinizme mesafeli siyasetlerin faşizme yaklaşımının eleştirisi için, özellikle bkz. Faşizm ve “Sürekli Faşizm” Üzerine Tezler, 6 ve 9-11 no’lu tezler.

[10] Lenin, “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı, Agora Kitaplığı, 2010, s. 59-60.

[11]a.g.e., s. 10-11.

[12]] Nurdan Gürbilek, Vitrinde Yaşamak – 1980’lerin Kültürel İklimi, Metis Yay., 2001, s. 7, 9.