12 Eylül Faşizmi Üzerine
(1.Bölüm)

19.12.2010 | Sinan KARASU

Kitleler ilelebet aktif mücadele içinde olamazlar. Yükselen hareketin belli bir noktada niteliksel sıçrama yaşaması ve son vuruşu yapması gerekir. Aksi takdirde, son vuruş hakkı karşıdevrimcilere geçer. Faşizm, işçi devriminin düşüğüdür. Devrime ilerleyemeyen işçi hareketi, diğer şartlar uygunsa, faşizmin soğuk yüzüyle karşılaşır. Bu şartlardan biri, toplumda belli bir güce sahip olan sivil faşist hareketken, diğeri de sözde devrimci önderliklerin ihanetidir.

Giriş

Faşizmin Ayak Sesleri

Faşizme Giden Yol: Stalinist İhanetler

Giriş

12 Eylül faşizminin üzerinden otuz yıl geçti. Bu otuz yıl içinde Türkiye azgelişmiş ülkeler safından çıkıp, emperyalist rekabette sesi çok çıkmaya başlayan devletler arasına katıldı. Türkiye modernliğe ulaşamamış köylü toplumu görüntüsünden kurtulup, her türlü modern aracın ve teknolojinin egemen olduğu, “Avrupa’yı aratmayan” bir çehreye kavuştu. Kıtlığın, kuyrukların, kalitesizliğin egemen olduğu bir piyasadan bolluğun ve rekabetin olduğu bir piyasaya kavuştu. Burjuvazinin çok sevdiği söylemle, kişi başına düşen (düştüğü iddia edilen) milli gelir misli misli arttı.

Tüm bunlar 12 Eylül’ün kötü niyetlerle gerçekleştirilmiş olsa da, tarihsel açıdan meşru olduğunu söylemek için yeterli midir?

Soruya yanıt vermeden önce, sorunun ardındaki mantığı sorgulamak daha doğru olacaktır, zira her şeyden önce, bu sorular bile 12 Eylül’ün topluma kazandırdığı, daha doğrusu zorla aşıladığı bir düşünme tarzının ürünüdür. Tüm toplumu maddi çıkar temelinde düşünen, üstelik en bencil, en bireysel tarzda kavrayan, ortak değerleri, emeği, paylaşımı yok sayan bir kültür 12 Eylül’le beraber, 12 Eylül’ün önünü açtığı süreçte topluma yerleşmiştir. 12 Eylül öncesi mücadele dönemi ise o günleri yaşamış olanlar için her zaman en güzel günler olarak kalmıştır. Başka bir deyişle, tüm yaşananları yalnızca ekonomik boyuttan düşünürsek, üstelik ekonomideki gelişmeyi de sınıfsal bölünmeden kopuk değerlendirirsek (tabii eğer böyle bir şey mümkünse), “meşru” olduğunu söyleyebiliriz.

Ama 12 Eylül kültürünün bize dayattığı perspektiften kurtulup gerçeğin bütününe baktığımızda, durum farklıdır. 12 Eylül her şeyden önce onbinlerce insanın hayatının karartılması üzerine kurulmuştur. Geride kalanlara ise bambaşka bir dünya getirip dayatmıştır. Sorunlarını birlikte ve mücadele ederek çözmeye alışmış bir toplumun yerine, inançsız, güvensiz, çıkarcı ve sindirilmiş bir toplumu egemen kılmıştır. Üstelik tüm bunları toplumdaki ekonomik kutuplaşmayı artırma pahasına yapmıştır. Örneğin 12 Eylül’ün ardından geçen yirmi yılda 100 endeksi üzerinden işçi sınıfının verimliliği 136,2’ye çıkarken, ücretler 26,3’e inmiştir.[1] Türk burjuvazisi sermaye birikimi bakımından ilk 10’a güreşirken, kamu harcamaları, yüksek öğretim gibi insani gelişme endeksi denen başlıklarda ilk 40’a bile dâhil değildir. Dolayısıyla ekonomik açıdan bakıldığında bile, 12 Eylül savunucularının düşündüğünden farklı bir tablo söz konusudur. Nedir bu tablo?

12 Eylül faşist darbesi, tıpkı klasik faşist yönetimler gibi, yükselen işçi hareketini bastırmış, devrimci tehlikeyi savuşturmuş ve gücünü aygıttan alan bir denge rejimi yerine, yönetememe krizi içindeki burjuvaziyi aradığı istikrara kavuşturan, dizginsiz sömürünün önünü açan demirden bir diktatörlük kurmuştur.

Öte yandan, 12 Eylül rejimi bir olağanüstü burjuva yönetimi (faşist diktatörlük) olmasının yanı sıra, aynı zamanda burjuvazinin gerçek anlamıyla (olağan) piyasa ilişkilerine, yani modern tekelci kapitalizme geçiş dönemidir. Nasıl 1923 sürecinde bir tür olağanüstü yönetim biçimiyle, yani Bonapartist renkler taşıyan bir rejimle kapitalist üretim ilişkilerine geçilmiş (hız verilmiş) ise, aynı şekilde burjuva toplumunun kapitalizm öncesi öğelerden (gerek ekonomik gerekse de kültürel-toplumsal açıdan) öğelerden sıyrılarak küresel kapitalizme eklemlenmesi ve o değerleri benimsemesi de yine olağanüstü bir rejimin (bu kez faşizm) ardından gerçekleşmiştir. Başka bir deyişle, Türkiye gibi geç kapitalistleşmiş ülkelerde faşizm Almanya ya da İtalya gibi ileri kapitalist ülkelerde görülen faşizm örneklerinden bir açıdan farklı bir işlev görmüştür.

İleri kapitalist ülkelerde faşizm emperyalist rekabete geç katılmış ülkelerin sınıf mücadelesinden kurtulup emperyalist hiyerarşinin başına tırmanma mücadelesinin bir parçası olarak gelişmiştir. Troçki 1937’de bunu şöyle ifade ediyordu: “Çelişkilerin en keskin olduğu ülkeler faşistleşmiştir. İtalya, Almanya ve Japonya hammadde kaynaklarının ve sömürgelerin yokluğuyla sivrilmektedirler. Diğer yanda ise, sömürgelere ya da doğal kaynaklara doymuş olan ABD ve Sovyetler Birliği gibi ülkeler vardır. Tarihsel açıdan, neden İngiltere’nin değil de İtalya’nın ilk faşist devlet olduğu açıktır. Almanya, İtalya ve Japonya yeni topraklar peşinde koşuyorlar. Statükoyu darmadağın etmek istiyorlar, oysa İngiltere ve Fransa yasallaşmış soygunları savunuyorlar.”[2]Faşizm Üzerine Tezler’de yazdığımız gibi, “kapitalist işleyişi yirminci yüzyıla gelmeden şu ya da bu şekliyle oturtmuş ve geliştirmiş, artık emperyalist kuşatma altında emperyalist rekabete girmeye çalışan ülkelerde faşizmin kurulduğunu görüyoruz. Oysa aynı dönemde, emperyalist kuşatma altında kapitalistleşme çabası veren ülkelerde ise Bonapartist ya da yarı-Bonapartist askeri diktatörlükler kurulmuştur. Ulus-devletini görece geç bir dönemde kurmaya çalışan, proletaryası hem nitel hem de nicel olarak güçsüz olan bu ülkelerde, kapitalizmin önünü baskıcı askeri diktatörlükler açmıştır.”

Türkiye ikinci kapsama girmektedir. Türkiye gibi geç kapitalistleşmiş ülkelerde de faşizm, burjuvazinin sermaye birikiminin yeni bir atılımı şart koştuğu aşamada gerçekleşmiştir. Fakat tarihsel açıdan bu geç kalmışlık faşizmin (özü aynı olmakla beraber) gerçekleşme biçiminde özgül farklılıklara yol açmıştır.

Biz bu yazıda, 12 Eylül’e dair kapsamlı bir değerlendirmeden ziyade, Türk kapitalizminin bu gelişimiyle bağlantılı olarak 12 Eylül faşizmini ele alacağız.

Faşizmin Ayak Sesleri

Darbe “geliyorum” diye diye geldi. 27 Aralık 1979’da çiçeği burnunda genelkurmay başkanı, müstakbel faşist diktatör Kenan Evren ve diğer komutanlar, cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e bir muhtıra verdiler. Siyasi partilerin gidişata yardımda bulunmak bir tarafa, zarar verdiğini söyleyen bu muhtıradan tüm ülke birkaç gün sonra haberdar oldu. Ecevit de Demirel de muhatabın kendileri olmadığını beyan ettiler. Bir bakıma doğruydu: Muhatap işçi sınıfıydı, muhatap işçi sınıfına önderlik eden (yanlış önderlik eden) örgütlerdi. Ama onlar da çağrıya kulak tıkadılar. Bu örgütlerin işçi sınıfını devrime götürmek gibi bir dertleri yoktu. Böyle bir derdi olan örgütler, dar hizip çatışmalarını bir kenara bırakır, faşizm geliyor diyerek teyakkuz haline geçer ve işçi sınıfını son bir atılıma çağırırlardı. Faşizmin muhtırasına işçi sınıfının birleşik cephesiyle yanıt verir ve devrimi ayaklanma sanatına uygun bir şekilde ilmek ilmek örerlerdi. Ama hiçbiri bunu yapmadı.

Oysa karşıdevrimin yaptığı tam da buydu. Burjuvazi en az işçi sınıfı devrimcileri kadar mücadele tarihine aşinadır. Erken bir karşıdevrim teşebbüsünün başarısız olmakla kalmayıp, devrimci hareketi tetikleyebileceği de burjuvazinin çok iyi bildiği bir derstir. Mesela İspanyol faşistleri erken hareket etmiş olmanın bedelini üç yıllık ağır bir cephe savaşı biçiminde iç savaş yaşayarak ödemek zorunda kalmışlardır. Keza Venezuela’da karşıdevrimcilerin darbe girişimi Venezuela’daki hareketliliği devrimci bir yola sokmuş ve Venezuela’da devrim 11 Nisan 2002’de karşıdevrimin kamçısıyla başlamıştır.

Bu çerçevede, görevini yapmayan devrimcilerden farklı olarak, karşıdevrimciler üzerilerine düşen görevi çok iyi yapmış ve faşist darbeye giden yolu inceden inceye örmüşlerdir. Başka bir deyişle, Türk burjuvazisinin karşıdevrimi bir hamlede olmamıştır. Temelde 1 Mayıs 1977 saldırısıyla başlayan karşıdevrimin yoklamaları birçok aşamadan geçtikten sonra, en doğru anda son darbeyi indirmiştir.

Belirtildiği üzere, faşizmin iktidara yürüyüşünde ilk adım 1977 yılındaki 1 Mayıs saldırısıydı. Burjuvazi ilk kez burada devrimci işçi hareketini adamakıllı yokladı. Bu dönemde işçi sınıfının iktidarı almaması için hiçbir neden yoktu. Muazzam bir kitle hareketi, işyeri temelli mücadeleler, üniversitelerde ve okullarda devrimci kabarış, mahallelerin ve kırsalın desteği, genel olarak kitlelerin kararlılığı, burjuvazinin eskisi gibi yönetemiyor oluşu… Devrimci bir önderliğin iktidarı ele geçirmesi için tüm şartlar mevcuttu. Burjuvazi de kendi adına bunu gördüğünden, 1 Mayıs’ta ilk gerçek yoklamasını yaptı. 44 canımıza kıydığı bu faşist saldırı sonrasında, işçi sınıfına ve emekçilere önderlik ettiği iddiasında olan sözde devrimci örgütler anlamlı hiçbir eylemde bulunmadılar. İşçi sınıfının içinde çok sağlam bir örgütlenmeye sahip olan o günkü TKP, 1 Mayıs sonrasını tıpkı Chávez gibi sükûnetle geçirdi, saldırıda “Maocu bozkurtların” payı olduğu söylemlerine sığınarak eylemsizliğini meşrulaştırmaya çalıştı. Sözde militan sendikacılar, lafa gelince komünist geçinenler eylemsizlik çukuruna girdiler ve katliamın hesabını sormak için bekleyen işçi ve emekçileri hayal kırıklığına uğrattılar. Oysa işçi sınıfı ve emekçiler hazır kıta bekliyorlardı. Kanıt mı? İşçi sınıfının karşıdevrime anlayacağı bir dilden yanıt vermekten kaçınmayacağının en iyi kanıtı, her türlü tehdit, provokasyon ve spekülasyona rağmen, bir yıl içinde gerçekleşen onca büyük saldırıya ve cinayete rağmen ertesi sene aynı 1 Mayıs alanına yüzbinlerin gelmiş olmasıdır.

Burjuvazi ilk testi kendisi açısından başarıyla bitirdi. İşçi hareketini yoklamış, devrime ilerlemek gibi bir derdi olup olmadığına bakmış ve ikili bir yanıt bulmuştu: Kitleler devrime ilerlemek istiyorlar, ama devrime önderlik ettiği iddiasında olanlar istemiyorlar!

Bu nedenle burjuvazi açısından henüz esas darbeyi, vurucu hamleyi gerçekleştirme zamanı gelmemişti. Henüz kitlelerin mücadele azmi tükenmemiş, hayal kırıklıkları ve yorgunluklar birikmemişti. Esas vurucu hamleyi gerçekleştirmek için önce hareketi yıpratmak gerekiyordu. Burjuvazi taşı önce aşındıracak, sonra kıracaktı.

Özellikle de sınıf mücadelesinin kızıştığı anlarda, sınıf hareketinin attığı her adım daha da önemli hale gelir. Karşısındaki sınıfa açıktan savaş ilan etmiş olan işçi sınıfının, düşmanın hamlelerine hak ettiği yanıtı vermemesi durumunda, başına daha büyük felaketler gelmesi kaçınılmazdır. Bu tür durumlarda sözde “sağduyunun sesi” kesilen ılımlılar, reformistler ve merkezciler devrimci hareketin daha yavaş, daha sakin ilerlemesi gerektiğini söylerler. Bu orta yolcu zihniyet, uzlaşmaz iki kutbu uzlaştırma derdindedir. Söylenen hep aynıdır: “Elbette karşıdevrimcilerin yaptıkları kabul edilemez, ama biz de süreci hızlandırarak ve ‘aşırılıklara’ kayarak onları tahrik etmekten kaçınalım!” Proletarya kendine bile hayrı olmayan ödleklerin verdiği bu akla uyduğu takdirde sonunu hazırlamış demektir. Devrimci hareket güya düşmanı daha fazla kışkırtmamak adına durmayı kabul ettiği takdirde mevcut mevzilerini de koruyamaz ve daha da geriye savrulur. Devrimci dönemler dengeyi sevmez!

Nitekim 1 Mayıs 1977’den sonra olan da buydu. İşçi sınıfı karşıdevrimcilere hak ettiği yanıtı vermeyince, karşıdevrim iyiden iyiye azıttı ve ülke çapında katliamlara girişti.

İlk büyük olay 16 Mart 1978 günü İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde devrimci öğrencilerin üzerine bomba atılmasıyla gerçekleşti. 7 öğrenci öldü, 50’nin üstünde öğrenci yaralandı. Bizzat ülkücü faşistler tarafından polisle işbirliği halinde gerçekleştirildiği sonradan belgelerle kanıtlanan olaya devrimci hareket onbinlerin katıldığı “faşizme ihtar” mitingiyle yanıt verdi. Ama tek başına bu eylem hiçbir çözüm sunamazdı. Diğer eylemlerden yalıtık düşünüldüğünde, bu tür mitingler esasen işçi sınıfının bugünkü güç seviyesine uygun düşen yanıtlardır. Öyle bir dönemde ise, bu tür saldırılara karşı ihtar mitingiyle yetinmek ve mücadeleyi işçi sınıfının mevcut örgütlülükleri temelinde silahlandırılması ve savunma komiteleri oluşturulması aşamasına ilerletmemek cinayetle eşdeğerdir. İşçi sınıfının ve diğer emekçi kesimlerin yer alacağı böyle bir birleşik cephe örmek ve burjuvazinin diktatörlüğüne karşı işçi sınıfının demokrasisini öne çıkarmak atılacak tek doğru adımdı. Maalesef bu yapılmadı ve protestoyla yetinildi.

Faşistler için bunlar yalnızca bir başlangıçtı. Ertesi ay Malatya’da, sonraki katliamların provası diyebileceğimiz bir olay gerçekleşti. Sağcı belediye başkanı Hamit Fendoğlu’nun 17 Nisan’da bombalı saldırı sonrası öldürülmesinin ardından, devlet yetkililerinin endişeye mahal olmadığı şeklindeki duyurularına rağmen, göz göre göre bir katliam hazırlanmış ve suikastın ertesi günü gerçekleşen saldırılarda 8 kişi ölmüş, 100’den fazla kişi yaralanmış, yüzlerce işyeri zarar görmüştü. 12 Eylül öncesi diğer katliamlarda olduğu gibi, polis ve jandarma olaya müdahale etmemiş, tersine ajan provokatörlerle kitleyi daha da tahrik etmişti. Saldırıların hedefinde işçi mahalleleri ve Aleviler vardı.

Bir sonraki olay, 3-4 Eylül’de Sivas’ta gerçekleşti. Faşist güçler Aleviler ile Sünnilerin bir arada yaşadıkları yerleri özellikle seçiyor ve meseleyi Alevilere karşı Sünnilerin mücadelesi olarak kurguluyorlardı. Burjuvazinin ve faşistlerin sınıfsal temeldeki bölünmeyi “aşmalarının” yegâne yolu her zaman bu ya da benzeri (millet, din, mezhep, memleket vb.) farklılıkları kaşımak olmuştur. Devletin kanatları altındaki ülkücü faşistler aşırı dinci Sünnileri kışkırtarak katliamlara takviye güç devşirmişlerdir. Camiler komünistlere, solculara ve Alevilere hakaretlerin yağdırıldığı ve cihat çağrılarının yapıldığı birer merkez işlevi görmüş ve çok sayıda eve, işyerine, yaşlı çocuk, kadın erkek demeden yüzlerce insana saldırıların başlangıç noktası olmuştur. Bugün kendini solcu zanneden zavallıların demokrat ve mağdur diye pazarlamaya çalıştığı şeriatçılar-İslamcılar, “din elden gidiyor”, “camiler bombalanıyor” yalanlarıyla faşistlerle kol kola vermiş, hem Sivas’ta hem de diğer illerde en iğrenç saldırıları gerçekleştirmişlerdir.

Sivas’taki katliamda 9 kişi ölmüş, yüzlerce kişi yaralanmış, yüzlerce ev ve işyeri saldırıya uğramış, yakılmış, yağmalanmıştır.

Fakat Malatya ve Sivas olayları, sonrasıyla kıyaslandığında ancak bir prova olarak nitelendirilebilir. İşçi hareketinin gerekli cevabı veremediği faşist güçler, bu katliamlardan sonra iyiden iyiye azıtmış ve çok daha korkunç katliamlara girişmişlerdir.

Bunlardan ilki Aralık sonunda Maraş’ta yaşandı. Bu katliam da, tıpkı diğerlerinde olduğu gibi, önceden haber verilerek gerçekleştirildi. Bunun en bariz örneği, evlerin aylar öncesinden çeşitli bahanelerle işaretlenmiş olmasıydı. 19 Aralık’ta ülkücülerin bulunduğu bir sinemaya bizzat ülkücüler tarafından bomba koyulmasıyla başlayan olaylar günlerce devam etmiş, önce iki solcu öğretmen öldürülmüş, ardından cenazelerde olaylar çıkarılmış, askerin ve polisin, dahası diğer devlet güçlerinin müdahale etmediği, tersine faşistlere destek verdiği olaylar giderek tırmanmış ve 23-24 Aralık’ta tepe noktasına varmıştır. Hedefte yine solcular ve Aleviler vardır. Bugün ortalıkta PKK’nin çocuk-bebek katilliğinden, tecavüzcülüğünden dem vurarak prim toplamaya çalışan faşistler, en büyük iğrençliklere başvurdular. Çocukları katlettiler, kadınlara tecavüz ettiler, hamile kadınların karınlarını deştiler, insanları diri diri yaktılar ya da linç ettiler. Üstelik tüm bunlar gizli saklı değil, ayan beyan ortadadır. Öyle ki düzen gazetesi Hürriyet dahi, “Bebeleri bile vurdular” diye manşet atmıştır.

Beş gün süren katliama devlet seyirci kalır (hattâ yıllar sonra, katliamcıların başını milletvekili yaparak ödüllendirecektir). Bugün kitlelere “umut” diye pazarlanan Kılıçdaroğlu’nun ağababası olan başbakan Ecevit’in içişleri bakanı suçu solculara atar ve faşistlerle işbirliği yapar. Olayların sonunda korkunç bir tablo ortaya çıkmıştır: Resmi rakamlara göre 11 kişi ölmüş, binin üstünde kişi yaralanmış, yine binin üstünde ev ve işyeri tahrip edilmiş, yakıp yıkılmıştır. Fakat gerçek rakamların bunun çok üstünde olduğu, ölü sayısının yüzlerle ifade edildiği biliniyor. Olayların ardından Alevi nüfusunun çoğunluğu Maraş’ı terk etmek zorunda kalmış, devlet de çeşitli illerde sıkıyönetim ilan etmiştir.

Diğer büyük katliam ise Çorum’da gerçekleştirilmiştir. Bu katliam öncesinde de resmi faşist güçler sıkı hazırlıklar yapmış, Çorum valiliğine, emniyet müdürlüğüne ve diğer önemli mevkilere faşist-sağcı isimler yerleştirilmiş ve dizginler ele alınmıştır. 27 Mayıs 1980’de MHP’nin önde gelen isimlerinden Gün Sazak’ın öldürülmesini bahane ederek sokaklarda terör estirmeye başlayan ülkücü faşistler, Alevilerin yoğun olarak yaşadığı mahallelere ve Alevilerin işyerlerine saldırmaya, etrafa ateş açmaya başlarlar. Saldırılar 5 Temmuz’a kadar aralıklarla devam eder. Devlet bir kez daha faşistlerle kol kola hareket eder; devletin TRT’sinden polis panzerlerine kadar birçok silahı katliamda rol oynar, ama hepsinden de öte solcuların ve Alevilerin katledilmesine müdahale etmeyerek katliama katılmış olur. Lafa gelince ortalıkta darbe mağduru olarak gezmeyi iyi bilen Süleyman Demirel, gazetecilere, “Siz Çorum’u bırakın da, Fatsa’ya bakın” diyerek demagoji yapar. Çorum’daki katliamın daha da büyümemesinin tek nedeni, halkın (ülke genelinde hiçbir ders almadığını kanıtlayan “devrimci” örgütlere inat) önceki katliamlardan ders alarak barikatlarla kendi öz savunmasını gerçekleştirmesidir. Yine de çok ağır kayıplar verilir: 57 ölü, 200’ün üstünde yaralının yanı sıra, yüzlerce ev ve işyeri tahrip edilmiş ve binlerce aile Çorum’dan göç etmek zorunda kalmıştır.

Bunların dışında, yurtlara, kahvelere ve diğer mekânlara düzenlenen ve onlarca mücadeleci insanın öldürüldüğü saldırılar da bu faşist katliamların ayrılmaz bir parçasıydı. Fakat bu saldırıların hiçbirine örgütlü ve güçlü bir yanıt verilememiş, misillemeler solun tek yanıt biçimi olarak yerleşmiştir.

Faşizme giden yolda saldırıların hepsini tek tek ele almak mümkün olmasa da, faşizmin 12 Eylül’den hemen önceki aylarda gerçekleştirdiği iki saldırıyı daha özellikle vurgulamak gerekir. Bunlardan birisi Tariş saldırısı, diğeri ise Kemal Türkler’in öldürülmesidir.

12 Eylül darbesinden aylar önce İzmir’de yaşanan olaylar yalnızca İzmir ve çevresindeki işçilere değil, tüm işçi sınıfına vurulmuş bir darbe ve dolayısıyla alınmış bir yenilgi oldu. Tariş’te olaylar yine faşist provokasyonla başladı. Diğer devlet işletmelerine olduğu gibi Tariş’e de faşistleri yerleştiren ve mücadeleci işçileri kovan ya da başka yerlere süren hükümet olayları bizzat kışkırttı. Ocak sonundaki son faşist kadrolaşma girişiminden sonra, polis ve jandarmanın adeta harekât havasında fabrikaya baskın yapmasının ardından işçiler direnişe çıktılar. İzmir’in farklı semtlerindeki Tariş fabrikalarında bulunan işçiler direnişlerini yalnızca işyeriyle sınırlamayıp mahallelerine de yaydılar. Nitekim Ege Üniversitesi’ndeki öğrenciler de direnişe direnişle destek verdiler ve polisle çatıştılar. Belli aralıklarla günlerce süren çatışmalarda işçi ve emekçilere yoğun saldırılar düzenlendi, devlet aygıtı işçilerden duyduğu korkuyla yüzlerce direnişçiyi stadyuma kapattı. Direniş fabrikalarda ve mahallerde günlerce devam etti, binlerce Tariş işçisine onbinlerce işçi ve emekçi destek verdi, diğer sendikalı işçiler de iş bırakarak işyerlerinde mücadeleye katıldılar. Devlet sıkıyönetim ilan ederek ve kanlı bir saldırı gerçekleştirerek direnişi sona erdirdi. Tariş Direnişi sonucunda üç polis öldü, yüzlerce işçi yaralandı, işçiler aylarca hapis cezasına çarptırıldılar, ağır işkencelerden geçirildiler.

Tariş’teki olaylar işçi sınıfının gücünün tükendiğini ve saldırılara ortak, ülke çapında tepki gösterme iradesini ortaya koyamadığını göstermesi bakımından önemli bir belirtiydi. İzmir işçi ve emekçileri yapılabilecek hemen her şeyi yapmışlardı; eylemleri diğer şehirlerde de yankı bulmuş, ama olaylar ülke çapında bir kalkışmaya dönüşememişti. Dahası burjuvazi önemli kalelerden birini esir almış ve darbe sırasında karşı koyuş sergileyecek yerlerden birini ortadan kaldırmıştı.

Eski DİSK başkanı ve o dönemde halen Maden-İş başkanı olan Kemal Türkler’in 22 Temmuz 1980’de öldürülmesi ise belki de faşizmin son darbeyi vurmak için tüm şartların olgunlaştığını görmesini sağlamıştır. Kemal Türkler TSK’ye güzellemelerle TKP çizgisindeki Stalinist söylemleri harmanlayan bir sendika bürokratı olmasına karşın, o dönemki toplumsal atmosferin ve işçi sınıfının militan mücadelelerinin itkisiyle giderek öne çıkmış ve geniş işçi kitlelerinin gözünde mücadeleci sendikacılığın ve sınıf mücadelesinin sembollerinden biri haline gelmişti. Aynı tespiti burjuvazi de yapıyordu. Sınıf mücadelesinin giderek kızışmasıyla, Kemal Türkler’in TKP’den mülhem reformist çizgisi bile burjuvaziye fazla gelmeye başlamıştı. Açıktan sınıf uzlaşmacı olan diğer sendikacıları başa getirmek isteyen burjuvazi ile mevcut sendikacıları daha da ileri itmek isteyen işçi sınıfı arasında ortada bir yerde Kemal Türkler duruyordu ve Türkler’i kimin indirdiği sınıf mücadelesinin kaderini belirleyecekti.

Maalesef Kemal Türkler’i indiren işçi devrimi yolunda mücadeleci işçiler değil, burjuvazinin karşıdevrimi yolunda faşist güçler oldu. Burjuvazi işçi hareketini son bir defa yokladı, işçi sınıfı cenazeye yüzbinlerle katılarak yanıt verdi, ama işçi sınıfının hain önderlikleri bir kez daha aynı uğursuz rolü oynadılar ve geri çekilmeyi, mücadeleyi daha da ilerletmemeyi tercih ettiler. Bir sendikacının suikasta kurban gitmesi gibi fevkalade siyasal bir olaya yüzbinler tepki gösteriyor (Sosyalizm Ansiklopedisi 1 milyon gibi bir rakam telaffuz etmektedir ki diğer şehirlerdeki gösteriler de düşünüldüğünde son derece önemli bir sayıdır bu), üstelik kitleler o günkü atmosferde cenazelerin provokasyonlara ve katliamlara ne derece açık olduğunu bilmelerine rağmen gözlerini budaktan sakınmadan sokaklara akın ediyorlar, dahası yıllardır süren bir mücadelenin yorgunluğuna rağmen bunu yapıyorlar, ama “önderlik” bu kitlelere tek bir mesaj veriyor: Onlar öldürür, biz ise “tepki” gösterip evimize döneriz, bu böyle sürüp gider…

Kitleler açısından önderlerinin katledilmiş olması, düşmanın gücüne dair abartılı inanışlara kaymak için önemli bir etkendir. Bu durum geniş kitlelerde, “bunu bile” yapabilen düşmanı ya bir an önce alaşağı etmenin şart olduğu düşüncesinin doğmasına yol açar ya da bir süre sonra geri çekilip sinmelerine. Diğer tüm olaylarla birleştiğinde, maalesef, ikinci seçenek gerçekleşmiştir.

Kitlelerin uğradıkları ihanetler yaşadıkları hayal kırıklıkları sivil ve resmi faşistlerin saldırılarıyla birleşince 12 Eylül günü faşizm, tıpkı Almanya’da 1933’te Hitler örneğinde olduğu gibi, iktidarı zorlanmadan ele geçirmiştir.

Faşizme Giden Yol: Stalinist İhanetler

Faşizme giden yol sol partilerin ihanet taşlarıyla örülüdür. Faşizmin iktidara gelebilmesi için yalnızca dışarıdan darbeler yetmez; içeriden de darbelerin, üstelik esaslı darbelerin vurulması şarttır. 12 Eylül faşizmine giden yolda Stalinist örgütler “el ele vererek” bu görevi layıkıyla yerine getirmişlerdir.

Faşizm, işçi devriminin düşüğüdür. Devrime ilerleyemeyen işçi hareketi, diğer şartlar uygunsa, faşizmin soğuk yüzüyle karşılaşır. Bu şartlardan biri, toplumda belli bir güce sahip olan sivil faşist hareketken, diğeri de işçi örgütlerinin, sözde devrimci önderliklerin ihanetidir.

Kitleler ilelebet aktif mücadele içinde olamazlar. Hareketin belli bir noktada niteliksel bir sıçrama yaşaması ve nihayetinde son vuruşu yapması gerekir. Aksi takdirde, son vuruş hakkı karşıdevrimcilere geçer. İhanetçi önderlikler iktidarı alacak adımlar atmamalarını, son darbeyi vurma yolunda yalpalamalar sergilemelerini hep benzer bahanelerle açıklarlar. Ama onların bu bahaneleri kimseyi tatmin etmez, bir yere varmayan hareket kitleleri hayal kırıklığına uğratır, durma belirtileri gösterir ve nihayetinde durur. Bu söylenen, bütün devrimler için geçerlidir.

1917 Rusya Devrimi’yle kurulacak benzerlik yararlı olacaktır. Bilindiği üzere, Ekim 1917’de iktidarın proletarya ve yoksul köylülük tarafından alınmasına giden yol Şubat Devrimi ile başlar. Şubat Devrimi’nden sonra kitlelerin başında Bolşevikler değil, küçük burjuva önderlikler vardı: Sosyalist-Devrimciler ve Menşevikler. Bu iki parti burjuvaziyle işbirliği (“koalisyon”) yapıyor, devrimi ilerletmek isteyen kitlelere engel oluyor, bunu da çeşitli “teorik” görüşlerle açıklamaya çalışıyorlardı. Her şeyden önce, “barış, ekmek ve toprak” isteyen kitleler ise teorik açıklamalarla yetinecek durumda değillerdi ve yetinmeye niyetleri yoktu. Şubat’tan sonraki üç-dört ay kitlelerin huzursuzluklarının patlama noktasına gelmesi için yetti. Haziran ve Temmuz olaylarına sahne olan yaz ayları devrimin patlamalı bir dönemini ifade ediyordu. Bolşevikler bu dönemde işçi sınıfı içindeki güçlerini artırmış ve büyük şehirlerde çoğunluğu ele geçirmişlerdi. Ama buna paralel olarak karşıdevrim de güçlenmiş ve Ağustos ayında General Kornilov’un önderliğinde karşıdevrimci diktatörlük kurmak üzere ayaklanmıştı.

Bolşeviklerin doğru politikaları olmasaydı, bu ayaklanmanın o günkü şartlarda (İtalya’dan da önce) faşizm benzeri bir rejime yol açması kaçınılmazdı. Zira Ekim öncesinde Rusya’daki kitleler de, tıpkı 12 Eylül öncesinde Türkiye’deki işçi emekçiler gibi, laflarla aldatıldıklarını, verilen mücadelelere karşılık gelecek bir kazanım elde edilemediğini ve edilemeyeceğini, kısacası uyutulduklarını düşünmeye başlamışlardı. Bu durum kitle hareketinde belli bir gerilemeye ya da uyuşukluğa yol açmıştı. Bir yandan katliamcı Kara Yüzler’in başını çektiği faşist tipi örgütlenme ve Bolşevik aleyhtarı basının gündemde kapladığı yer artarken, diğer yandan kitlelerde belli bir durgunluk görülmeye başlamıştı. Lenin bunu açıkça söylüyordu: “Kitlelerin sergiledikleri kaytarmacılık ve ilgisizlik, laflardan ve kararlardan sıkılmış olmalarından kaynaklanıyor.”[3] Hemen birkaç gün sonra, “Yoldaşlara Mektuplar”da da aynı tespitleri ele alır.

Ne var ki Lenin buradan kitlelerin devrimle ilgilenmedikleri sonucunu değil, devrimin bir an önce gerçekleştirilmesinin şart olduğu sonucunu çıkarıyordu. Devrimin kitlelerin devrime yüzde yüz inandıkları, hiç yalpalamadan dümdüz ilerledikleri bir süreç sonunda geleceğini düşünenlere, Lenin devrimci mücadelenin çelişkilerle dolu olduğunu ve hareketin temelinde tam da bu çelişkinin yattığını söyleyerek yanıt veriyordu.

12 Eylül öncesinin devrime ilerlemek için uygun olmadığına dair bahaneler ileri sürenler Bolşevik Devrimi’ne baksınlar. “12 Eylül öncesi devrimci girişim bir macera olurdu”, “şu eksikti, bu eksikti” diyenler, görünüşe aldanıyorlar. Devrimciler, büyük bir kitle hareketinin olduğu, bu hareketin az çok süreklilik sergilediği ve dahası burjuvazinin eskisi gibi yönetemediği durumlarda, eksiklikten dem vuran değil, eksikliği kapayarak ilerlemeye çalışanlardır.

Bolşeviklerin devirdiği burjuvazinin temsilcilerinin söylediklerine bakalım. Eğer Bolşevikler devrimi yapmamış olsalardı, kuşkusuz bu söylenenler ve yazılanlar “doğru” kabul edilecekti. “[Burjuva] Geçici Hükümet’in önde gelen üyelerinden V.D. Nabokov sonrasında şöyle yazmıştı: ‘Ekim’deki Bolşevik ayaklanmasından dört-beş gün önce Kerenski’ye herkesin diline dolanmış olan Bolşeviklerin ayaklanması durumunda ne tutum alacağını doğrudan sordum. ‘Ah, keşke böyle bir eyleme girişseler’ yanıtını verdi. ‘Peki, başa çıkabileceğinize emin misiniz?’ ‘Elimdeki güçler fazlasıyla yeter. Onları unufak ederim.’” Ya da, Petrograd askeri bölgesinin başkumandanı olan G. Polkovnikov’un söylediklerine kulak verelim. Polkovnikov Geçici Hükümet’in 16 Ekim’deki dışa kapalı bir oturumunda, Petrograd garnizonunun tümüyle hükümetin yanında olduğunu ve Bolşevikler harekete geçtiği takdirde görevlerini yapacaklarını söylüyordu. Aynı Polkovnikov başka bir toplantıda daha da ileri gidiyor ve tüm askeri hazırlıkların tamamlandığını ve Bolşevikler iktidarı almaya kalkıştıkları takdirde derhal ezileceklerini söylüyordu.[4]

Bolşevikler iktidarı almamış olsalardı, bu ve benzer sözler “gerçek” kabul edilecekti. Ama esas gerçek kitle hareketiydi. Nitekim devrim olunca, diğer doğrular da gelmeye başladı. Yıllar sonra, Kerenski kendisine neden Bolşevikler açıktan hükümete karşı ayaklandıklarında onları bastırmadığı sorusuna, “bastırmak için elimde güç mü vardı ki?” yanıtını verecekti. (a.g.e. )

Yani Engels’in de dediği gibi, “baskın basanındır”! Hareketin yükseldiği yerde, doğru hamlelerle iktidar alınmış olsaydı, burjuvazinin (ve solcuların) 12 Eylül’den sonra sığındıkları bahaneleri kimse hatırlamayacaktı.

“Savaşta olduğu gibi devrimde de, güçlü bir karşı duruş göstermek gerekir: Baskın basanındır; savaşta olduğu gibi devrimde de başarı şansı ne olursa olsun, karar ânında her şeyi göze almak gerekir. Tarihte, bu aksiyomları doğrulamayan tek bir başarılı devrim yoktur.… Devrim açısından bakıldığında, ısrarlı bir mücadele sonrasındaki yenilgi, kolayca kazanılmış bir zafer kadar önemlidir. … Her mücadelede, düelloyu kabul eden herkesin yenilme riskini göze alması eşyanın tabiatı gereğidir; ama bu daha baştan yenildiğini kabul etmek ve kılıcını bile çekmeksizin teslim olmak için bir neden midir? Devrimde önemli bir mevziinin komutasını elinde tutan ve saldırıya geçmiş düşmana karşı koyacak yerde onu teslim eden kişi, her zaman hain olarak görülmeyi hak eder.”[5]

Rusya’da bahanelerin arkasına sığınmadan kitlelere önderlik eden bir parti vardı. Türkiye’de ise teoride ve pratikte kaçaklığına kılıf arayan hain önderlikler vardı. Darbe bağıra bağıra gelirken, “gelsin de defterini dürelim” diye bağıranlar, 12 Eylül’den sonra “o gün şartlar uygun değildi, gücümüz yeterli değildi” vb. bahanelerin arkasına sığındılar. Tıpkı son üç yıldır 1 Mayıs’ta Taksim’i zorlamaya çalışmanın karşısına, şartların uygun olmadığı bahanesini çıkaranlar gibi, o günün oportünistleri de en “uygun” şartları arıyorlardı. Oysa Engels bu sahte devrimcilere yanıtını çok önceden vermişti.

Lenin, Marksizmin kurucularından yalnızca devrimci teorilerini değil, bu gözüpekliği de miras almıştı ve bunun gayet bilincindeydi. Bahanelerin arkasına sığınmayan Lenin, Marx’ın yukarıda aktardığımız Engels alıntısına benzer bir sözünü zikreder:

“‘Eğer mücadeleye yalnızca kesin lehimize olan koşullarda atılacak olsaydık’ diye yazıyordu Marx, ‘dünya tarihini yapmak gerçekten çok kolay olurdu.’”[6]

Başka bir deyişle, o günkü “önderlikler” bir yandan sorunu nesnel şartlarda aradılar, diğer yandan da teorik bahanelere sığındılar.

Belirtildiği üzere, işçi sınıfına önderlik edenlerin bir işçi iktidarı hedefi yoktu ve başarısızlığın esas nedeni de buydu. Nitekim o dönemki Stalinist TKP’nin takipçileri bugün günah çıkartırcasına bunu açıkça söylemektedirler.

“TKP bu dönemde işçi-köylü kitlelerinin mücadelesi temelinde bir ulusal demokratik cephenin oluşturulması [“ulusal”, yani sınıf işbirlikçi], bu cephe aracılığıyla ileri demokratik bir düzenin kurulması [yani eski tas eski hamam bir burjuva toplumunun kurulması] ve kesintisiz olarak sosyalizme geçilmesini [!! Kimle? Burjuvaziyle birlikte mi?] öngören bir siyasal strateji izliyordu. Bununla birlikte, grevlerin, direnişlerin, sokak gösterilerinin olağanüstü yoğunlaştığı; sosyalizmin emekçi kitlelerle buluşup neredeyse her fabrika, köy ve semtte etkisini duyurduğu; solun devlet mekanizmasının en ulaşılmaz kısımlarına bile nüfuz etmeye başladığı; faşist teröre ve kapitalist sömürüye karşı mücadelenin genel bir meşruiyet kazandığı, adı konmamış bir iç savaşın yaşandığı bu dönemde parti berrak ve ikircimsiz bir emekçi iktidarı [işçi değil, emekçi! Acaba Lenin’in “emekçi” tabiri konusunda ne söylediğini bilmiyorlar mı?] hedefine sahip değildi. Sınıf mücadelesinin her yöntemi ve biçimi fiilen uygulanıyordu ama mücadelenin nasıl taçlandırılacağı, politik iktidarın nasıl alınacağı konusunda açıklık yoktu; kadrolar yollarını el yordamıyla bulmaya çalışıyorlardı. Politik iktidar fırsatı nesnel olarak sosyalizmin ve solun önüne gelmişti, ama bu konuda yeterli bir bilinç yoktu; böyle bir deneme bile yapılamadı.”[7]

Biz burada söylenenleri daha açık bir şekilde ifade edebiliriz:

TKP’nin bir işçi iktidarı hedefi yoktu, zira Sovyetler Birliği’ndeki bürokrasi tarafından yönetiliyordu. Sovyetler Birliği’ndeki Stalinist bürokrasi ise işçi devriminden ölümüne korkuyordu, zira başarılı bir işçi devrimi, işçi sınıfının demokratik bir yönetimi, Sovyetler Birliği’ndeki işçi kitlelerinin “sosyalist” geçinen baskıcı-diktatör rejimi kaçınılmaz olarak sorgulamalarına yol açacaktı. Diğer yandan, bir kitle hareketi temelinde iktidara gelmiş ulusal Stalinist partilerin (bu örnekte, bu rolü TKP oynayacaktı), çok geçmeden Stalinist bürokrasiye meydan okudukları ve kendi başlarına hareket etme eğilimi göstererek Sovyet bürokrasisinin yörüngesinden çıkmaya başladıkları Çin ve Yugoslavya gibi örneklerde açıkça görülmüştü. Devrimler o ülkeyi SSCB’ye daha da yakınlaştırmak yerine, uzaklaştırıyordu. Ayrıca SSCB’nin Batı’daki kapitalizmle yaptığı statükocu anlaşmayı bozuyordu. Bu nedenlerle, Stalinist bürokrasi o döneme gelene kadar birçok devrimi bastırmış, yeniden düzen yoluna sokmuştu (en çarpıcı örnek 1968 Fransa’dır).

“Mücadelenin nasıl taçlandırılacağı, politik iktidarın nasıl alınacağı konusunda açıklık yoktu” demek meseleyi çarpıtmaktır, zira TKP’nin (alıntının ilk cümlesinden de anlaşılabileceği üzere) gayet net bir iktidar hedefi vardı, fakat sorun şu ki bu iktidar hedefi bir işçi iktidarı, Lenin ve Bolşeviklerin Ekim 1917’de hedefledikleri gibi bir proletarya diktatörlüğü değil, Menşeviklerin hedeflediği türde bir burjuva iktidar hedefiydi. TKP bu Menşevik oportünizmini “halk iktidarı”, “halk devrimi”, “ulusal demokratik cephe”, “ileri demokratik rejim” gibi adlarla maskelemeye çalışsa da, asli hedef, mecliste koltuk kaparak, ya da kapmak adına işçi kitlelerinin devrimci-sınıfsal mücadelesini yeniden düzen içi yollara kanalize etmekti.

TKP tıpkı diğer Stalinist önderlikler gibi Türkiye’de işçi sınıfının sayısal açıdan toplumun çoğunluğunu oluşturmuyor olmasını, bu somut gerçeği, işçi sınıfının iktidara ilerlemesinin önünde mutlak bir engel olarak görüyor ve bu nedenle işçi hareketinin önüne ara iktidar aşamaları koyuyordu. Sarf edilen “kesintisiz devrim” gibi laflara rağmen bu perspektif gayet netti ve elbette teorinin mucidi yıllarca Lenin ve Bolşeviklerin mücadele ettiği Menşeviklerdi.

Menşevikler işçi sınıfının toplumdaki devrimci rolünün nicel ağırlığından değil, nitel ağırlığından geldiğini görmeyerek (gerçekleri çarpıtarak), önce işçi sınıfının sayısını artıracak bir burjuva döneminden geçmeyi, ancak ondan sonra işçi iktidarı hedefini ortaya koymayı savunuyorlardı. Bu durumda, kendi sınıfsal çıkarları için ayağa kalkan, burjuvaziye karşı mücadele eden işçi sınıfının tek yapması gereken, burjuvazinin işçi sınıfını çok daha rahat sömüreceği koşulları hazırlamaktı! Yapılacak “devrim”in tek görevi, bir burjuva-demokratik rejim kurmak ve burjuvazinin işçi sınıfını sayısal ve niteliksel olarak güçlendirmesini beklemekti.

Bolşevikler ise bu klasik sınıf uzlaşmacı tezin karşısına Marksist teorinin temel doğrularıyla çıkıyorlardı. İşçi sınıfının esas gücü, dağınık bir niteliğe sahip olan köylülükten farklı olarak, yoğunlaşmış, bir arada niteliğe sahip olmasından gelir. İşçi sınıfı gerek işyeri düzeyinde (fabrikalar ve diğer büyük işyerleri) gerekse de yaşam alanı düzeyinde (milyonların bir arada yaşadıkları kentler) vurucu bir niteliğe sahiptir. İşçi sınıfının bu merkezileşmiş niteliği, dağınık milyonlarca köylünün aksine, hem siyasal açıdan önemli bir etken haline gelmesini sağlar hem de ekonomideki ağırlığını artırır. İşçi sınıfının kullandığı modern sanayi ve teknoloji ona ulusal ekonomide sayısal gücünden çok daha büyük bir ağırlık kazandırır. Tam da bu nedenle 150 milyonluk Rusya’da 4 milyonluk sanayi işçisi devrime önderlik edebilmişti.

Elbette işçi sınıfı, emekçi köylülüğü ve şehirdeki diğer emekçi kesimleri kendi programına kazanmadığı sürece iktidara gelemezdi. Lenin bu sorunu şöyle ifade ediyordu. “Sorun, ‘kentli’ sınıflardan hangisinin kıra önderlik etmeyi başaracağı, bu görevin üstesinden geleceği ve kentin önderliğinin hangi biçimlere bürüneceğidir.”[8] Türkiye o dönemde 40-45 milyonluk nüfusta en az 10 milyonluk bir işçi sınıfına sahipti. Yani 150 milyonluk nüfusta 10 milyon işçiye sahip olan Rusya’dan eksik kalır bir yanı yoktu, üstelik dünya üzerindeki dengeler açısından çok daha elverişli bir konumdaydı.

Türkiye’de işçi sınıfı o dönemde doğru bir önderliğe sahip olsaydı, yoksul köylülüğü ve diğer emekçi kesimleri de arkasına alarak muzaffer bir işçi devrimine ilerleyerek diğer ülkelerdeki devrimci atılımların önünü açabilirdi. Fakat TKP’nin ve diğer Stalinist önderliklerin böyle bir perspektifi yoktu ve bu nedenle ayağa kalkan işçi sınıfını yeniden düzene bağlamak ve faşizmin yolunu açmak dışında bir rol oynamadılar.

1. Bölümün Sonu


Notlar


[1] Bağımsız Sosyal Bilimciler, “2005 Başında Türkiye’nin Ekonomik ve Siyasal Yaşamı Üzerine Değerlendirmeler”, s. 17. Bkz. www.bagimsizsosyalbilimciler.org

[2] L. Troçki, “Sorulara Cevaplar,” 22 Ekim 1938, Writings of Leon Trotsky 1937-38 içinde, s. 156.

[3] Lenin, Collected Works, cilt 26, s. 188.

[4] Aktaran Roy Medvedev, The October Revolution, s. 17-8.

[5] F. Engels, Almanya’da Devrim ve Karşıdevrim, Sol Yayınları, s. 94-5.

[6] 17 Nisan 1871, aktaran Lenin, Karl Marx, Agora Kitaplığı, 2010, s. 79.

[7] www.urundergisi.com/makaleler.php?ID=267

[8] A.g.e. , cilt 30, s. 257.