Mısır: İslamcı Devrim mi, Sürekli Devrim mi?

09.02.2011 | Harun YILMAZ

Kitleler Meydanda

Mısır’daki hareketlilik işçi ve emekçiler açısından beklenen hedefe ulaşmak bir tarafa, tam tersi istikamete gidip, örneğin İslamcı bir yönetimin başa geçmesine de yol açabilir. Böyle bir olasılık reddedilemez. Fakat bu olasılık, emperyalizmin sözcülerinin yaptığı gibi frene basmak ve başlayan devrimi durdurmak için bir gerekçe olamaz. Olasılık ayrı, gerçeklik ayrıdır. Sosyalistler olasılıklar kadar gözlerinin önünde cereyan eden olayları ve toplumun esas dinamiği olan işçi sınıfının nesnel devrimci rolünü de göz önünde bulundurmalıdırlar. İşçi sınıfı üretimden gelen gücüyle devrime müdahalede bulunduğunda Mısır’daki devrimin kızıl rengi daha da belli olacaktır.

Doğrudan Sınıfsal Talepler Niye Ön Planda Değil?

Demokratik Taleplerden Sosyalist Devrime

Sürekli Devrim: Arap Dünyası Yanıyor!

“Mübarek’e Çekilmesi İçin Verilen Süre Doluyor!”

Sonuç

Mısır’da 25 Ocak’ta başlayan kitle seferberliğinin ilk gününden itibaren, yaşanan gelişmeler kadar yaşanan gelişmelere ne ad verilmesi gerektiği de hem sol kesimler arasında hem de burjuva medyada tartışma konusu oldu. Emperyalizmin sözcülerinden bir kanadın “Mübarek giderse, İslamcılar gelir” propagandasının etkisi altında olan ve aslında kökleri çok daha derinlerdeki bir ideolojiden (şarkiyatçılık ya da oryantalizm) beslenen sağ kanat, son tahlilde, ırkçı diye nitelendirebileceğimiz görüşlere başvururken, bu kesimlerle herhangi bir bağı olmamasına karşın, bu görüşlerden etkilenen bir başka kesim de “yarı devrim, yarı İslamcılar” diye özetlenebilecek tutumla tam bir kafa karışıklığı sergiledi.

Bu tartışma tüm sosyalist hareket açısından son derece önemli bir soruna işaret etmektedir, zira hiçbir şey, devrimcilerin devrimi gördüklerinde tanıyamamaları kadar trajik olamaz. Burjuvazinin devrimi tanıyamaması, daha doğrusu reddetmesi normaldir, çünkü burjuvazi devrimden ölümüne korkmaktadır, ama devrimci hareketin böyle bir lüksü yoktur.

Doğrudan Sınıfsal Talepler Niye Ön Planda Değil?

Mısır uyanmıştır! Yılların göreli sessizliği tarihte birçok kez olduğu gibi tesadüfi denilebilecek bir olayla bozulmuş, ardından Mısır on güne on yılı sığdıran olaylara şahit olmuştur. Engels devrimci dönemle olağan dönemleri bu şekilde karşılaştırır: Olağan dönemlerde iki gün tüm monotonluğuyla yirmi yıla yayılırken, devrimci dönemlerde yirmi yıl iki güne sığar. Mısır’da olan tastamam budur. Mısır’da artık hiç kimse 24 Ocak’ta düşündüğü gibi düşünmüyor, 24 Ocak’ta hissettiği gibi hissetmiyor.

Din, dil, ırk, renk, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin toplumun bütün kesimleri sokaklara akın etti ve Mübarek diktatörlüğüne karşı mücadeleye atıldı. Gelişen hareket toplumun farklı kesimlerini bir araya getirdi. Bu dalganın bir yansıması olarak, benzer bir durum da küçük ölçekte Türkiye’de yaşandı. Çok farklı siyasal akımlar Mısır’daki harekete destek beyanlarında bulundular. Böylece “saf” bir toplumsal devrim bekleyenlerin kafası karıştı, “şeriatçıların ya da burjuva liderlerin destek verdiği (veya başında ‘sosyalist’ olduğunu beyan eden bir partinin olmadığı) devrim olur mu?” sorularını doğurdu.

Oysa devrimin bu şekilde başlaması gayet normaldir. Mübarek’in hâlâ yerinde duruyor olması, mücadelenin “saf” sınıfsal niteliğinin bu zamana kadar ön plana çıkmamasında önemli bir etkendir. Toplumun farklı sınıflarını ve katmanlarını bir araya getiren şey, Mübarek diktatörlüğüne duyulan nefrettir. Bu nedenle İslamcısından liberaline, reformistinden Ahmedinecad’ına ve Erdoğan’ına kadar çok geniş kesimler devrimin “arkasına” toplanabilmiştir. Ama Mübarek rejiminin kaldırılmasıyla birlikte kimin devrimin destekçisi kimin parsa toplayıcısı olduğu, hattâ ondan da önce Mısır’da bir devrimin yaşanıp yaşanmadığı anlaşılacaktır.

Dolayısıyla devrimin şu âna kadarki sloganlarının öncelikle devrimci-demokratik içerikte olmasının nedeni hareketin bu şekilde geniş tabanlı olmasıdır. Devrimin yarattığı dalga toplumun çok geniş kesimlerini harekete geçirmiş ve bu kesimler de öncelikle devrimci-demokratik içerikte taleplerle kendilerini ifade etmişlerdir.

Devrimler belli bir plana göre ilerlemez. Her devrim sınıf mücadelesine yalnızca yeni somut kazanımlar değil, aynı zamanda yeni deneyimler ve dersler de kazandırır. Ama elbette farklı dönemlerde, farklı coğrafyalarda gerçekleşen devrimleri, özellikle de aynı nitelikteki (proleter) devrimleri bir başlık altında toplayabilmemizi ve deneyim haznesinden somut olarak yararlanabilmemizi sağlayan birtakım benzerlikler vardır.

Bunlardan birisi kitlelerin devrime net bir devrimci programla, devrimin geçmek zorunda olduğu yolları ve sorunları kafalarında çözmüş bir halde girmemeleridir. Troçki bu meseleyi şöyle yorumlar:

Kitleler devrime dört başı mamur bir toplumsal dönüşüm planıyla değil, artık eski rejime tahammül edemeyeceklerini gösteren ham bir duyguyla girişirler. Yalnızca sınıfların önder çevreleri siyasal bir programa sahiptir, ama o da olaylar tarafından doğrulanmaya ve kitlelerce onaylanmaya muhtaçtır. Bir devrimin asli siyasal süreci kesinlikle sınıfın toplumsal krizin ortaya koyduğu sorunların bilincine varması ve kitlelerin aktif olarak ardışık yaklaşıklıklar yöntemi uyarınca yön bulmalarından oluşur.”[1]

Bunun sonucu, kitlelerin öncelikle karşı çıktıkları şeyin ne olduğunu, ya da daha doğru bir tabirle neye karşı çıktıklarını bilmeleri, ama yerine neyi ve nasıl koyacaklarını henüz bilmemeleridir.

Bu bakımdan, devrimlerin başlangıcında, düzeni kökten sorgulayan fikirlerdense, demokratik taleplerin daha fazla yankı bulması doğaldır. Geniş kesimlerin bilinç sıçramaları onları sokağa dökmeye ve mücadeleye sarılmalarına yetse de, sosyalist taleplerin derhal dile getirilmesine ya da benimsenmesine yetmez. Mücadele devlet iktidarını daha en baştan işlevsizleştirse de, talepler içerik bakımından o devletin temsil ettiği düzenin sınırlarını doğrudan zorlayıcı nitelikte olmaz. Bu nedenle devrim birçok yol arkadaşı (yarı yolda bırakıp gidecek arkadaşlar) edinir.

Eski toplumun egemen değerlerinden kurtulmaya başlayan kitleler için sosyalist alternatif hemen dört başı mamur bir şekilde ortaya çıkmaz. Sosyalist alternatif kitleler tarafından bir ideal olarak, teorik kavrayışın bir ürünü olarak benimsenmez; aksine, gücünü öncelikle diğer (kapitalist) alternatiflerin geçerliliğini ve çekiciliğini kaybetmesinden alır ve buna paralel olarak güçlenir, zorunluluğunu gösterir. Bu süreçte doğru bir devrimci önderliğin müdahalesi belirleyici rol oynar.

Bireyler değil, kitleler söz konusu olduğu oranda, esas öğretmen kitaplar ya da teorik tartışmalar değil, mücadelenin kendisidir. Lenin’in tabiriyle, kitleler kitaplardan değil, kendi deneyimleriyle, yaşayıp görerek öğrenirler; elbette Lenin bununla, kitlelerin teorik tartışmalarla ya da kitap okuyarak bir şey öğrenmeyeceklerini değil, kapitalizm koşullarında geniş kitlelerin (milyonların) yaşam koşullarının bu teorik yoldan öğrenme yöntemine müsaade etmediğini anlatmaya çalışır. Bu nedenle mücadelenin ilerlemesi, kitlelerin kendi alternatiflerini pratikte deneyip görmeleri mücadelenin zorunlu aşamalarından biridir.

Milyonların devrim için sokağa dökülmeleri, fiilen mücadele yürütüyor olmaları yılların ataletinin getirdiği sorunları bir çırpıda yok etmeye yetmez. Bu nedenle devrimin özellikle de bu aşamasında kitlelerin mücadelesinde ileri öğelerle geri öğelerin iç içe geçmiş olması, daha doğrusu çelişkili öğelerin varlığı kaçınılmazdır. Burada aslolan, devrimcilerin ne yalnızca hayatın rehberliğine ne de yalnızca kendi ajitasyon ve propagandalarına güvenmeleri, bu ikisinin kol kola gitmesi gerektiğini görmeleridir. Ancak bu şekilde kitlelerin ilerici talepleriyle tutucu ya da gerici taleplerini ayırabilir, ilkinin büyüyüp güçlenmesini sağlayabiliriz.

Söylediklerimizi Mısır’daki somut bir örnek üzerinden ilerletmek daha yararlı olacaktır. Bunun için, kitlelerin en çok attıkları sloganlardan birine bakabiliriz: “Hepimiz Mısırlıyız!” Kapitalizme, kapitalizmin ulus-devlet örgütlenmesine ve bunun ideolojik savunusu olan milliyetçiliğe-yurtseverliğe karşıt olan enternasyonalist devrimciler açısından bu slogan ilk başta tamamen geri bir bilincin yansıması olarak değerlendirilebilirse de, Mısır özelinde böyle peşin hükümlü yaklaşamayız. Kuşkusuz kitlelerin “Mısır”ın, başta Mısır burjuvazisi olmak üzere burjuvazinin ve diktatörlerin ülkesi anlamına geldiğini, Mısırlı kimliğinin onların egemenliğini anlattığını, işçi ve emekçilerin vatanının olamayacağını, işçi sınıfının çıkarlarının enternasyonalist olduğunu vb. kavramaları esastır.

Fakat Mısır özelinde (başka ülkelerde de benzerleri görülebilir) bu slogan tümüyle gerici-statükocu bir içeriğe sahip değildir; kitleler cephesinden baktığımızda ileri bir bilincin de ifadesidir. Mısır’da siyasal İslam adı da verilen kökten dinciliğin yaygınlığı bilinmektedir: Şeriat korkusu bizde olduğu gibi küçük bir azınlığın hezeyanından ibaret değildir. Dahası kökten dinciliğin geleneksel olarak düşman diye gördüğü, ibadethanelerine ve mensuplarına düzenli olarak saldırılar düzenlediği başka bir dinden insanlar (Kıptî Hıristiyanları) Mısır’ın yüzde 10’undan fazlasını oluşturmaktadır.

Dolayısıyla bu slogan şu anda kitlenin İslamcı amaçlarla yürümediğini, Müslümanlarla Hıristiyanları ortak bir paydada buluşturduğunu da anlatmaya çalışıyor. Elbette bunun için çok daha uygun bir slogan var: Yaşasın işçi ve emekçilerin Mısır’ı ya da bir adım daha ilerlersek, sosyalist Ortadoğu’su. Unutmamak gerekir ki “Hepimiz Mısırlıyız” sloganını örneğin Mübarek de sahiplenebilir, nitekim 1 Şubat’taki konuşmasında sahiplenmeye çalışmıştır. Ama sermayenin egemenliğine karşı duran, işçi ve emekçilerin egemenliğine dayalı bir Mısır’da Mübarek gibilerine de ırkçı kökten dincilere de yer olmayacak, işçi ve emekçiler din, mezhep, millet, kıyafet, gelenek vb. ayrımı gözetmeksizin birlikte yaşayacaklardır.

Bu açıdan doğru slogan “Hepimiz Mısırlıyız” olmamalıdır, ama kitlelerin bilinç gelişimi açısından bu sloganın tam bir yanlışa işaret etmediğini de görmek zorundayız. Savundukları şey doğru değildir, ama karşı çıktıkları şey özünde doğrudur.

Demokratik Taleplerden Sosyalist Devrime

Sürekli Devrim, geç kapitalistleşmiş ülkelerde çözüm bekleyen demokratik sorunları burjuvazinin çözemeyeceğini, emperyalizm çağında burjuvaziden tutarlı bir demokratlık beklenemeyeceğini ve bu nedenle demokratik sorunların çözümünün proletaryanın üzerine kalacağını savunur. Mücadeleye atılan proletaryanın kendisini bu (demokratik) görevlerle sınırlamaması ve demokratik görevleri sosyalist görevlerle birleştirmesi ya da birleştirmeye çalışması kaçınılmazdır. Böylece ilk başta demokratik görevlerin çözümüne yönelen hareket bu aşamayla sınırlı kalmaz, süreklileşir. Troçki emperyalizm çağında tek bir ülkede başlayan mücadelenin diğer ülkelere de sıçramasının kaçınılmaz olduğunu ve bu nedenle devrimin iki anlamda süreklileşeceğini söyler: Demokratik görevlerden sosyalist görevlere, ulusal arenadan uluslararası arenaya.

Ne var ki Sürekli Devrim tezinin en temel ayaklarından biri, devrimin acil görevleri bakımından bir burjuva-demokratik devrim olmasıdır. Yani özünde, söz konusu ülkede burjuvazinin siyasal iktidarı tam olarak elinde bulundurmuyor olması ve çözümsüz bir toprak sorununun bulunmasıdır. Oysa Mısır’da bu aşama çoktan geride kalmıştır; burjuvazi Mısır’da on yıllardır iktidardadır. Bu nedenle Mısır’da bir burjuva-demokratik devrimden ve kelimenin özgün anlamıyla Sürekli Devrim’den bahsetmek yanlıştır.

Ne var ki yukarıda Troçki’den de alıntıyla söylediklerimiz ışığında, Sürekli Devrim tezinin olmasa bile Sürekli Devrim düşüncesinin ya da dinamiğinin Mısır’da işbaşında olduğunu ve dahası Sürekli Devrim tezinin genel olarak bütün devrimlere uygulanabileceğini söyleyebiliriz.

Geç kapitalistleşmiş bir ülke olarak Mısır’da burjuva demokrasisinin yerleşmediğini, gerek Mısır burjuvazisinin acizliği gerekse de emperyalizmin müdahaleleri nedeniyle anti-demokratik bir atmosferin egemen olduğunu görüyoruz. Benzer düzeyde ve nitelikte olmasa bile, ileri kapitalist ülkelerde de burjuva demokrasisinin acil önem taşıyan birçok başlığı çözüm beklemektedir. Eğitim ve kültür seviyesinin ilerlemesiyle birlikte demokrasinin kitleler nezdindeki öneminin de geçmişe nazaran arttığı düşünüldüğünde, proleter devrimlerinin ülke farkı gözetmeksizin öncelikle burjuva-demokratik kapsama ilişkin görevleri çözmeye girişmesi doğaldır.

Sosyalist görevler devrimin öncüsü tarafından, yani hareketin diplerde seyrettiği ve geniş kesimlerin mücadelenin uzağında olduğu dönemde de mücadele yürüten militanlar açısından açık olabilir. Fakat mücadeleye devrimle birlikte çekilen milyonlar için öncelikli görevler, kelimenin geniş anlamıyla, burjuva-demokratik nitelikte olacaktır. Örneğin ücretli emek ile sermaye arasındaki ilişkinin tümden ortadan kalkması yerine, ücretli emeğin bu ilişkideki payının artması talep edilecektir. Burjuvazinin egemenliğinin kaldırılması yerine, burjuvazinin anti-demokratik yönetiminin kaldırılması amaçlanacaktır vb. Kitleler devrime ilerlerken burjuva toplumu, öncelikle kökten sorgulamak yerine, kıyısından köşesinden düzeltmeye, yama yapmaya, iyileştirmeye çalışacak, ancak bu yöntemin tutmadığını pratikte yaşayıp gördükten sonra öncünün propaganda ettiği fikirlere çekileceklerdir.

Bu bakımdan Mısır’da bugün kitlelerin “saf” proleter taleplerle yürümüyor olmaları yeni ya da şaşılacak bir durum değildir. Birçoğu düzenin sınırlarını aşmayan demokratik taleplerin kitleler tarafından burjuva devleti felç edecek şekilde ortaya koyulması ve mücadelenin kararlılıkla sürdürülmesi devrimin geleceğine dair ipucudur.

Bugün yalnızca geç kapitalistleşmiş ülkelerde, Asya ve Afrika’da ya da Latin Amerika’da değil, Avrupa ve ABD’de de burjuva demokrasisinin sınırları geçmişe nazaran daralmakta, anti-demokratik uygulamalar artmaktadır. Böylece kitlelerin bu ülkelerde de reformist nitelikte “saf” proleter görevler kadar, genel burjuva-demokratik görevlerle devrime başlamaları kaçınılmaz hale gelmektedir.

Bu nedenle Sürekli Devrim’i daha geniş anlamda kavramak, yirmibirinci yüzyılda kapitalizmin özgül niteliğini dikkate alarak demokratik görevlere burun kıvırmadan, bunları sosyalist devrim mücadelesine bağlamak gerekiyor.

Ölüme meydan okuyorlar

Sürekli Devrim: Arap Dünyası Yanıyor!

Emperyalizm çağında bir ülkede başlayan hareketin diğer ülkelere sıçraması kaçınılmazdır. Fransa 1848 Devrimi üzerine broşürümüzde, kapitalizmin küresel bir sistem haline gelmesinden önceki dönemde devrimlerin yayılma dinamiği ile sonrası arasında bir ayrım yapmıştık. Öncesinde devrimlerin esasen siyasal yansımalarıyla diğer ülkeleri etkilediğini, oysa kapitalizmin dünya üzerinde egemen hale gelmesiyle birlikte durumun daha çok yönlü bir niteliğe büründüğüne dikkat çekmiştik. Kapitalizm farklı ülkeler ve bölgeler arasındaki ekonomik, siyasi, kültürel vb. ilişkilerin artması ve derinleşmesine yol açmıştır. Bu nedenle emperyalizm çağında devrimler daha başlamadan yayılır! Emperyalizm çağında devrimler aynı sorunların parçası olarak ortaya çıkar, biri diğerini tetikler, etkiler, besler.

Ortadoğu’da şahit olduğumuz tam da budur! Tunus, Ürdün, Yemen, Mısır birbiri peşi sıra ayaklandı ve diğer ülkelerde de uyanışa neden oldu.

Tunus’taki ilk büyük kıvılcım diğer ülkelerde de mücadeleyi tetikledi. Diplomasiyle, uluslararası konferanslarla, halkla ilişkiler çalışmalarıyla vb., burjuvazinin yıllardır başaramadığı şeyi kitleler birkaç hafta içinde başardılar. Bölgedeki bütün ülkelerde hükümetler ve burjuvazi korkuya kapıldı. Suriye devlet başkanı Beşar Esad “kendi ülkesinin koşullarının farklı(!)” olduğunu, dolayısıyla kitlelerin ayaklanmayacağını söyledi, ama sonra kendi kendini çürütürcesine reform sözü verdi! Geride bıraktığımız hafta içinde devlet tarafından yoksullara yardımlar yapıldı. Öğretmenlere faizsiz krediyle dizüstü bilgisayarlar verileceği duyuruldu ve Halep’te bazı kamu çalışanlarına irtikâp suçlamasıyla soruşturma açıldı. Muhalif gruplar Cumartesi günü için kitlesel bir gösteri çağrısında bulundular.

Yemen’de Salih diktatörlüğüne karşı 33 yılın en büyük gösterileri düzenlendi. Onbinlerin sokakları doldurduğu gösteriler sonrasında Salih tahtını oğluna bırakma niyetinden vazgeçtiğini açıklasa da, Salih’in bu tür vaatlerine karnı tok olan eylemcilerin gösterileri ve polisle çatışmaları hâlâ devam ediyordu.

Keza Ürdün’de de şeker ve pirinç gibi temel besin maddelerine fon ayrılması dışında, devlet çalışanlarının maaşlarına zam yapıldı. Anlaşılan Ürdün Kralı Abdullah, siyasal reformlardan ziyade rejiminin dayanaklarını sağlamlaştırma derdindeydi. Ama sonunda dayanamayıp hükümeti feshetti ve eski bir başbakanı hükümeti kurmak üzere atadı.

Ayrıca Sudan’da geçen hafta benzer demokratik taleplerle küçük bir gösteri düzenlendi. Cezayir’de ise parlamentonun hükümet mensubu üyeleri, binlerce kişinin katıldığı gösterilere yanıt olarak 19 yıldır yürürlükte olan olağanüstü hal yasasının kaldırılması teklifinde bulundular. Bu tür örnekleri artırmak mümkün ve zaten her gün eylemlere ve korkudan girişilen reformlara dair benzer türde yeni haberler geliyor.

Diğer yandan, devrimin bir bölgeyle sınırlı kaldığını da düşünmemek gerekir. Son on yılda dünyanın bir köşesinden diğer köşesine benzer mücadeleler sayısız ülkede görüldü. Bugün de Ortadoğu’da yaşanacak başarılı devrimler, örneğin en basitinden petrol fiyatlarında yaşanacak altüst oluş nedeniyle tüm dünyayı yeniden ve yeniden sarsacaktır. Bu yüzden devrim ulusal ya da bölgesel değil, enternasyonaldir.

Bir ülkede başlayan devrimin diğer ülkelere yayılması kaçınılmazdır. Devrimcilere düşen görev, sismografik tahminlere dalmak değil, kapitalizmin uluslararası niteliğine güvenerek ona uygun bir enternasyonal önderliği kurmak için şimdiden kolları sıvamaktır. Bir dünya sistemi olan kapitalizme ancak dünya çapında örgütlü bir partiyle karşı koyabiliriz.

“Mübarek’e Çekilmesi İçin Verilen Süre Doluyor!”

“Mübarek’e çekilmesi için verilen süre doluyor.” Cuma öğlen saatlerinde gerek iç gerekse de dış basında bu ifadenin çok sık kullanıldığını gördük. Burjuva medya bu cümlenin taşıdığı anlamın bilincinde olmadan manşetler atmış olsa da, devrimi bundan daha iyi anlatan bir ifade olamaz. Kimin verdiği süre doluyor? Bir burjuva partisinin mi? Örneğin bir “karizmatik lider”in mi? ABD emperyalizminin mi? Hayır! Kitlelerin, kendi kaderlerini ellerine almış olan işçi ve emekçilerin devletin sahiplerine verdikleri süre doluyor! Başka bir deyişle, ayakların baş olduğundan, başlara kafa tutar hale geldiğinden ve dost düşman tarafından böyle görüldüğünden bahsediliyor.

Nitekim Troçki de devrimi bu şekilde tarif eder: “Devrimin en tartışma götürmez özelliği kitlelerin tarihsel olaylara doğrudan müdahaleleridir. … Keskin dönemeçlerde, eski düzen artık onlar için katlanılmaz hale geldiğinde, kitleler kendilerini siyaset arenasından ayıran duvarları birer birer yıkar, geleneksel temsilcilerini yerlerinden eder ve bu müdahaleleriyle yeni bir düzenin başlangıç ortamını yaratırlar. … Devrimin tarihi bize göre, her şeyden önce, kendi kaderlerinin karara bağlandığı sahaya kitlelerin aniden dalmalarının öyküsüdür.”[2]

Daha dün her şeye kadir görünen, bu nedenle kitlelerin kendilerini tamamen teslim etmek zorunda kaldıkları iktidar, bugün kumdan bir kaleden farksızdır. Dün siyasal hayattan tamamen dışlanmış olan kitleler ise, bugün gerçek söz sahibidir. Devrim tam da bu dönüşümün, rol değişiminin gerçekleşmesidir. Nüfuz, iktidar ve servet sahiplerinin sesinin kısılması, susturulmuş kitlelerin söz hakkına sahip olmaya başlamalarıdır. Lenin de aynı hususa dikkat çeker:

“Devrim olabilmesi için sömürülen ve ezilen kitlelerin, eskiden olduğu gibi yaşamanın artık mümkün olmadığının bilincine varmaları ve değişiklik talep etmeleri yetmez; devrim olabilmesi için, sömürücülerin eskisi gibi yaşayamıyor ve eskisi gibi yönetemiyor olmaları esastır. Ancak ‘alt sınıflar’ eskisi gibi yaşamak istemedikleri, ‘üst sınıflar’ ise eskisi gibi devam edemedikleri durumda devrim zafere ulaşabilir. … Dolayısıyla devrim olabilmesi için, öncelikle, işçilerin çoğunluğunun (en azından, sınıf bilinçli, düşünen, siyasal açıdan aktif işçilerin çoğunluğunun) devrimin zorunlu olduğunu tam olarak kavramış olmaları ve devrim uğruna hayatlarını feda etmeye hazır olmaları; ikincisi de, egemen sınıfların, en geri kitleleri bile siyasal hayata sürükleyen (her gerçek devrimin alameti farikası, o zamana kadar duyarsız olmalarına karşın siyasal mücadele yürütebilecek olan emekçi ve ezilen kitlelerin sayısındaki hızlı, on kat, hatta yüz kat artıştır), hükümeti zayıf düşüren ve devrimcilerin hızla hükümeti alaşağı etmesini mümkün kılan bir yönetememe krizi yaşıyor olmaları gerekir.”[3]

Kitleler bugün hızlı, on kat, hattâ yüz kat artış sergileyen kitleler halinde siyasal mücadeleye çekilmiş, burjuvazinin egemenliğini sorgular hale gelmiştir. Burjuvazi ise eskisi gibi yönetemiyor, devlet aygıtı çalışmıyor. Ordunun kendi üniformalı unsurlarıyla saldırmayı göze alamamış olması, devlet aygıtının parçalandığını gösterir. Devlet aygıtı göstericileri bastırmak için kendi yasal silahlı unsurlarını değil, gayrimeşru faşistleri yolladığında, ordu ve genel olarak devlet aygıtı artık eski işlevini yerine getiremiyor demektir. Tüm bunlar bir devrimin başladığını söylemek için yeterlidir.

Fakat devrimin başlaması ile gerçekleşmesi ya da tamamlanması arasında uzanan uzun bir yol vardır. Devrim yalnızca yıkmak değil, aynı zamanda yapmak demektir. Kitlelerin devirdikleri devlet aygıtının yerine yeni bir devlet aygıtı koymaları, yıktıkları düzenin yerine daha iyi bir düzen kurmaları gerekir. Bunun yolu da öncelikle kitlelerin kendi öz örgütlerini kurmalarından, öz yönetim organlarını oluşturmalarından geçer.

Diğer yandan, kitlelerin siyasal hayata yeni uyanmış olmaları, devrim sırasında yanlışları, yanılsamaları, tereddütleri beraberinde getirecektir. Bunların yaşanması her halükarda kaçınılmazdır. Fakat hata paylarının doğrulara baskın çıkmaması için, kitlelere sınıf mücadelesinin yalnızca o anki deneyimlerini değil, geçmiş deneyimlerini de anlatacak, bir kolektif hafıza işlevi görecek, kısacası yanlış yollara sapmaktan kurtaracak militan bir önderlik, devrimci bir işçi partisi gerekir.

İşte Mısır devriminde bugün en önemli eksik budur. Kitleler şu on gün içerisinde, hiçbir zorluktan geri adım atmayacaklarını, eski düzende yaşamak istemediklerini göstermişlerdir. Fakat onların kararlılığına ve azmine denk düşen bir devrimci önderliğin olmaması, mücadelenin bir sonraki aşamaya ilerlemesine engel olmaktadır.

Sonuç

Hiç kuşku yok ki Mısır’daki (ve genel olarak Afrika kıtasındaki) hareketlilik işçi sınıfı ve emekçiler açısından beklenen hedefe ulaşmak bir tarafa, tam tersi istikamete gidip, örneğin İslamcı ya da kökten dinci bir yönetimin başa geçmesine de yol açabilir. Böyle bir olasılık reddedilemez.

Mısır’daki İhvan hareketi emperyalist sistemle bütünleşme konusunda eşiği çoktan aşmış olsa da, örneğin AKP kadar mesafe kaydetmemiştir. En basitinden, kadınlara karşı ayrımcılığı, daha doğrusu düşmanlığı hâlâ had safhadadır. Bugün mücadeleyle özgürleşme yönünde sağlam adımlar atan kadınların böyle bir yönetimden ve “devrim”den kazanacakları hiçbir şey olamaz.

Fakat bu olasılık, emperyalizmin sözcülerinin yaptığı gibi frene basmak ve başlayan devrimi durdurmak için bir gerekçe olamaz. Olasılık ayrı, gerçeklik ayrıdır. Sosyalistler olasılıklar kadar gözlerinin önünde cereyan eden olayları ve toplumun esas dinamiği olan işçi sınıfının nesnel devrimci rolünü de göz önünde bulundurmalıdırlar. Kitlelerin mücadelesine olan inancımızı korumak zorundayız. İşçi sınıfı üretimden gelen gücüyle devrime müdahalede bulunduğunda Mısır’daki devrimin kızıl rengi daha da belli olacaktır.

6 Şubat 2011


Notlar

[1] L. Troçki, Rus Devriminin Tarihi, cilt 1, Yazın yay., 1998, s. 8-9. (vurgu bize ait)

[2] A.g.e., s. 7.

[3] Lenin, “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı, Agora Kitaplığı, 2010, s. 90-91.