Venezuela’da Pasif Karşıdevrim (1. Bölüm)

18.02.2011 | Harun YILMAZ
Venezuela’da bugün burjuvazi iktidardadır, ama bunu doya doya yaşayamamaktadır, üstelik burjuvazinin bazı kesimleri, yani Chávez öncesi düzenden esas nemalanan kesimler (“oligarşi”) “hak”larının tırpanlanmış olmasına içerlemiştir ve siyasi iktidar olduğunun bilincinde değildir. İşçi sınıfı ise siyasal iktidarın uzağındadır, ama Chávez dolayımıyla siyasi iktidarı elinde tuttuğunu zannetmekte, yanılsamalarından kurtulamamaktadır. Bu durum tipik bir Bonapartist yönetime işaret etmektedir. Burjuvazi Chávez’e güvenmiyor, katlanıyor, şu an başka bir seçenek olmadığı için, yani burjuvazi devrimi zor yoluyla bastırıp açıktan bir karşıdevrimci diktatörlük kuracak güce sahip olmadığı için, Bonapartizm yoluyla devrimci hareketin düzene eklemlenmesine rıza gösteriyor.

Pasif Karşıdevrim: Teorik Arkaplan

Pasif Karşıdevrimin Ekonomik Boyutu

Pasif Karşıdevrim ve Bonapartizm

Troçki bundan tam yetmiş iki yıl önce, “insanlığın krizi devrimci önderliğin krizi sorununa indirgenmiştir” diye yazmıştı. Troçki bu sözle, sınıfsız bir toplumun kurulması için tüm nesnel şartların oluştuğunu, geriye sadece bu nesnelliğe müdahale edecek bilinçli öznelerin, yani devrimci partinin yaratılması sorununun kaldığını anlatıyordu. Yirminci yüzyıl boyunca dünyanın sayısız ülkesinde haklılığını ispatlamış olan bu iddia, maalesef, yirmibirinci yüzyılda da geçerliliğini korumaktadır. Venezuela’da uzun süredir devam eden kitle seferberliğinin bir işçi iktidarıyla taçlanamamış olması, bu sözün haklılığının en güncel ve çarpıcı kanıtıdır.

Venezuela’da Nisan 2002’de burjuvazinin darbe girişiminin hemen ardından başlayan devrim, işçi sınıfı ve emekçilerin toplumda fiilen iktidarı ellerine aldıkları bir aşamaya kadar ilerlemesine karşın, başındaki önderliğin kapitalist düzenin sınırları dışına çıkmama konusundaki direnci nedeniyle yarım kalmış, karşıdevrimci güçlerin gerek ulusal gerekse de uluslararası alanda devrimi doğrudan ezecek güce sahip olmaması nedeniyle bir pasif karşıdevrim sürecine girmiştir. İlk Venezuela yazımızda, işçi iktidarı ya da faşizm olasılığını kastederek, “bu ikisine göre olasılığı düşük olan bir denge rejiminin kurulması seçeneğini bir kenara koyacak olursak, Venezuela Devrimi bu ikisinden birinin lağvedilmesiyle çözülecek” demiştik, ama bizim düşük olasılıklı dediğimiz seçenek gerçekleşti ve Venezuela’da kendine özgü bir Bonapartist rejim kapitalist düzenin koruyucusu oldu.

Venezuela Devrimi yükseliş döneminde nasıl büyük bir heyecan dalgası yarattıysa, aynı şekilde geri çekilme ya da sönümlenme döneminde de hayal kırıklığı ve bunun sonucu olarak karamsar sonuçlara varma eğilimi doğurabilir. Fakat işçi sınıfının bilimiyle uğraşan Marksistler açısından, süreci bütünlüğü içinde değerlendirmek ve bu mücadelenin zengin deneyimlerinden yararlanarak ileriye bakmak şarttır.

Her şeyden önce, Venezuela’daki devrimci kalkışma işçi sınıfının ölmediğini, modern kapitalizmin devrimlere kapalı olmadığını ve Marksistlerin değil, işçi ve emekçilerin devrimci mücadelesinden umudunu kesmiş sınıf kaçkınlarının haksız olduğunu göstermiştir. Venezuela’da 2002’den beri yaşananlar bir değil, on devrim olması için bile yeterliydi. Eğer bu militan kitle mücadelesi devrime yol açmadıysa, bunun nedeni işçi sınıfının azim ve kararlığına denk düşen bir devrimci önderliğin olmamasıydı. Buradan çıkartılması gereken sonuç, elbette, böylesi kitlesel mücadelelerin olmadığı ülkelerde, milyonların neden sınıf mücadelesine aktif olarak katılmadığına kafa yormak yerine, kapitalizmin kitleleri bizim niyetlerimizden bağımsız olarak düzeni sorgulamaya iteceğine güvenerek, kendi işimize bakmak, yani işçi sınıfı ayağa kalktığında onu sapa yollara girmekten kurtaracak devrimci önderliği inşa etmektir.

Pasif Karşıdevrim: Teorik Arkaplan

Devrimler iki türlü ezilir. Birinci yol, devrimci yükseliş döneminin acısını çıkartırcasına yoğun bir karşıdevrimci şiddetin uygulandığı, devrimin gerilemesiyle ciddi bir gericiliğin hüküm sürmeye başladığı gözle görülür, aktif karşıdevrimdir. Örneğin 1905 Rusya Devrimi’ni ezen 1907 karşıdevrimi, 1936 İspanya Devrimi’ni ezen 1939’daki faşist karşıdevrim ya da Türkiye’de ’80 öncesi devrimci hareketi ezen 12 Eylül darbesi. Bu karşıdevrimlerde düzen sahipleri yükselen devrimci dalgayı aktif güçlerle, yani hem sivil hem de resmi karşıdevrimci güçleri seferber ederek, yeniye dair her şeyi tarumar ederek, kan dökerek gerçekleştirirler. Karşıdevrimi yapan önderlik sonradan kısmi reformlar gerçekleştirebilir, ama bunları harekete verilmiş tavizlerden ziyade yeniden yapılanma olarak görmek daha doğru olur.

İkincisi yol ise pasif karşıdevrimdir. Gözle görülür karşıdevrimden ziyade alttan alta gelişen bu karşıdevrimlerde, aktif bastırma işleminden ziyade karşılıklı tavizler ve kısmi bir dönüşüm sonucu düzenin bekası sağlanır. 1936 Fransa’sında oluşan devrimci durumu Sosyalist Parti’yle düzen içi yola geri sokan Fransız burjuvazisinin karşıdevrimi, 1945 ve sonrasında bazı Avrupa ülkelerinde devrimci kabarışları düzene kanalize eden karşıdevrimler bu türe örnek gösterilebilir. Bu karşıdevrimci hamleye ön ayak olan kitle partileri, yükselen harekete belli birtakım somut tavizler verilmesi sonucunda, kitlelerin, deyim yerindeyse, gazını alarak devrimci hareketi yeniden düzene bağlarlar.

Bu önderlik bir yandan aktif karşıdevrimci güçlere karşı durduğundan kitlelerin devrimci özlemlerini dile getirir, bu duyguların temsilcisi olarak rol keser. Bu yüzden verdiği tavizler pasif karşıdevrimde ikinci sırada gelir. Onun ve dolayısıyla temsilcisi olduğu pasif karşıdevrim sürecinin özelliği, barikatın devrim tarafında durmasıdır. Bu rolüyle, pasif karşıdevrim cepheyi içeriden çökertir, kitlelerin mücadele azminin yavaş yavaş tükenmesine bel bağlar. Aktif karşıdevrimde olduğu gibi, kitleler ihanete uğradıklarını, heveslerinin boşa çıktığını bir anda değil, süreç içinde hissederler. İhanet bir defada değil, deyim yerindeyse, alıştıra alıştıra olur. Devrim büyük çaplı, stratejik yenilgiler yaşamaktan ziyade, alttan alta ilerleyen bir karşıdevrim süreciyle canlılığını kaybeder. Bu anlamda, pasif karşıdevrimi devrimin yozlaşması olarak da görebiliriz. Devrimin ivmesi artık yukarı doğru değildir ve devrim kapanın elinde kalacaktır.

Grev ve direnişlerdeki işçiler için karşıdevrimin bu biçimi oldukça tanıdıktır, zira sendika bürokratlarının tipik ihanet biçimi pasif karşıdevrimciliktir. Sendika bürokratları da elbette tek tip değildir. Açıktan ihanet eden, burjuvaziyle kol kola hareket eden sarı sendikacılar olduğu gibi, işçileri hareketlendirme, bilinçlendirme konusunda adım atmayan ya da mehter adımlarını seven ve işçi sınıfını hareketsizliğe, yasalcılığa mahkûm etmek suretiyle mücadeleyi başarısızlığa götüren sendika bürokratları da vardır.

Bu ikinci türdeki karşıdevrimci bürokratların tipik özelliği sol jargondur. Her şeyiyle düşman kampa ait olduğunu açıkça gösteren birinci türün aksine, bu karşıdevrimci türü sol söylemlerle kitleleri mayıştırır, karşıdevrimciliğini gizler. Bu karşıdevrimde kitleler ihanete bir defada değil, sürece yayılarak uğrarlar, bir defa değil, bin defa ölürler. Açıktan, niyetlerini hiç saklama gereği duymadan gerçekleştirilen (aktif) karşıdevrimin aksine, bu karşıdevrim görece daha güçsüzdür. Karşısındaki devi (işçi kitlesini) belli nesnel nedenlerden ötürü hemen öldürmesi mümkün değildir. Bu yüzden acele hareket etmeden, devrime desteğin azalmasını, kitlelerde sabırların tükenmesini, sinirlerin yıpranmasını, sıkıntıların artmasını vs. beklemek en temel stratejidir.

TEKEL yazımızda da belirttiğimiz bir gerçeği tekrardan vurgulayalım: “Bir hareketin başındaki önderliğin daha ileri gitmek istemediği zaman illa hareketi sonlandıracağını düşünmek yanlış olur. Bu, karşıdevrimciliğin yollarından yalnızca biridir. Açıktan satış bu yollardan yalnızca biridir. Önderlik ilerlemek istemiyordur, ama tabandan gelen baskı nedeniyle geri gitmesi de mümkün değildir. Hiçbir hareket sonsuza dek devam etmez ve özellikle de önderliğin pasif tutum alması, mücadele içindeki işçilere mücadelede geçen her günü yüz güne dönüştürebilir. Hiçbir mücadele aynı yoğunlukta devam edemez, mücadelenin çapına, niteliğine vs. göre değişen bir sürede hedefine varmak zorundadır. Bu yüzden ileri gitmek istemeyen, ama geri de gidemeyen sendika bürokrasisi için pasif bekleyiş de bir ihanet yöntemidir. Göstermelik birkaç eylemin ardından dalganın durulmasını beklemek ve küstürdüklerinin ardından, arkadan kapıyı kilitleyip çıkmak!” İşte pasif karşıdevrimin gerçekleşme biçimi budur.

Elbette pasif karşıdevrim aktif karşıdevrimi dışlamaz. Kapitalizmin çivileri yerli yerine çakıldıktan, işçi hareketi geri çekildikten sonra, burjuvazi için gerekli dönüşüm sağlanıp uygun ortam oluştuğu anda, bir darbeyle ya da başka yollarla Bonapartist iktidar devrilebilir, ya da gönderilebilir. Aslolan, o darbeye ya da müdahaleye kadar devrimin zaten tasfiye edilmiş olmasıdır; müdahale sonrası kurulan diktatörlük bu yenilgiyi daha da pekiştirir.

Pasif Karşıdevrimin Ekonomik Boyutu

Venezuela’da yaşananları ekonomik özüne indirgediğimizde, bu süreci ülke içinde kapitalizmin rasyonelleşmesi olarak da değerlendirmek mümkündür. Chávez’in başa geçtiği dönemde dünyada petrol fiyatlarının tarihin en düşük rakamı olan varil başına 3,19 doları bulması ve bu temelde Venezuela ekonomisinin altüst olması ekonomik yeniden yapılanma ihtiyacını zorunlu kılıyordu. Eski ekonomik sistem işlemez olmuştu ve radikal bir dönüşüm gerekiyordu. Zaten Chávez’e ilk seçimlerde burjuvazinin belli bir kesiminin destek vermesinin nedeni de buydu: Ekonomide gerekli dönüşümü sağlayacak bir öndere ihtiyaç vardı. Ama işler planlandığı gibi gitmedi ve yıllardır her türlü haktan ve siyasi katılımdan mahrum bırakılmış olan kitleler, Chávez’in girdiği yolda yavaş yavaş mücadeleye çekildiler ve tıpası açılan şişeden yalnızca burjuvazinin istediği kadarı değil, içinde ne var ne yoksa hepsi çıktı. Bu süreçte Chávez de radikalleşti ve taşlar yerinden oynadı.

Bir ulusal dönüşüm ve kalkınma hamlesine girişen Chávez, Venezuela ulus-devletini ekonomik açıdan geriletmek bir tarafa ilerletmiştir. Bu süreci Latin Amerika’da egemen olan işleyişin (neoliberal, piyasacı zihniyet) aksi istikamette bir çizgide gerçekleştirmek zorunluydu. Chávez ekonominin ihtiyaçlarını ve içsel dinamiklerini mantıksal sonucuna (sosyalizm) kadar götürmek yerine, orta yolcu bir çizgi izlemiştir, ama bu kadarı bile kitleler için önemli kazanımlar sağlamıştır. Mesela ABD emperyalizminin Küba’yı dışlayıcı çizgisinden kopmak, sağlık hizmetlerinin iyileşmesi noktasında en önemli hamlelerden biriydi. Küba’da planlı ekonominin getirdiği kazanımlarından biri olan ileri sağlık hizmetleri, petrol karşılığında Venezuela’ya da taşınmıştır.

Bu dönüşü ekonomik alanda daha net bir şekilde görebiliyoruz. Venezuela ABD ve AB’nin egemenliğindeki ekonomik işleyiş yerine, bölgedeki diğer kapitalist ekonomilerle ve dahası Rusya, Çin ve İran gibi dünya kapitalizminin üvey evlatlarıyla çeşitli derecelerde işbirliği yapma yoluna gitmektedir. Keza Hindistan, Brezilya ve Arjantin’le ticaret anlaşmaları yapmıştır. Son yıllarda Latin Amerika’dan ithal edilen malların oranı beş-altı kat arttı. Venezuela, ABD’nin bölgedeki ticari birliği olan FTAA yerine, aralarında Bolivya, Küba, Nikaragua ve Haiti’nin de olduğu ALBA’yı kurdu. Çin tüm Latin Amerika ülkelerine mali kaynak vaat etmesi dışında, altyapı yatırımlarına girişiyor; Mayıs ayında milyarlarca dolar değerinde bir petrol anlaşması yaparak Venezuela’ya kredi açtı. Venezuela kapitalizmi açısından bakıldığında, bunların olumlu sonuçlar doğurduğu söylenebilir.

Venezuela elindeki petrol rezervlerinden yararlanarak ülke ekonomisini tek bir yöne bağımlı olmaktan kurtarıyor. Mesela 2009 yılında Chávez petrol harici sektörlere 100 milyar dolar yatırım yapacağını açıkladı ve EMPREVEN (işadamlarının bu yeni örgütünden aşağıda daha ayrıntılı bahsedilecektir) bu gelişmeyi coşkuyla karşıladı. Ekonomiyi çeşitlendiren tüm bu anlaşmalar son on yılda çeşitli çıkar grupları yarattı ve bunun en somut kanıtı olarak, söz konusu dönemde özel sektörün milli gelir içindeki payı arttı. Yeni burjuvazinin eski burjuvaziden farklı bir siyasal bilinci olsa da, zenginlik ve sermaye birikimi bakımından hiç de aşağı kalır yanı yoktur. Chávez hükümetine yakın sermaye kesimlerine verilen ihaleler, açılan alanlar ve aktarılan kaynaklar Venezuela’da böyle bir katmanı ortaya çıkarmıştır. Zaten bu kesimler “Bolivarcı burjuvazi” (“boli-burjuvazi”) gibi uygun bir ad da almışlardır.

Fakat Chávez yönetimini yeni burjuvazinin iktidarı olarak görmemek gerekir. Chávez tek tek kapitalistlerle çatışsa da, bu yeni burjuvazi üzerinden bir bütün olarak sermayenin temsilcisidir. Her hükümet belli bir sermaye grubuna yakın durur, ama onu yalnızca o kesimin temsilcisi olarak görmek hata olur.

Bu noktada Chávez’in kendi beyanlarına ihtiyacımız yok, ama sorunun özüne dair bir ipucu verdiğinden aktarmakta yarar var. Venezuela’da oligarşinin, yani burjuvazinin “Bolivarcı Devrim”le barış içinde bir arada yaşayabileceğini söyleyen Chávez şöyle devam ediyor: “Bizim oligarşiyi, yani Venezuela burjuvazisini ortadan kaldırma gibi bir planımız yok. Biz bunu sekiz yılı aşkın sürede yeterince gösterdik.” Gerçekten de yeterince gösterdi, ama “eğer oligarşi bunu anlamıyorsa, bize can havliyle saldırmaya devam ederse, o zaman Venezuela burjuvazisi [yani uzlaşmaya yanaşmayan, puntofijismo’yu özleyen Chávez öncesi burjuvazi] kaybedecektir.”

Venezuela’da bugün burjuvazi iktidardadır, ama bunu doya doya yaşayamamaktadır, üstelik burjuvazinin bazı kesimleri, yani Chávez öncesi düzenden esas nemalanan konumundayken, Chávez’le birlikte yapısal dönüşüm geçiren kapitalizme uyum sağlayamamış olan kesimler (“oligarşi”), “hak”larının tırpanlanmış olmasına içerlemiştir ve siyasi iktidar olduğunun bilincinde değildir. İşçi sınıfı ise siyasal iktidarın uzağındadır, ama Chávez dolayımıyla siyasi iktidarı elinde tuttuğunu zannetmekte, yanılsamalarından kurtulamamaktadır. Bu durum tipik bir Bonapartist yönetime işaret etmektedir.

Chávez döneminde kapitalist ekonominin nasıl bir ilerleme kaydettiği açıktır. Venezuela önceden petrole bağımlı bir ekonomiyken, bu bağımlılık önemli ölçüde azalmıştır. Son kriz dönemine gelene kadar ülke ekonomisi yılda ortalama yüzde 13,5 büyüme kaydetmiştir ve ülke gelirlerinin yarısından fazlası hâlâ petrolden gelmesine karşın, bu büyüme büyük oranda petrol-dışı sektörde olmuştur. Üstelik özel sektör devlet sektöründen daha hızlı büyümüştür.

Burjuva medyanın ve ABD emperyalizminin bağırış çağırışlarına karşın, Venezuela’nın yabancı sermayeyle arası hiç de fena değildir. Daha Şubat ayında, Amerikan Chevron’un da aralarında bulunduğu İtalyan, Rus, Çin ve İspanyol firmalarıyla petrol zengini Orinoco Havzası’nda bir proje için anlaşma imzalanmıştır.

Öte yandan, daha bundan birkaç ay öncesine kadar, Venezuela’da spekülatörlerin önü alabildiğine açıktı. Devlet tahvillerini alıp satma üzerinden muazzam para biriktiren bir rantiyeciler kliği “Bolivarcı Devrim” denen şeyin ne denli yararlı olduğunu yaşayarak görüyordu. Hükümet Mayıs ayında, bu durumun gıda maddelerinin fiyatlarının yükselmesine ve enflasyonun fırlamasına yol açtığı gerekçesiyle müdahalede bulundu, ama yükünü alan aldıktan sonra! Nitekim Chávez döneminde finans sektörü ekonominin en hızlı büyüyen sektörü olmuştur. Bankaların muazzam kârlar elde ettikleri birçok uluslararası dergi ve gazetede yazılıp çizildi. Tüm bunlar neticesinde, Venezuela Chávez döneminde Latin Amerika’daki dördüncü büyük ekonomi haline geldi.

Bu ekonomik saltanatı anlamak için teorik görüşlerimizi yeniden hatırlatmak gerekiyor. Burada aslolan, burjuvazinin bir toplumsal sınıf olarak proletaryadan temel farklılığıdır. Burjuvazi, proletaryanın aksine, mülklü bir sınıftır ve bu nedenle siyasi iktidarla ilişkisi çok farklı biçimlere bürünebilir. Ekonomik açıdan güce sahip olmayan proletaryanın toplumda egemen sınıf olabilmek için siyasal iktidarı elinde tutması zorunluyken, burjuvazi ekonomideki gücü vasıtasıyla siyasal iktidardan dönem dönem “feragat” edebilir, ya da iktidarı doğrudan yönlendirmeyebilir.

Burjuvaziye bu esnekliği kazandıran etken, sermaye birikimidir. Burjuvazi sermaye ve pazar dolayımıyla toplumda öyle güçlü bir egemenlik kurar ki siyasal iktidarın kendisinden uzaklaşması mutlak bir mahzur oluşturmaz; bu eksiklik, kısa ya da uzun vadede düzeltilmesi gereken bir sapma olarak kalır, yeter ki iktidar toplumdaki diğer sınıfın (proletaryanın) eline geçmesin. Bu o kadar geçerli bir yasadır ki, Lenin tam da bu nedenle, proletarya diktatörlüğünde, yani burjuvazinin (sermayedarların) yok edildiği dönemde bile, sermayenin henüz kalıcı olarak yok edilmediğini söyler.

“Proletarya diktatörlüğü, yeni sınıfın, kendisinden daha güçlü olan bir düşmana karşı, yani devrilmesiyle (bu tek bir ülkede bile olsa) direnişi on kat artan ve gücünü yalnızca uluslararası sermayenin gücünden, uluslararası bağlantılarının gücünden ve sağlamlığından değil, aynı zamanda alışkanlıklardan, küçük ölçekli üretimin dirayetinden alan burjuvaziye karşı en kararlı ve en acımasız savaşıdır.”[1]

Esas gücü üretim alanından gelen burjuvazi, kendisini doğuran ekonomik ilişkiler (kapitalist dünya sistemi) ortadan kaldırılmadığı sürece, küllerinden yeniden doğabilir ve tam da bu nedenle proletaryanın devrimi bir dünya devrimi olmak zorundadır.

Belirtildiği üzere, burjuvazi mülklü, üstelik tarihin gördüğü en güçlü, en zengin mülklü sınıf olduğundan kolay uyum sağlar. Venezuela İşadamları Derneği (EMPREVEN), ya da daha bilinen adıyla, “Sosyalist İşadamları Derneği” tam da bu esnekliğin bir göstergesidir. Burjuvazi, ekonomik gücü elinde tuttuğu müddetçe gerekirse “sosyalist” bile olur! Benzer örneklerini Latin Amerika’da defalarca gördüğümüz bir süreçte (örneğin İkinci Dünya Savaşı öncesi Cardenas’ın Meksika’sı), kapitalist düzenin temelleri sağlamlaştırılırken birileri “sosyalizm kuruyoruz” diye bağırdığından, burjuvazi hemen aklını çalıştırmış ve tabela değişikliğiyle ortama uyum sağlamıştır. Başına da kim geçse beğenirsiniz? Chávez öncesinde kırk yıl boyunca ülkeyi yönetmiş iki burjuva partisinden biri olan Demokratik Eylem’in başkanı Alejandro Uzcategui!

Daha önceki Venezuela yazımızda da belirttiğimiz gibi, Venezuela’da sorun siyasal iktidar sorunudur. İşçi sınıfının milyonlar halinde ayağa kalktığı bir yerde, asli hedef siyasal iktidardır; kazanılan ekonomik mevziler ancak bu hedefe ulaşıldığı oranda ve ulaşıldığı takdirde kalıcılaşabilir. Bunun nedeni, bir kez daha vurgulamak gerekirse, proletaryanın mülksüz bir sınıf olmasıdır. Mülk sahibi burjuvaziden farklı olarak, proletaryanın toplumdaki temel dayanağı siyasal iktidar olacaktır. Elbette siyasal iktidar da son tahlilde ekonomik güce bağlıdır ve ekonomik iktidarla taçlandırılmayan bir siyasal iktidar orta ya da uzun vadede çökmeye mahkûmdur, ama öncelik siyasal iktidardadır. Tam tersi de burjuvazi için geçerlidir. Burjuvazi tam da mülk sahibi bir sınıf olduğundan, kısa ya da orta vadede siyasi iktidardan görünüşte vazgeçebilir, uzaklaşabilir, doğrudan elinde tutamayabilir, belli kişi ya da kliklerle paylaşabilir. Fakat ekonominin iplerini elinde tuttuğu müddetçe (buna burjuva devletleştirmeler de dâhildir), küçük ya da büyük reformlar onun iktidarının temelden sarsılmasına yol açmaz. Aksine ekonomideki mevzilerini koruduğu oranda uzun vadede siyasi iktidara yeniden uzanarak ekonomi-siyaset dengesini tutturabilir. Proletaryanın bu noktada yapması gereken yegâne şey, siyasi iktidarı ele geçirdikten sonra, yani burjuvaziyi siyasi olarak mülksüzleştirdikten sonra ekonomik olarak da mülksüzleştirmeye girişmektir.

Bugünkü Venezuela’ya baktığımızda aslında ikisi de gerçekleşmemiştir, yalnızca ikisinden belli parçalar vardır. Burjuvazinin ekonomik iktidarı da siyasi iktidarı da devam etmektedir. Üretim araçları hâlâ burjuvazinin elindedir, örneğin onca yaygara koparılan medya sektörünün (ezici çoğunluğu muhalif kesimlerde olmak üzere) tamamına yakını özel mülk sahiplerinin elindedir. Devletin başında burjuvazinin çok tercih etmeyeceği (kişiliğinden, görüşlerinden ya da benzeri nedenlerden ötürü değil, kitle tabanından ötürü tercih etmediği) bir ismin olması, burjuvazinin iktidar sahibi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Burjuvazi tam da ekonomik iktidarı elinde tuttuğundan siyasi iktidarda bu kadar bir tavize izin verebilmektedir.

Chávez hareketinin gerçekleştirdiği reformlar burjuvazinin aleyhine olmak bir tarafa, lehine bile olabilmektedir. Örneğin geçen yılın sonlarına doğru, rüşvet suçlamasıyla bazı burjuvalar tutuklandı. Bunların arasında Mercal Kralı (ya da, Çarı) olarak bilinen Ricardo Fernandez Barrueco da vardı. Fernandez Barrueco servetini, hükümetin indirimli gıda ürünleri satan marketi Mercal’e mısır unu ve benzeri ürünler satarak, ulaşım ağını üstlenerek biriktirmiş. Hükümete yönelik girişimlerde karşıdevrimcilerin yanında saf tutmamanın ürününü, çoğunluğunu (kendi dört bankası yerine) yurtdışındaki bankalara yatırdığı 1,6 milyar dolar biriktirerek almış! Yani kapitalist düzen devam ettiği sürece, reformlar kitlelerin durumunu iyileştirirken, aynı zamanda burjuvazinin iktidarını pekiştirmektedir.

Ekonominin burjuvaziyi ilgilendiren kısmını görüp, işçi ve emekçileri ilgilendiren kısmını görmemek olmaz, zira ancak resmin bu parçasına da bakarak Chávez’in kitle desteğinin neden devam ettiğini açıklayabiliriz. Daha önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi, Chávez döneminde sosyal harcamalara ayrılan bütçe muazzam artmıştır. Bir iktisatçının verdiği rakamlara göre, kişi başına gerçek (enflasyona göre düzeltilmiş) sosyal harcamalar Chávez’in sekiz yıllık iktidarı döneminde (1999-2007) yüzde 314 artmıştır.[2] Sağlık ve eğitim alanında özellikle çarpıcı ilerlemeler kaydedilmiştir. Tüm bunların sonucunda, 2009 yılına gelindiğinde yoksulluk sınırının altında yaşayanların oranı on yılda yüzde 30’luk düşüşle yüzde 30 sınırına dayanmış, açlık sınırının altında yaşayanların oranı ise 1998’de yüzde 42 iken, on yıl içinde yüzde 9,5’e düşmüştür. İşsizlik önemli ölçüde azalmış, asgari ücret ise Latin Amerika’daki en yüksek düzeye ulaşmıştır.

Fakat ekonominin kitleleri doğrudan ilgilendiren kısmı elbette bunlarla sınırlı değildir. Örneğin asgari ücret artmış olmasına karşın, yine de temel ihtiyaçları karşılayacak düzeyde değildir. İşsizlikte düşüş yaşanmış olmasına karşın, rakamlar hâlâ yüksektir. Dahası kayıtdışı istihdam feci boyutlardadır, işgücünün neredeyse yarısı güvencesiz çalışmaktadır. Çalışma yasalarının sosyalizme ilerleyen bir ülkeyle hiç alakası yoktur.

Bu noktada sayıları her geçen gün artan kooperatiflerin varlığına işaret etmek de anlamsızdır. Bu kooperatifler sermayenin yeniden paylaşımındaki etkenlerden biridir. Ne kadar iyi niyetlerle başlanırsa başlansın, piyasa ve özel mülkiyet varlığını sürdürdüğü müddetçe, kooperatiflerin kapitalizme bir tehdit oluşturmadığı, aksine zaman içinde sermaye tarafından dönüştürüldüğü ve kâr için çalışan işletmelerden farkı kalmadığı kapitalizmin tarihi boyunca defalarca görülmüştür. Nitekim Venezuela’daki kooperatiflerin çoğunda esnek ve güvencesiz çalışma koşulları hâkimdir. Kooperatifler başlı başına ayrı bir mülkiyet biçimi olmayıp, söz konusu üretim biçimi içinde belli bir rol oynamaktadırlar. Kapitalizm varlığını sürdürdüğü müddetçe, piyasanın güçlü olduğu koşullarda kooperatifler de gayet kapitalist bir rol oynamaktadır.

Pasif Karşıdevrim ve Bonapartizm

Venezuela’daki sürecin siyasi ayağını şu temelden başlayarak açıklamak gerekiyor: Venezuela burjuvazisi Chávez’e kesinlikle güvenmiyor, ama Chávez derken de bazı solcular gibi yalnızca Chávez’i anlamıyor.

Bu Bonaparte’ın yönetiminde burjuvazinin güçlenmiş olması, militan kitle hareketine karşın iktidarını korumuş olması, Chávez’e ve hükümetine güvendiği ya da güveneceği anlamına gelmiyor. Venezuela burjuvazisi Chávez’e güvenmiyor, katlanıyor, şu an başka bir seçenek olmadığı için, yani somut konuşalım, burjuvazi devrimi zor yoluyla bastırıp açıktan bir karşıdevrimci diktatörlük kuracak güce sahip olmadığı için, Bonapartizm yoluyla devrimci hareketin düzene eklemlenmesine rıza gösteriyor. Elbette rıza gösterirken, pasif bir şekilde durmuyor. Sabotajlarla, doğrudan saldırılarla, kışkırtıcı açıklamalarla ve diğer manipülasyonlarla Chávez iktidarının altını oymaya, kitlelerin önünü iyice tıkamaya ve devrime olan inançlarını baltalamaya çalışıyor.

Troçki Bonapartizmin iki türünü birbirinden ayırmıştır: Demokratik bir yöne meyleden, işçi ve köylülere tavizlerle onlardan destek gören Bonapartist rejimlerle, aygıtın egemenliğine dayanan, asker-polis diktatörlüğüne bürünmüş Bonapartist rejimler. Sol eğilimli Bonapartist diktatörlükler, askeri diktatörlük yanı ağır basan Bonapartizm örneklerinden farklı olarak işçi ve emekçilere yaslanırlar, toplumda daha geniş bir tabana sahiptirler, ama her ikisi de burjuvazinin egemenliğidir. İlk Bonapartizm türünde, ayağa kalkan kitleleri kucaklayabilmek için başvurulan radikal sol jargon ve göstermelik adımlar Bonaparte’la burjuvazi arasındaki gerilimi sıcak tutar. Esas mesele, sol görünümlü Bonaparte’ın yönetiminde kimin efendi kimin temsilci olduğuna dair hatların karışmış olmasıdır. Örneğin Chávez zaman zaman sermayenin işleyişine karışsa da, gerek yabancı sermaye gerekse de Venezuela burjuvazisi için işler hiç de kötü gitmiyor, ama yine de burjuvazi Chávez’e baktığında yalnızca Chávez’i değil, arkasındaki kitleyi de görüyor. Bu yüzden yalnızca bugününü değil, yarınını da düşünen burjuvazi bu Bonaparte’e güvenmiyor, sabrediyor.

Venezuela’da süregelen pasif karşıdevrimin aktif karşıdevrimci yanları olduğunu unutmamak gerekiyor. İki karşıdevrim türü de birbirine benzer özellikler taşır. Nasıl ki devrimi yalnızca iktidarın alınma ânına indirgeyemezsek,[3] aynı şekilde karşıdevrimi de yalnızca son darbenin vurulduğu kopma ânına indirgeyemeyiz. Karşıdevrim iç içe geçmiş aktif (açıktan) ve pasif (alttan alta gelişen) süreçlerin belli bir noktada doruğa ulaşması ve kopuşun gerçekleşmesiyle yaşanır. Bir aktif karşıdevrimle ezilen Türkiye’deki 12 Eylül öncesi devrimci durumla, bugünkü Venezuela’daki karşıdevrim arasında yapılacak basit bir karşılaştırma bu benzerlikleri görmemizi sağlayacaktır.

12 Eylül öncesini hatırlayalım. O dönemki Türkiye’de uzayan kuyruklar, yapay kıtlık, rüşvetçilik, kayırmacılık vb. kitlelerin bilincinde ve ruh halinde nasıl bir etki yaratıyordu? Gerçekten devrimci bir önderlik olsaydı, bu sabotajlar, kuyruklar, enflasyon, kitlelerin düzene olan nefretlerini artırmaya yarar ve düzeni devrimci yollardan değiştirme kararlılıklarını pekiştirirdi. Fakat devrimi ileriye taşımak yerine durduran, diri diri mezara sokan Stalinist önderlikler nedeniyle, kapitalist düzene duyulan bu kitlesel öfke, faşizmin iktidara taşınmasına zemin döşedi. “Bu böyle gitmezdi zaten”, “bir şeyler yapılması şarttı”, “akan kardeş kanının duracağı yoktu” gibi 12 Eylül sonrasında geniş kesimlerin diline dolanan, dolandırılan sözler, 12 Eylül darbesine sessizce cevaz veren kesimlerin büyük oranda paylaştıkları görüşleri ya da en azından ruh halini yansıtıyordu. O günkü devrimci hareketin bir türlü hedefe ilerlememesi nedeniyle geniş kitlelerde bu ruh hali yaratılmıştı.

12 Eylül’le Venezuela’daki karşıdevrim bu noktada benzer özellikler taşımaktadır. Farklılık yalnızca karşıdevrimin gerçekleşme biçimindedir. Venezuela burjuvazisi ve ABD emperyalizmi şu anda esasen (münhasıran değil) devrimi doğrudan yıkmak yerine, içeriden çökertme, devrime olan inancı azaltma yolunu tercih etmiştir. Tıpkı 2007’deki anayasa referandumu öncesinde olduğu gibi, 26 Eylül’deki parlamento seçimleri öncesinde de gıda alanında sorunlar baş gösterdi. Kitleler gıda sıkıntısı yaşarken, devletin elindeki PDVAL adlı gıda şirketinin binlerce ton saklı stokunun bulunduğu ortaya çıktı. PDVAL başkanı Luís Pulido, genel müdür Ronald Flores ve operasyon şefi Vilyeska Betancourt görevden alındı ve tutuklandı. Keza Venezuela’da sık sık elektrik kesintileri yaşanıyor ve bu arızalar toplumsal hayatı gerilim yüklü hale getiriyor.

Öte yandan, devlet kurumlarında, özellikle de yargıda bürokrasi ve rüşvet diz boyudur. İlerlemeyen devrim, karşıdevrimle de ezilmediği için, devrimci süreçten nemalanmaya çalışan ikbal avcılarına gün doğmuştur. Devrimci söylemleri benimsemekte hiç zorluk yaşamayan, “sosyalist”liğini kimseye sorgulatmayan, ama eylemleriyle devrimin önündeki en büyük engel olan sayısız fırsatçı kitle hareketinin içinde ve devlet aygıtında mevzilenmiştir. Kitleler Chávez’den umudunu kesmedikleri oranda, bu sayısız unsurun varlığı Chávez’e kendisini aklama fırsatı sunmaktadır. Öyle ki, “Chávez iyi ama etrafındakiler kötü” kandırmacasına bazı “Marksistler” bile tav olmuş durumdadır.

Tüm bunlar kitleleri devrimden ve sosyalizm fikrinden soğutan, başka (karşıdevrimci) bir yönetime olur vermeye içten içe ikna edecek gelişmelerdir. Ama daha da önemlisi, bugünkü pasif karşıdevrime verilen sessiz onayın temelidir.

1. Bölümün Sonu


Notlar

[1] Lenin, “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı, Agora Kitaplığı, 2010, s. 5-6.

[2] Mark Weisbrot, “Progressive Change in Venezuela”, http://www.thenation.com/article/progressive-change-venezuela

[3] Bkz. Venezuela Devrimi ve İktidar Sorunu, “Devrim ve Önderlik Sorunu” başlıklı altbölüm.