Venezuela’da Pasif Karşıdevrim (2. Bölüm)

25.02.2011 | Harun YILMAZ
Venezuela’da her şey bitmiş değildir. 2002’de başlayan devrimin bir devrimci iktidarla taçlanmadığı ve maalesef sönümlendiği görülmektedir. Fakat Venezuela’da kavganın yeniden kitlesel düzeyde başlamaması için hiçbir neden yoktur. Ancak faşist bir diktatörlük mücadeleyi onlarca yıl geriye savurabilir. Oysa Venezuela’da böyle bir yenilgi yaşanmamıştır. Aksine uzunca bir süredir devrim ateşinde pişmiş, sosyalist fikirlerle tanışmış bir işçi sınıfı ve emekçi kesim vardır. Mücadele deneyimi unutulmaz! Venezuela’nın militan proletaryası değişen koşullarda yeniden bir devrimci atılımı başlatabilir.

1. Bölüm için Tıklayınız

Pasif Karşıdevrim ve Kitle Örgütleri

Faşizm

Ne Yapmalı?

Pasif Karşıdevrim ve Kitle Örgütleri

Pasif karşıdevrimin belki de en önemli gelişmesi, devrimin temeli olan öz-örgütlenmelerin burjuva devleti tarafından massedilmesi ve içindeki devrimci iktidar tohumlarının daha büyüyemeden öldürülmesidir. Chávez’in seçimleri kazandığı ilk günden itibaren işçi ve emekçilerin öz-örgütlerinde muazzam bir artış yaşandı. Fakat Chávez önderliği bu kurumları yeni bir devlet iktidarının, işçi devletinin kalkış noktaları olarak kullanmak yerine, sürekli olarak burjuva devletine eklemleme yoluna gitti. Devlet bürokratik mekanizmalarla bunları denetimi altına aldı.

Öz-örgütler ya da geniş kitle örgütleri her devrimin temelini oluşturur. Öz-örgütlerin burjuvaziden bağımsızlığına ve içindeki kitle inisiyatifine bakarak devrimin seyri hakkında fikir edinebiliriz.

Öncelikle, bu kurumların bağımsızlığının korunması esastır. Ne zamana kadar? Bu tür öz-yönetim organları ülke çapında örgütlenmiş sovyetler (işçi meclisleri) halinde siyasi iktidarı ele geçirene kadar. Yani bu kurumlar devlet iktidarıyla kaynaşmak bir tarafa, onu ele geçirmeli, yerini almalıdır. Oysa Venezuela’da bu tür devrimci, demokratik yapıların, devrimin motor gücü olabilecek yapıların devlet iktidarına eklemlendiğini görüyoruz. Bu yüzden devrimin kaldıracı işlevi görememektedirler.

Burjuva demokrasisi esasen örgütlü toplumu gerektirir. Burjuvazi, demokratik yönetimlerde kendi elinde tuttuğu ya da yönlendirebildiği örgütler aracılığıyla kitlelere ulaşır; bu kurumlar bir yandan kitlelerde toplumsal güce sahip oldukları ve karar mekanizmalarında söz hakkına sahip oldukları yanılsamasını yaratırken, diğer yandan onları belli tavizlerle düzene bağlar. Elbette devrimcilere düşen görev sivil toplum kuruluşlarını reddetmek değil, bunları devrimci harekete bağlamaktır. Ama her kitle örgütünü devrimin prototipi olarak görmek saflıktır. Venezuela’da olan, bu radikal öz-örgütlerin tipik sivil toplum kuruluşlarına dönüştürülmesidir. Bugün Chávez büyük paralar akıttığı bu tür kurumlar aracılığıyla kitleleri yönlendirebilmektedir.

Chávez yönetimi burjuvaziye dokunmuyor, ama burjuvazinin iç dengelerinde bir altüst oluşa ve dolayısıyla rejimin görünür noktalarında bir değişime imza atıyor. Gerek köylerdeki binlerce hektar toprağın köylüler arasında yeniden dağıtılması, gerek devletin küçük işletmecilere verdiği büyük krediler, gerekse de yukarıda bahsi geçen ekonomik çeşitlileşme kapitalist düzenin toplumsal tabanını güçlendiriyor. Aslında Venezuela’da bugün Batı çizgisinde burjuva demokrasisine geçiş söz konusudur: Bir oligarşinin her şeyi kendi tekeline alması yerine, bir kısmını paylaşması, çeşitli çıkar grupları yaratması ve bu yolla tekelci kapitalizmin ekonomik ve siyasal tekelinin sürdürülmesi.

Peki, Venezuela’daki öz-örgütlenmeler neden yeterli değildir ya da olmamıştır? Neden işçi iktidarı altında sovyetler dinamik kurumlar olacak, kitlelerin devrimci ideallerinin gerçekleştirilmesinin aracısı olacakken, Venezuela’da komün ya da benzeri örgütler kitleleri burjuva düzene eklemlemenin aracı olmaktadır? Bu sorunun cevabını, sovyetlerin, yani işçi iktidarının öz-yönetim organlarının temel bileşenlerini bir bütün olarak değerlendirerek bulabiliriz.

Sovyetler işçi iktidarının temelidir. İşçi iktidarı ise işçi sınıfı ve emekçilerin hem yönetimini hem de bütünsel planda dönüşümünü ifade eder. Fakat sovyet örgütü bir sihirli değnek değildir. Sovyetler bir iktidar organı olarak ortaya çıkmazlar, mücadelenin daha da radikalleşmesiyle iktidar organına dönüşürler. Kitlesel öz-örgütlenmeler devrim dönemlerinde kitlelerin (sendikalardan ya da partilerden farklı olarak) milyonları kucaklayacak, daha geniş tabanlı örgütler kurulmasını talep ettiklerini ve talep etmekle kalmayıp kurduklarını gösterir. Bu öz-örgütlenmeler ancak zaman içinde kendi gücünün farkına vararak bir öz-yönetim organına dönüşür. Elbette bu dönüşümü sağlayacak olan, o kitle örgütünün içinde faaliyet yürüten devrimci partinin ya da partilerin ağırlık kazanmasıdır. Aksi takdirde sovyetler Rusya’da Şubat 1917 sonrasında Menşeviklerin ve Sosyalist-Devrimcilerin egemenliğindeki Sovyetler gibi ya da Birinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’da ortaya çıkan Konseyler gibi işçi sınıfının kitle hareketini düzene eklemleyen uzlaşmacı kurumlar olurlar.

Sovyet türü örgütlerin “sihri”, parçası olduğu işçi iktidarının icraatlarında saklıdır. Sırf işçilerin iktidarı alması sonucunda, diğer koşullar büyük oranda devam ederken işçilerin yönetmeye ve idare etmeye sürekli heves göstereceklerini düşünmek hayalcilik olur. İşçi sınıfı ancak toplumsal hayatta gerekli diğer düzenlemeler yapıldığı sürece, toplumsal hayatın çekip çevrilmesine, yani siyasete aktif, örgütlü ve sürekli bir şekilde katılabilir. Bunun en temel şartı da çalışma saatlerinin azaltılması, yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve nitelikli eğitimin tüm topluma yayılmasıdır. Bu olmadığı sürece, işçi ve emekçilerin toplumsal meselelerle daimi olarak ilgilenmelerini beklemek hayalcilik olur. Kitlelerin yolun tıkalı olduğunu, her adımda sermaye sahiplerinin önlerine dikildiğini görmeleri, aktif ve sürekli çabayla büyük kazanımlar elde edemediklerini yaşayarak öğrenmeleri öz-yönetimin çekiciliğini kaybettirir; kitleleri öz-yönetimi kendiliğinden bırakmaya iter.

Bunu Troçki’nin genel olarak devrimler, ya da iktidarın alınma sürecine dair söyledikleriyle benzerlik kurarak açıklayabiliriz. Troçki kitlelerin bugünlerini yarınları için ancak belli bir süreliğine feda edeceklerini söyler. Kitleler hemen yarın bir şey elde etmedikleri takdirde elbette mücadeleden uzaklaşmazlar, ama “yarın” bir türlü gelmezse, geleceğine dair umutlar azalırsa ya da ufukta böyle bir “yarın” görünmüyorsa, fedakârlık, sebatkârlık ve azim azalır, günü kurtarma, bireysel kurtuluş eğilimi ve “benden uzak olsun” düşüncesi güçlenir. Burada aslolan yaşam koşullarının iyileştirilmesi, dönüştürülmesidir. Örneğin Venezuela’da çocukları yarı aç, yarı çıplak gezen, bir tepenin başında yaşamaya itilmiş barrio sakinlerinin, çocuklarını uyuşturucu simsarlarının elinden kurtaramazken, işsizlikten başlarını alamazken, işlemeyen bir hukuk sistemi ve çok sağlam işleyen bir bürokratik mekanizmayla boğuşurken, ekonomik sorunlarına kalıcı çözümler bulamazken; kitlesel halde büyük toplantılar yapıp, yerelin sorunlarını tartışmalarını ve her seferinde aktif katılım sergilemelerini bekleyemeyiz. Sosyalizm vaadi ile yapılan icraatlar arasındaki denge boş laflardan yana ağır bastığı takdirde, bir süre sonra hoşnutsuzluğun atalete dönüşmesi kaçınılmazdır.

Öte yandan sovyetler öncelikle işyeri temelli kurumlardır. Devrimin kaldıracı olmasının temelinde bu özelliği, yani üretimden gelen güce yaslanması vardır. İşçi sınıfının gücü üretimdeki rolünden gelir ve bu nedenle üretim temelli örgütlenmeler çok daha büyük etkiye sahiptir. Proletaryanın kendi sınıf taleplerini dile getirdikten sonra, o taleplerin gerçekleşebilmesi için yaptırım gücü büyük olan yapılara ihtiyaç vardır ve şalteri indirebilmek adına yetkiye sahip olan sovyet tipi kurumların avantajı burada devreye girmektedir. Oysa mahalle komiteleri ya da benzeri öz-örgütlenmeler aynı güce sahip değildir.

Venezuela’da sovyet türü örgütler maalesef yaratılamamıştır. Bunda kitle hareketinin daha baştan hükümetteki bir parti tarafından yönlendiriliyor olması önemli etkenlerden biridir. Sovyetlerin ortaya çıkış sürecinde hükümete ve devlet iktidarına genel güvensizlik önemli bir rol oynar. Devrimci dönemlerde kitle hareketi için burjuva hükümet üzerinden burjuva devletinin sorgulanmasına hızlı bir geçiş mümkündür. Kitlelerin sahiplendikleri bir hükümetin varlığı ve onun çizgisinin genel olarak sola doğru kayması bu noktada kitlelerin alternatif iktidar organı arayışlarına girmesinin önündeki engellerden biri olarak görülebilir. Her halükarda, Venezuela’da hareketin yakıcı ihtiyacı olan sovyet türü öz-örgütler kurulamamıştır.

Bu noktada, sovyetlerin kurulamaması bağlamında Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nin (PSUV) rolünü ve devrimci Marksistlerin bu partiye karşı yaklaşımının ne olması gerektiğini ele almak yararlı olacaktır.

PSUV 2007 yılının ortalarına doğru Chávez önderliğinde var olan irili ufaklı partileri tek bir çatı altında toplamak üzere kuruldu. Kuruluş kongresini 2008’de yapan PSUV’a 5,5 milyonun üstünde kişi üye oldu. Seçmen sayısının 15-16 milyon arasında değiştiği düşünüldüğünde PSUV’un değişik bir parti olduğu hemen anlaşılabilir.

Partinin aktif bir kitle tabanı olmasına ve seçimler için epeyce çalışmasına karşın, adaylar genellikle Chávez tarafından belirlendi. Yani Chávez kitleler arasında geniş bir ajitasyon ve propaganda özgürlüğüne göz yumarken, kumandayı kimseye bırakmadı. Dolayısıyla Chávez’in partiyi kurma amacı bellidir: Hareketine bir çekidüzen vermek, sivri unsurları ayıklamak, ama tabandaki radikallikten de kopmamak, aksine onu “çok laf, az iş” ilkesine göre kontrol altında tutmak. Ama bu durum PSUV’un kuruluşunun devrimci güçler için ciddi bir fırsat olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Tıpkı faşizm değerlendirmesinde olduğu gibi, karşıdevrimci güçlerin de dikkate alınması gerekir, ama öncelik kendi sınıf güçlerimiz olmalıdır. Değerlendirmenin eksenini burjuva ya da küçük burjuva kesimlere kaydırmak yöntemsel bir yanlıştır.

PSUV’un geleneksel anlamda bir parti olmadığının en güzel kanıtı, yenilgiyle sonuçlanan 2007 referandumundan önceki seçimlerde Chávez’e oy veren ama referanduma katılmayan üç milyon kişiden en az bir milyonunun PSUV’a üye olmasıdır! Yani PSUV’un kapıları tam bir han kapısıdır. Fakat devrimci Marksistler bu tabloya baktıklarında, yalnızca ikbal avcılarını, parsa toplamak adına partiye doluşan çıkarcıları ya da Chávez’in koalisyon adı altında dağınık bir görüntü arz eden hareketi zapturapt altına alma girişimini göremezler. Elbette bunlar reddedilemez gerçeklerdir, ama Marksistler gerçeğin yalnızca bir kısmını değil, kitlelerle ilgili kısmını da görmek zorundadırlar. Yıllardır devam eden kitle seferberliğini ve kitlelerin sosyalist fikirlere olan ilgisini de dikkate alarak bir değerlendirme yapmak şarttır.

Bu tür bir değerlendirmenin kalkış noktası çok açıktır: Bu kadar çok sayıda kişinin üye olduğu bir sosyalist parti olamaz! PSUV bir parti değil, başka bir şeydir, deyim yerindeyse, kurulamayan sovyetlerin sahte ikamesidir.

Bu noktada yukarıda sovyetlerin niteliğine ilişkin söylenenleri hatırlamakta fayda var. Sovyetler, bir örgüt türü olarak, örneğin sendikalardan da partiden de farklı bir niteliğe sahiptir. Kitlelerin başlangıç mücadeleleri için kurulan ve hareketin düzeyini yansıtırcasına kitlelerin esasen kısmi mücadeleler (işyeri temelli ekonomik mücadeleler) yürüttükleri örgütler olan sendikalardan da; sınıfın yalnızca öncüsünü kucaklayan ve üyelerini bilinç temelinde seçen partiden de farklı olan sovyetler, kitlelerin ataletten kurtuldukları ve milyonlar halinde sokağa indikleri dönemde siyasete en doğrudan yollarla katılmalarını sağlayan örgütlenme türüdür. Eskiden parlamenter temsil sisteminde kendini burjuva partilerine teslim eden kitlelerin, mücadelenin yükseliş döneminde sokaklara dökülmelerine denk düşecek geniş ve esnek bir örgüt şarttır. Sovyetler bu bağlamda ortaya çıkar ve içinde bir devrimci partinin olup olmamasına, onun doğru politikalar izleyip izlememesine ve diğer koşullara bağlı olarak birer iktidar organı haline gelirler.

Sovyetlerin kitle mücadelesiyle ilişkisi konusundaki bu gerçekler, PSUV meselesinin iki ayağını da özetliyor: Bu “parti” sahte bir sovyet, daha baştan ölü doğmuş ya da doğamamış bir sovyet olduğundan, içinde birçok sahtekârın da olduğu bir örgüt konumundadır. PSUV’un kitlelerin doğrudan inisiyatifiyle değil, bir küçük burjuva önderliğin denetiminde ve dahası hareketin gerilemeye başladığı dönemde kurulması fırsatçı unsurlara daha fazla alan açmıştır. Fakat bu onun yüzbinlerce, milyonlarca mücadeleci unsuru içine çektiği gerçeğini değiştirmez. İşçi kitleleri PSUV’a parsa toplamaya değil, mücadele için gidiyorlar.

Kitlelerin milyonlar halinde, üstelik bir kitle hareketliliğinin ortasında, genel bir sosyalizm düşüncesinden de bir adım ileriye giderek Lenin ve Troçki isimlerinin ve bir Enternasyonal partinin (“Beşinci Enternasyonal”) gerekliliğinin zikredildiği bir partide bir araya gelmelerine Marksistler seyirci kalamazlar. Kuşkusuz Chávez önderliğinin Lenin ve Troçki’nin adını zikretmesi oportünizmden başka bir şey değildir, fakat bir kez daha Chávez’e takılmak yerine Chávez’i Chávez yapan kitlelere odaklanmak gerekir. Bu görece demokratik ortam ve Lenin’le Troçki’nin isimlerinin zikredilmesi bizim kitlelerle bağ kurma noktasında elimizi güçlendiriyor mu güçlendirmiyor mu? Mücadeleye sonuna kadar bağlı olmalarına karşın, Chávez’den henüz kurtulamamış sosyalist işçilerle devrimci Marksist temellerde ilişki kurmamızı, onları Lenin ve Troçki’yle gerçekten tanıştırmamıza daha fazla alan açıyor mu açmıyor mu? Aslolan budur.

PSUV’a sırt çevirmek, Chávez ve yandaşlarının onca dalaveresine karşın geniş bir tartışma ortamının bulunduğu, yani bize çok çeşitli düzeylerde ajitasyon ve propaganda imkânı sunan, ülkenin tüm öncü işçi ve emekçilerinin bir şekilde parçası oldukları bir kuruluş ve kongre sürecinden ayrı kalmak, birtakım toplantılara katılma hakkından mahrum kalmanın yanı sıra, genel anlamda da kitlelerle “dışarlıklı” olarak ilişki kurmak demektir. Keza sonrasında da, adının parti olmasından ötürü en “siyasal” meselelerin konuşulup tartışılacağı ortamlardan uzak kalmak demektir, üstelik küçük de olsa (örneğin 20-30 bin kişilik bir örgüt) bir alternatif olacak güce sahip değilken. Neden? Örgütün adı parti olduğu için. Peki, ya sendika ya da sovyet olsaydı?

Bu noktada Lenin’in İngiliz işçi partisi hakkında söylediklerini hatırlamakta yarar var:

“İngiliz komünistleri arasında görüş ayrılığına neden olan ikinci hususu (İşçi Partisi’ne katılıp katılmama sorununu) burada ele alamayacağım. Yapısı bakımından Avrupa kıtasındaki alışıldık siyasi partilerden çok farklı olan İngiliz İşçi Partisi’nin kendine özgü niteliğinden ötürü fevkalade karmaşık bir hal alan bu sorun hakkında elimde çok az malzeme var. Ama kesin olan iki şey var: Birincisi, diğer sorunlarda olduğu gibi bu sorunda da, devrimci proletaryanın taktiklerini ‘Komünist Parti, öğretisinin saflığını korumalı ve reformizme karşı bağımsızlığına gölge düşürmemelidir; partiye düşen görev, yolda durmadan, sağa sola sapmadan, dosdoğru komünist devrime ilerlemektir’ türünde ilkelerden çıkarmaya çalışanların hata yapmaları kaçınılmazdır. Bu tür ilkeler, 1874’te her türlü uzlaşmayı ve her türlü ara aşamayı ‘reddeden’ Fransız Blankist komünarların yaptığı hatanın tekrarından başka bir şey olmayacaktır. İkincisi, her zaman olduğu gibi, bu sorunda da görevimizin, komünizmin genel ve temel ilkelerini sınıflar ve partiler arasındaki özgül ilişkilere, her ülkede farklı olan ve keşfedilmesi, incelenmesi ve öngörülmesi gereken komünizme doğru nesnel gelişimin özgül niteliklerine uygulamayı bilmek olduğu çok açıktır.”[4]

Lenin burada kendi doktriner saflığını ne pahasına olsun koruma kaygısıyla kitlelerden uzak duran, bir bir adam devşirmeyi Bolşevik örgütlenmenin tek yolu zanneden anlayışı eleştirir. Küçük sayıdaki İngiliz partilerine, adeta bir sendika konfederasyonu gibi örgütlenmiş, son derece esnek bir yapıya sahip olan İşçi Partisi’ne katılmalarını, yani entrizm yapmalarını söylerken Bolşevizmi kendi sekterliklerine alet edenlerle gerçek Bolşeviklerin tutumunu kalın çizgilerle ayırmış olur. Gerçek Bolşevik tutum, örgütsel kimliğinden asla taviz vermeden,[5] onu korumayı ilke haline getirerek, her ülkenin özgül koşullarını dikkate alarak kitle hareketiyle çeşitli düzeylerde bağlar kurmayı gerektirir.

Komünistler kitle örgütleri söz konusu olduğunda biçime takılıp kalmak yerine, o biçimin içinde yer alan ve bazen de onun içine hapsedilmeye çalışılan içeriği dikkate almalıdırlar. PSUV klasik anlamda bir işçi partisi olmaktan çok uzaktır ve devrimcilere kitlelerle bağ kurabilmek adına önemli fırsatlar sunmaktadır. Bu yüzden Marksistlere düşen görev örgütsel kimliklerini bozmadan onun içinde çalışma yürütmektir (ve zamanı geldiğinde ayrılmaktır). PSUV’un pasif karşıdevrimin aracı olması bu görevi değiştirmez, aksine olabildiğince müdahale etmek adına zorunlu kılar.[6]

Faşizm

Pasif karşıdevrimi açıklamakla aslında Venezuela’da faşizmin kaderini de açıklamış oluyoruz. Burjuvazi tam da devrimci hareketi ezecek kadar güçlü bir karşı hareket yaratamadığı için, ne eski (ya da yeni) burjuva partileri, ne de tabandan yükselen bir radikal küçük burjuva terör örgütü toplumda güç kazandığından, devrimci hareket herhangi bir ağır yenilgi yaşamamıştır.

Venezuela’da faşist saldırılar olmakla birlikte, bunlar güçlü değildir, hareketi ezecek boyutta hiç değildir. Venezuela’da düzenli aralıklarla sendikacılara dönük saldırılar yaşanıyor. Örneğin 2008 yılının sonlarına doğru tırmanan saldırılarda ardı ardına on sendikacı öldürüldü. Köylerde ve Kolombiya’yla sınır bölgelerinde saldırılar daha yoğundur. Son on yılda faşist güçlerce öldürülen devrimci köylülerin sayısı 200’ün üstündedir. Latin Amerika’da etkisi her zaman yoğun olmuş olan ABD beslemesi paramiliter güçler ise ciddi bir etkiye sahip değildir.

Faşist saldırılar söz konusu olduğunda niceliğin niteliğe dönüşmediğini görüyoruz. Bu durum bugün devrimin bir açıktan karşıdevrimle değil, pasif karşıdevrimle ezilmesi, sönümlenmesi anlamına geliyor. Fakat bir kez daha altını çizmekte yarar var, mevcut durum, ya da karşıdevrimin mevcut niteliği ilerleyen süreçte faşizmin galebe çalamayacağı, hareketin kanlı bir karşıdevrimle ezilemeyeceği anlamına gelmiyor.

Ne Yapmalı?

Militan olarak, Venezuela’da devrimci çözüm peşinde koşan diğer siyasetlerden nerede ayrılıyoruz? Biz toptan devletleştirmelerin başlıca çözüm önerisi olduğunu savunmadık, savunmuyoruz. Devrimin öncelikli sorunu iktidar sorunudur. Ekonomide atılacak adımlar ancak bu sorunun çözülmesine paralel olarak ve son tahlilde çözümünden sonra gerçek bir anlam ifade eder. Marksizmin bu konudaki temel görüşlerini ve dahası Bolşevik Devrimi’nin deneyimlerini göz ardı ederek, güya devrimci reçeteler sunmak adına, mutlaka tazminatsız devletleştirmeler, dış borçların feshi vb. görüşler ortaya atanlarla Bolşevik-Leninistlerin ortak bir yönü olamaz. Öncelikli hedef işçi sınıfının iktidar sorununu çözmesidir ve bu da ancak sovyet türünde öz-yönetim organlarının yaratılmasıyla olur.

Venezuela’da biçime takılıp ısrarla sıfırdan sovyetlerin kurulması çağrısında bulunmak ne derece yanlışsa, aynı şekilde var olan öz-örgütlerin asli bir eksikliği olduğunu unutmak da aynı derecede yanlıştır: Mevcut yapılar en dar anlamıyla sınıfsal örgütler değildir, işçi sınıfı ve diğer emekçileri üretim temelinde değil, elbette işyerini de kesen başka temellerde (mahalle, siyasi görüş, kamu işleri vb.) örgütlemektedir. Oysa işçi sınıfının iktidar organlarının öncelikle ve esasen üretim temelli örgütlenmeler olması ve bu dolaysız sınıfsal özelliğiyle sivrilmesi gerekir. Venezuela’da bugün asli görev bu örgütlerin inşa edilmesi ve mevcut burjuva devletini parçalayarak tek iktidar organı haline gelmesi yolunda mücadeleye girişmektir. Aksi takdirde karşıdevrimin (epeyce ilerlemiş olan karşıdevrimin) tamamlanması kaçınılmazdır. İşçi sınıfı burjuvaziyi siyasal açıdan mülksüzleştirdikten sonra, kendi öz-yönetim organlarının atadığı kurulların oluşturacağı program uyarınca, çalışma saatlerini derhal azaltarak tam istihdam sağlayacak, burjuvazinin aşama aşama mülksüzleştirilmesine girişecek, burada da asli önceliği devrimi korumak ve ekonominin işlerliğini sağlamak olacaktır.

Kuşkusuz Venezuela’daki devrimci hareket bu hedeften her geçen gün daha da uzaklaşmaktadır, ama gidişatı güçlü bir hamleyle tersine çevirecek ve devrimci kazanımları kalıcılaştıracak bu adım olanaksız değildir.

Venezuela’da her şey bitmiş değildir. 2002’de başlayan devrimin bir devrimci iktidarla taçlanmadığı ve maalesef sönümlendiği görülmektedir. Fakat Venezuela’da kavganın yeniden kitlesel düzeyde başlamaması için hiçbir neden yoktur. Ancak faşist bir diktatörlük mücadeleyi onlarca yıl geriye savurabilir. Oysa Venezuela’da böyle bir yenilgi yaşanmamıştır. Aksine uzunca bir süredir devrim ateşinde pişmiş, sosyalist fikirlerle tanışmış bir işçi sınıfı ve emekçi kesim vardır. Mücadele deneyimi unutulmaz! Venezuela’nın militan proletaryası değişen koşullarda yeniden bir devrimci atılımı başlatabilir. Nasıl ki pasif karşıdevrim aktif karşıdevrimi, yani burjuvazinin açıktan, silahlı ve kanlı devrimini dışlamazsa, başka koşullar uygun olduğunda bir aktif karşıdevrime evrilebilirse, aynı şekilde pasif karşıdevrim yeni bir devrimci atılımı da dışlamaz, yalnızca her geçen gün daha da olanaksız hale getirir, ama koşullar değiştiğinde pasif karşıdevrim ezilebilir.

Bu konuda umutlu olmak için neden yok değil. Her şeyden önce, Venezuela bugün diğer burjuva ülkelere nazaran daha demokratik bir ülkedir ve örgütlenmenin önündeki engeller daha azdır. Geniş kitlelerin gözünde örgütlenmek ve siyaset yapmak bir tabu değil, aksine en doğal haktır. Dahası Venezuela dünyadan nispeten yalıtık bir ülke değildir, aksine kaynayan Latin Amerika’nın ortasında yer almaktadır. Tüm bu açılardan bakıldığında, doğru bir devrimci önderliğin varlığı koşullarında Venezuela proletaryası dünya devriminin en ön saflarında yerini alacaktır.

Diğer yandan, bugün karşıdevrimin doğrudan gözlemlenemeyen etkilerinin zaman içinde hissedilmeye başlanmasıyla belli bir durgunluk döneminin çökmesi de reddedilemeyecek bir olasılıktır. Bugün kitle hareketinin eski coşkusunun kaldığı söylenemez. Karşıdevrimin kamçısı hissedilmediği sürece kitleler devrimci atılımdan uzak görünüyorlar, ama dışarıdan bir itki geldiğinde hemen harekete geçiyorlar. Devrimci sürecin kazanımları bir şekilde içselleştirildiğinden, bir tehdit algısı ortaya çıktığında, tepki vermekten geri durmuyorlar. Bu anlamda devrimin tümüyle ölmediği açıktır, ama pozitif anlamda aynı devrimci kararlılığın kalmadığı ya da daha iyimser bir bakışla, bunun açığa vurulamadığı da söylenebilir.

Bu noktada, Bolivarcı hareketin içindeki bürokrasiye değinmeden geçmek olmaz. Bolivarcı hareketin içinde yer alan bir alçaklar sürüsünün devrimci söylemlere sığınarak güçlü mevziler edinmiş olduğu bugün konuyla ilgili herkesin malumudur. İktidar olmanın ve petrol fiyatlarındaki yükselişin getirdiği nimetlerden yararlanarak, devrimci yükselişi kişisel olarak yükselme dönemi olarak gören bir kesim bu süreçte çok ciddi kazanımlar elde etmiştir. Nitekim hareketin korkmadan ve duraksamadan burjuvazinin üzerine gitmesini engelleyen, bu noktada itidal çağrısı yapan kesim de yine aynı bürokratik katmandır. Bu kesimlerin işçi hareketi içinde azımsanmayacak bir ağırlığı vardır ve devrimci güçlerin atılımı olmadığı oranda, bu ağırlığı daha uzun yıllar hissettirebilir.

Kitlelerin devrime aktif katılımından ziyade, karşıdevrime karşı aktif tepkiselliğine iyi bir örnek 2007 yılındaki referandumdur. Chávez’in 2007 Aralık ayında hazırladığı ve kendisine 2012’den sonra yeniden başkan seçilebilme hakkı tanıyan referandum paketi küçük bir oy farkıyla yenilgiye uğradı.[7] Chávez’in uluslararası toplum denen burjuva kamuoyuna şirin gözükmek ve kitleleri oyalayıp sadık üzerinden yerini sağlamlaştırmak adına başvurduğu bu parlamenter oyun ters tepti. Kitlelerin bu seçim aldatmacalarından sıkıldıklarını gösteren referanduma yüzde elliye yakın katılmama oranıyla pasif boykot damga vurdu ve Chávez kaybetti. Bunun üzerine Venezuela’da ve genel olarak uluslararası burjuva medyada zafer çığlıkları duyulmaya başladı. Bunun bir başlangıç olduğu ve devamının geleceği tehditleri savruluyordu. Chávez 15 Şubat 2009’da başka bir referandum daha yaptı. Burjuvazinin bu propagandasından iyi yararlanan Chávez, siyasetçilere zaman sınırı getirmeksizin birden çok kez seçilme hakkı tanıyan düzenlemeye dair referandumda oyların yüzde 54’ünü aldı. Böylece yalnızca iki kez seçilebilme kısıtlaması kaldırıldı ve Chávez 2013’te tekrardan aday olma şansını elde etti.

Bu referandumların da gösterdiği gibi, kitlelerin önemli bir kesimi açısından Chávez’den ve genel olarak kitle hareketinden yana belli bir huzursuzluk vardır, ama karşıdevrim yüzünü gösterdiği anda bu huzursuzluk ikinci plana itilmekte ve yeniden Chávez’in bayrağı altında toplanılmaktadır. Sovyet Devrimi’nde gerek iç savaşta gerekse de sonrasında köylülüğün ve hattâ emekçilerin belli kesimlerinin Bolşeviklere karşı tutumunu hatırlatan bu durumun can alıcı farklılığı, Chávez’in ilerlemek ve kitlelerin gözünde ehveni şer durumuna düşmekten kurtulmak için hiçbir geçerli mazeretinin olmamasıdır. Oysa Bolşevikler hem talepleri bakımından sınıfsal anlamda yabancı bir kitleyle karşı karşıyaydılar hem de iç savaş ve emperyalist müdahale sonucunda ülke ekonomisi dibe vurduğundan kendi istedikleri politikaları uygulamak mümkün olmuyordu.

Fakat somut bir gerçek var ki, Chávez kitlelerle sıkı bağ elde edecek reformlar gerçekleştirmiştir ve Venezuela’da kitlelerin pasif karşıdevrime dur diyememelerinin, dememelerinin arkasında da bu gerçeklik vardır.

İlk yazımızda da belirttiğimiz gibi, Chávez aslında tipik bir küçük burjuva reform programıyla yola çıkmış, fakat Venezuela demokrasisinin dar sınırları sonucu tabandan gelişen kitlesel hareketin de ittirmesiyle düzeni sorgulayan bir noktaya gelmişti. Chávez uyguladığı politikalarla Venezuela kapitalizmini tasfiye etmek bir tarafa, daha “adil” (kime göre?), paylaşımcı ve böylece daha sağlam temelli hale getirmeye çalışıyordu. Biten Soğuk Savaş sonrasında, bu ülkeleri uluslararası pazara daha derinlemesine çekmenin ve devrim belasına karşı bağışıklı hale getirmenin sorumluluğu Chávez’in üzerindeydi. Onun küçük burjuva reformlarının oturduğu uluslararası bağlam buydu, ki benzerleri yalnızca Latin Amerika’da değil, diğer ülkelerde de görülmüştür.

Örneğin Chávez’in 2002 Şubat ayının başında imzaladığı kararnameyle hayata geçen CTU’ların (Kentsel Arazi Komiteleri) oynadığı rolü ele alabiliriz. Bu yasaya göre, kendi yaptıkları tapusuz evlerde oturan yurttaşlara devlete başvurmaları durumunda tapu verilmesi öngörülüyordu. Ezici çoğunluğu kötü konutlarda ve gecekondularda yaşayan Venezuela emekçileri için elbette çok önemli bir fırsattı bu. Nitekim üç yıl içinde 126 bin aileye 84 binin üstünde tapu dağıtıldı ve böylece 630 bin civarında gecekondu sakini bu reformdan yararlanmış oldu.[8]

Fakat bu tür reformların yetersiz olduğunu vurgulamak dışında, başka bir hususa da dikkat çekersek Chávez’in hamlelerinin sınıflar arası ilişkilerde nereye oturduğunu anlayabiliriz. Her şeyden önce, bu “kendi konutunu kendin yap” eğiliminin dünya üzerinde münferit bir örnek oluşturmadığını belirtmek gerekiyor. Dünyanın birçok ülkesinde farklı şekillere bürünmekle beraber benzer adımlar atılmıştır. Dahası tapu dağıtımının popülist niteliği için yurtdışındaki örneklere bakmamıza gerek yok. 1990’larda İslamcıların ve diğerlerinin Türkiye’de benzer hamlelerde bulunduğunu biliyoruz. Hepsi de kitleleri düzenle daha da bütünleştirmek ve belli tavizlerle düzenin bekasını sağlamak amacını güdüyordu.

Chávez’in reformlarını ayırt eden özellik, tabandan gelişen bir hareketin baskısıyla ve dolayısıyla çok daha kitlesel düzeyde gerçekleşmiş olmasıdır. Bu yüzden Venezuela’daki süreci basit bir reformlar dönemi olarak nitelendiremeyiz.

İşçi sınıfı iktidara giden yolda bu tür reformlar koparmak zorundadır ve koparacaktır da. Fakat hareket kapitalizmin devrilmesine gitmediği oranda bu tür “radikal” reformların kapitalizmi güçlendirmekten başka bir sonuca varmayacağı da açıktır. Bolivarcı önderlik tam da kitleleri reformlarla sınırladığı için, bu reformlar Venezuela’da kapitalizmin daha da güçlenmesini sağlamıştır (dahası konut sorununu da çözememiştir) ve Venezuela’da tamamlanmamış ya da yarım kalmış bir devrim yaşanmıştır.

Aralık 2010



Notlar

[4] “Sol” Komünizm, s. 95-96.

[5] Örgütsel kimlikten verilecek tek “taviz”, görüşleriyle azami düzeyde uyuştuğumuz bir örgütle ilkeli temelde birleşmek olabilir. Aksi takdirde, kitle örgütleri içinde farklı şekillerde ama örgütsel çekirdeğimizi koruyarak, açık, yarı açık ya da gizli çalışma yürütmek gerekir.

[6] PSUV’dan kopan PPT gibi partilerin ya da ne zamandır arada derede duran ve demokratik söylemlerle her iki tarafı da “sakinleştirmeye” çalışan parti, grup ya da kişilerin rolünü Chávez önderliğinin rolüyle ilişkisi içinde değerlendirmeliyiz. Bugün her şeyden önce demokratik yüzlü karşıdevrimde Chávez önderliği başı çekmektedir. PPT ve benzerleri bu noktada ancak yedek güçtür. Bu ve benzeri partilere sıra geldiğinde devrim çoktan sonlanmış, ezilmiş olacaktır.

[7] Bu konuda daha fazla ayrıntı “Boykot Üzerine” yazımızda yer almaktadır.

[8] Gregory Wilpert, “Venezuela’nın Sessiz Konut Devrimi”, 2005,

http://venezuelanalysis.com/analysis/1355