Anayasa Referandumu ve Solun Kafa Karışıklığı Vesilesiyle
BOYKOT ÜZERİNE

21.07.2014 | Sinan KARASU
Boykot nedir? Bir taktik midir, değişmez bir siyasi tutum mudur? Eğer bir taktikse, hangi koşullarda kabul edilebilir? Sadece devrim dönemlerinde mi boykot olur, yoksa istisnalar var mıdır yahut her devrimci dönemde de mi boykot olmaz? Çoklu seçeneklerin olduğu seçimleri boykot etmekle bir referandumu boykot etmek aynı mıdır? 2010 yılındaki 12 Eylül referandumu öncesinde çıkan bu yazımızı güncel tartışmalarla ilintisi bakımından yeniden yayınlıyoruz.

AKP’nin anayasa değişikliği bahanesiyle yapacağı referandum solda uzun zamandır görülmedik derecede hararetli bir tartışma sürecini başlattı. Tartışmanın bir ayağını anayasaya ne demek gerektiği oluştururken, diğer ayağında ise boykot üzerine “teorik” tartışmalar yer aldı. Özellikle de boykot konusunda yılların acısını çıkartırcasına birçok şey yazılıp çizildi. Tartışma öyle bir hal aldı ki, Lenin’i yalnızca özel günlerde anılacak bir put olarak gören siyasi akımlar, hattâ aydınlar bile Lenin’in boykot üzerine görüşlerini alıntılamaya ve Lenin’den kendilerine pay çıkarmaya giriştiler.

Ne var ki tartışmaların teorik seviyesinin oldukça sığ olduğunu ve aslında teorik değerlendirmeler sunulmasından çok bir komedi oynandığını söylemek gerekiyor. Tüm yazılara temelde iki düşünce hâkimdir: Birincisi, seçimlerden farklı olarak topu topu iki seçeneğin (ya da, boykotla beraber üç seçeneğin) olduğu bir oylamada, diğer herkesi birilerinin kuyrukçusu diye nitelendirmek (ve dolayısıyla bu mantığa göre, kendisinin de birilerinin kuyruğu olduğunu görememek); ikincisi devrimci önderlerin ne dediğine değil, lafzına bakmak. Dolayısıyla her iki durumda da komik duruma düşmek.

Tüm tartışmalara damgasını vuran “kuyrukçu” nitelendirmesinde kimin haklı olup olmadığı bir tarafa, herkes birilerini sırf verdiği (ya da vermediği) oydan ötürü kuyrukçu diye yaftalarken, neden iddia sahiplerinin de kuyrukçu olmadıkları sorusu cevapsız kalmaktadır. “Evet” diyenler “hayır” diyenleri CHP kuyrukçuluğuyla, “hayır” diyenler diğerlerini AKP’ye kuyruk olmakla, “boykot” diyenler de her iki tarafı kuyrukçu olmakla suçlayınca, tam da Stalinizmle malul sol harekete yakışan bir tablo ortaya çıkmıştır, zira bu mantıkla, kuyrukçu olmamanın hiçbir yolu yoktur! Bunun tek yolu, referandumda dördüncü bir seçenek icat etmekti ki o da eksik kalmadı ve “Lenin bir tek devrimci dönemlerde boykot derdi!” mantığından hareket eden bir grup, referandumda dördüncü seçeneği de icat etti![1]

Militan olarak bu referandumda boykotu savunduğumuzdan, boykotçulara yönelik kuyrukçu nitelendirmesinden devam edelim. Buna göre, “boykot” diyenler AKP’ye üstü örtülü destek vermekte, “evet” diyip açıktan kuyrukçu olmamak adına, boykot diyip utangaç kuyrukçu olmaktadırlar! Bu yaklaşım ilk ergenlik döneminin “hayır derse belki demektir, belki derse evet demektir” şeklindeki aşk anlayışından türetildiğinden, uzun uzun cevap vermeye gerek yok. Bunun yerine, bu “pratik” yaklaşımın ayrılmaz ikilisi olarak ortaya çıkmış olan teorisyen “boykot karşıtları”nı, yani Lenin’de yalnızca görmek istedikleri kısımlara göndermede bulunarak boykotu reddedenlerin söylediklerini ele almak daha doğru olacaktır.

Lenin’in boykot üzerine görüşlerini alıntılayarak “boykot”un yanlış olduğunu savunmak moda haline geldiğinden, çarpıtmaları düzeltebilmek adına, öncelikle Lenin’in 1905 Devrimi’nden sonra boykot konusunda dile getirdiği görüşleri özetleyelim.

Lenin toplumu değiştirmek için devrimin zorunlu olduğuna, bu düzenin yama tutmayacağına inanan bir sosyalist olarak toplumdaki çoğu kurumun, özellikle de sermayenin yönetmesi için tasarlanmış olan burjuva kurumların ve örgütlerin dönüştürülemeyeceğini savunuyordu. Proletarya ve devrimciler bu kurumların içine girip onları dönüştürmeye çalışırken, er ya da geç düzenin çarklarına kapılıp kendileri dönüşeceklerdi. Bu bakımdan Lenin düzenin söküklerini dikmeye çalışan reformistlerden kesinkes ayrılıyordu.

Ne var ki Lenin sosyalistlerin her an her yerde devrim çağrısı yaparak devrime ilerleyebilecekleri görüşünü de reddetmişti. Kapitalist düzenin kurumları içine girip onları dönüştürerek sosyalizmi kurmayı savunan reformistlerin karşısında, bu kurumları tümden reddeden, bu kurumlardan uzak durarak saf ve temiz kalabileceğine inanan kesimlerin (“sol” doktrinerlerin) tutumunun da gerçek devrimci siyaset olmadığını söylüyordu.

Lenin işçi sınıfının uzun vadeli hedefleriyle kısa vadeli hedeflerini iki başlık halinde ele almak gerektiğini vurguluyordu. Kitleler henüz devrime ilerleme amacını benimsememişken, yani sosyalist fikirler etrafında örgütlenmemişken, devrimci sloganlarla yetinmek kabul edilemezdi ve kısa vadeli hedefler üzerinden mücadeleyi yükseltmek gerekiyordu. Fakat Lenin, iki başlık halinde ele aldığı kısa ve uzun vadeli hedefleri, o günkü adıyla asgari programla azami programı birbirinden ayırmayı da kesin bir dille reddediyor, bu ikisinin kopmaz bağlarla birbirine bağlanması gerektiğini savunuyordu. Devrimci siyaset, kitlelerin o günkü bilinç düzeylerinde isteseler bile ulaşamayacakları soyut doğruları yerli yersiz tekrarlamak değil, onları mücadele yoluyla bu fikirlerin zorunlu olduğuna ikna etmektir. Lenin bunu, “işçi sınıfı reformlar mücadelesi vermeden devrim mücadelesi veremez” diyerek özetlemişti.

Lenin bir burjuva kurumu olan meclise ve seçimlere katılma sorununu da bu çerçevede değerlendiriyordu. Lenin’e göre, “işçi sınıfının çoğunluğunun görüşlerinde değişiklik olmadığı sürece devrim imkânsızdır ve bu değişiklik kitlelerin siyasi deneyimiyle gerçekleşir, yalnızca propagandayla olmaz.”[2] Burjuvazinin kurumlarının sınıfsal niteliği kitlelerin gözünde anlaşılır hale gelmediği sürece, örneğin meclisin bir burjuva yönetim organı olduğu anlaşılmadığı sürece, bu kurumları toptan reddetmek kitleleri siyaset sahnesinde başıboş bırakmak, daha doğrusu burjuva partilerinin insafına terk etmek anlamına geldiğinden, Lenin toptancı yaklaşımı reddediyor ve bu kurumlardan yararlanmak gerektiğini söylüyordu. Mühim olan meclisi ya da diğer burjuva kurumlarını devrimin kaldıracı olarak değil, bu yolda ister istemez yararlanılması gereken araçlardan biri olarak görüp öyle kullanmaktır.

Bunun temelde iki nedeni vardır: Birincisi, meclisin ve seçimlerin olağan dönemlerde kitleler tarafından en ileri siyasi merci olarak görülmesi; ikincisi, tam da kitlelerdeki bu yanılsama nedeniyle, meclisin mücadelenin her aşamasında kolaylaştırıcı, yardımcı ve destekleyici rol oynayabilmesi. Lenin tam da bu nedenlerle seçimlerin ilkesel olarak boykot edilmesini reddetmişti.

Kitleler meclisi bir siyasi merkez olarak görüyorlar ve seçimler söz konusu olduğunda buraya bir ya da birçok temsilci sokup bu demokratik haktan faydalanmak istiyorlar ve bu isteklerinde haklılar. Seçimlerde ilkesel olarak boykotu savunmak kitlelere şunu söylemektir: “Meclisten hiçbir şey çıkmaz, orada bir tane de yüz tane de temsilcimiz olsa hiçbir yarar elde edemeyiz. Bir işçi vekili ne yasa geçirebilir, ne orayı bir kürsü olarak kullanabilir. Ne oradan saldırıya uğrayan mücadeleci işçilerin davasını ya da genel olarak işçilerin çıkarlarını dillendirip kamuoyu oluşturabilir, ne reformlar sağlayabilir, ne de sermayeyi temsil eden diğer vekilleri teşhir edip gerçek yüzlerini gösterebilir.”

Ne var ki gerek tarihsel deneyimler gerekse de kitlelerin talepleri bu iddiaları çürütmektedir. Kitleler seçimler söz konusu olduğunda, “peki hiç mi bir şey yapamayız, oraya işe yarar bir kişiyi bile mi sokamayız, bir kişi de olsa mecliste sesimizin olması önemli değil mi?” şeklinde haklı sorular sorduklarında (bu sorular haklıdır, zira seçimlerde, bağımsız aday, platformlar, ortak listeler gibi çoklu seçenekler söz konusudur) boykotu savunan devrimcilerin söyleyebilecekleri tek bir cevap vardır: Bunları boş ver, devrime gel!

Oysa Lenin’in de belirttiği gibi, kitleler devrimin gerekliliğine ikna olmadıkları sürece soyut devrim propagandası anlamsızdır; devrimcilerin görevi, küçük de olsa her mücadeleden ve haktan yararlanmak ve bu şekilde devrime ilerlemektir: “Toprak sahiplerine iktidar, burjuvaziye anlaşmalar yapmak için bir alan sunan, proletaryaya ise küçük bir platform sağlayan gerici meclis bugünkü kriz durumunda zorunlu bir etkendir. Bizim bu platforma ve seçim kampanyasına kitleler arasındaki devrimci çalışmamız için ihtiyacımız var.”[3] Keza bir meclisin içinde elde edilebilecek reformlar ve propaganda olanakları da, ne kadar küçük olursa olsun, son derece önemlidir.

İlkesel boykot çağrısını Lenin’in reddetme nedeni, Lenin’den medet umanların da belirttiği üzere, güç sorunudur. Lenin’e göre, boykot her zaman uygulanabilecek bir slogan değildir. Yerine bir alternatif koyamadığımız müddetçe meclisi (ve dolayısıyla seçimleri) reddetmenin bir anlamı yoktur. “Burjuva meclisi ve diğer tüm gerici kurumları dağıtmaya gücünüz yetmediği sürece, bu örgütlerin içinde çalışmak zorundasınız, çünkü tam da buralarda hâlâ din adamları tarafından ve kır yaşamının koşullarından ötürü aptallaştırılan işçiler vardır.[4] Meclisi boykot etmek, onun yerini alacak alternatif bir yönetim organının ortaya çıktığını söylemektir. Meclis seçimlerinde boykotu savunabilmek için, kitlelere en az meclis kadar kitlesel bir mücadele alanını ve yönetim organını (işçi sovyetlerini) işaret edebilmek gerekir. Bu yüzden Lenin, bugün kendisinden medet uman reformistlerin tekrar tekrar alıntı yaptıkları gibi, boykot sorununu silahlı ayaklanma sorunuyla, devrimin yükseliş dönemleriyle ilişkilendirmişti.

Ne var ki referandum söz konusu olduğunda, özünde aynı olmakla birlikte, daha farklı bir yaklaşım şarttır, zira Lenin’in tezindeki kalkış noktası tamamen farklıdır: Referandumlarda bir kurumdan, kitlelerin siyasi merkez olarak gördükleri ve kitlelere yarar sağlayabilecek bir yönetim organından yararlanıp yararlanmama, onu tümden reddedip reddetmeme sorunu her zaman söz konusu değildir.

Lenin’den alıntılar yaparak Leninist olmaya çalışanların ya da Leninistleri hizaya getirmeye çalışan aydınların göremedikleri tam da budur. Yalnızca sıkışınca Lenin’e başvuran uyanıkların oluşturduğu geniş yelpaze, Lenin’in hangi saiklerle bu sözleri sarf ettiğini ve görüşlerinin özünü anlamadıkları için tam bir kafa karışıklığı sergilemekte ve komik duruma düşmektedirler. Örneğin referandumda “evet”i savunan bir grup Lenin’den alıntılarla şöyle diyor:

“Ama Leninci geçinen bu çevreler, boykotun bir teşhir taktiği olmadığını, boykotun bir saldırı çağrısı, bir savaş çığlığı olduğunu unutuyorlar. Yani ordusu olmayan generaller olarak ahkâm kesiyorlar! Lenin bıkıp usanmadan, “boykot”un özel şartlara uygun bir mücadele aracı olduğunu, bu özel şartlar olmadan “boykot”un gayri ciddi olacağını, özel şartların ise devrimci yükseliş koşulları olduğunu anlatıyordu.”[5]

İnsana sormazlar mı, “madem Lenin böyle diyordu, beş yıl önce neden aklınıza gelmedi?” diye. Bakın aynı grup, bundan beş yıl önce, Fransa’daki AB anayasası referandumunda ne diyordu:

“Bu sebeplerle referandumda, her ikisi de burjuva çıkarlarını ifade eden “evet” ve “hayır” cephesinden uzak durmak ve aktif bir boykot örgütlemek en doğrusu olurdu. Mevcut somut şartlarda ancak böylesi bir boykot işçi sınıfının dolaysız taleplerine en tutarlı ifadeyi kazandırır ve hiçbir yanlış anlamaya meydan vermeyecek biçimde reformist ve milliyetçi bulaşıktan sıyrılmayı sağlardı. Bu da işçi sınıfının kapitalizme “hayır”ı olurdu.”[6]

Hangisine inanalım? Lenin beş yıl önce aynı satırları yazmamış mıydı, yoksa Fransa’da beş yıl önce silahlı ayaklanma ve devrim sorunu gündeme gelmişti de bizim haberimiz mi yoktu?! (Bu grubun Venezuela’da bile devrimin başladığını reddettiği düşünüldüğünde, muhtemelen birinci seçenek!) Stalinist aymazlık diz boyu olduğundan, bir de hiç çekinmeden, hiç hicap duymadan boykotçuları kalaylamaya girişiyorlar: “Sınıfın somut durumunu, ihtiyaçlarını ve kendi gücünü hesaba katmayan, buna uygun anlamlı ve uzun vadeli bir çalışma yapmaya girişmeyen, ama büyük laflar edenler, Lenin’in altını çizdiği gibi, ne dediğini bilmeyen lafazanlar konumuna düşerler.” Acaba, kendi yazdıklarını bile okumaktan aciz olanlar, dün aynı şartlarda “aktif boykot en doğrusu olurdu” derken bugün “boykota zinhar hayır” diyenler ne konumuna düşerler?

Fransa’daki AB anayasası referandumunun boykot edilmesi gerekliliğini devrimci durumla herhangi bir bağ kurmadan açıklayan, “evet” veya “hayır” seçeneğinin burjuvazinin taraflarından birinde yer almak anlamına geldiğini üzerine basa basa vurgulayan ve bu yüzden dışarıdakilere ikisini de tercih etmeyip boykot örgütlemek gerektiğini vaaz eden bu grup, sıra içeriye geldiğinde “Lenin’den” alıntılarla devrimci durum oluşana kadar boykotun asla kullanılmayacağını hatırlıyor. Belki de dışarıya boykot satmak daha kolaydır!

Elbette burada sorun Lenin’i alıntılarla “anlamaya” çalışmaktan kaynaklanmaktadır, ki bu huy Türk soluna Stalinizmden geçmiştir. Sınıfın çıkarlarıyla ya da Marksizmin özüyle uyuşup uyuşmadığına bakmadan o anki dar siyasi çıkarlarına Lenin’i alet etmek tipik bir Stalinist tutumdur. Tıpkı Lenin’den nemalanmaya çalışan şimdiki gruplar gibi Stalin de Lenin’in söylediklerini bağlamdan koparıp, çarpıtarak kendisine cephane haline getirmeye çalışıyordu. Türk solu da Stalinizmle malul olduğundan bu yaklaşım devam etmektedir. Türk solunun içindeki bazıları gemi batınca, yani SSCB çökünce gemiyi terk etmiş olsa da, hamurları Stalinizmle yoğrulmuş olduğundan aynı siyaset tarzı hâlâ devam etmektedir.

Reformist solun ve solcuların kafa karışıklığını bırakıp referandumda boykot sorununa geri dönecek olursak, referandumda aktif boykotu savunmakla seçimlerde aktif boykotu savunmanın dayanakları aynı olmadığından, referandumda boykot çağrısını “devrim yok, o halde boykot olmaz” diyerek kestirip atmak kabul edilemez. Elbette silahlı ayaklanma sorununun gündeme gelmediği özel koşullarda da boykot savunulabilir. Mühim olan her seferinde somut koşulları ve siyasi güç dengelerini hesaba katmaktır. Bu noktada üç sene önce Venezuela’da gerçekleşen referandum çok iyi bir örnektir.

Chávez Venezuela’daki 2007 seçimlerindeki ezici zaferinden (% 60 oy) kısa süre sonra, bizdeki referanduma benzer bir referandum için halkın karşısına çıkma kararı aldı. Tıpkı 12 Eylül referandumunda olduğu gibi, Venezuela referandumunda da, işçi sınıfı ve emekçilere yönelik birtakım iyileştirmelerle birtakım saldırılar yan yana dizilmişti, ama referandumun özü tek bir maddeyle açıklanabilirdi: Chávez’in 2012’den sonra yeniden seçilebilmesini engelleyen maddenin kaldırılması. Chávez bu amaçla, kitleleri son on yılda on üçüncü kez sandık başına çağırıyordu.

Burada Venezuela’ya ilişkin tutumumuzdan ve oradaki gelişmelerden ancak kısaca bahsedebiliriz.[7] Bolşevik-Leninistler olarak, Chávez’i burjuvazinin değil, işçi sınıfının devirmesi gerektiğini savunduğumuzdan, işçi ve emekçilere önderlik eden küçük burjuva devrimcisi Chávez’e belli bir parlamenter destek vermenin zorunlu olduğunu savunageldik. İşçi sınıfı devrimcileri olarak belli koşullar altında işçi sınıfının reformist önderliğine parlamenter destek veriyor olmamız onların programlarına ya da vaatlerine inanmamızdan değil, öyle ya da böyle, bugün bizim yapamadığımız bir şeyi yaparak arkalarına önemli sayıda işçi kitlesini toplamış olmalarından gelir. Reformistleri teşhir etmenin ve onlara inanarak oyalanan kitleleri devrim yoluna çekmenin en iyi yolu başlarındaki önderliği harekete zorlamaktır. Chávez’e seçimlerde eleştirel destek vermek gerekiyordu, ama Troçki’nin İngiliz İşçi Partisi için söylediği gibi,

“şu ya da bu [politikaya] destek verdiği için değil, işçi kitlelerini temsil ettiği için. … Devrimcilerin reformizme eleştirel destek vermelerinin nedeni asla reformizmin iktidara geldiğinde işçilerin temel ihtiyaçlarını karşılayabileceğini düşünmeleri değildir. Hayır, işçilere şunu demek gerekir: “İşçi partisi [Chávez] sizi aldatacak, size ihanet edecek, ama bize inanmıyorsunuz. Çok güzel, o halde bu deneyimi sizinle birlikte yaşayacağız, ama hiçbir şekilde ‘İşçi Partisi’nin programının altına imzamızı atmayacağız’”.[8]

Dolayısıyla amaç, reformist önderleri kitlelere vaatlerini gerçekleştirmek üzere burjuva iktidarı yıkmaya ve sınıfın taleplerini gerçekleştirmeye zorlamak, işçi-emekçilerin çoğunluğunun desteğini aldığı sürece işçi demokrasisine saygı duyan devrimciler olarak burjuvazinin karşısında birlikte saf tutacağımızı Chávez yandaşı işçi-emekçilere eylemimizle göstermekti. Bunu yaparken Chávez’e ilişkin hiçbir yanılsama uyandırmamak, ona güven aşılamamak, Chávez’e düşman olduğumuzu, tam da kitlelere bunu gösterebilmek adına oy verdiğimizi söylemek gerekiyordu.

2007 referandumu tam da bu çerçevede değerlendirilmeliydi. Chávez 30 milyon nüfuslu Venezuela’da 10 milyon oy hedefine ulaşmış olmasına karşın ve son seçimlerde muhalefet ilk kez bu kadar güçsüz, dağınık ve suskun olmasına karşın, karşıdevrimin pusuda beklediğine dair hiçbir şüphe yoktu. Bu yüzden referandumda cepheler netti: “Evet” diyen Chávez yandaşları (Bolivarcılar) ile “hayır” diyen ve Chávez’i devirip kanlı bir diktatörlük kurmak isteyen faşistler. İşçi sınıfı devrimcilerinin bu koşullar altında tutumu ne olmalıydı?

Biçimsel mantıkla bakıldığında, bu referandumda da “evet” oyu vermemiz ve faşistlere karşı Chávez’i desteklemeye devam etmemiz gerekirdi. “Sol” doktrinerlerin sekter bakış açısına göre, Chávez’e karşı çıkmalı, onun 2012’den sonra da seçilmesine olanak tanımayı kabul etmemeli ve “hayır” demeliydik. Chávez’le faşist karşıdevrim arasında kesin ayrım yapan, desteğini Chávez’e değil kitlelere veren ve bu referandumu söz konusu devrimci ayrımı net bir şekilde göstermek için fırsat bilen işçi sınıfı devrimcileri ise aktif boykotu savunmalıydılar.

Bunun nedeni, elbette, Chávez’i değil, kitleleri destekliyor olmamızdır. Referandumun rengi çok nettir: Chávez’in koltuk sevdası, kendisini devrimin tek teminatı olarak görmesi, Avrupa ve Amerika’daki burjuva kamuoyuna şirin gözükme, “diktatör” olmadığını kanıtlama telaşı ve tüm bunları kitlelere bir kez daha sandıkta onaylatma arzusu.

Chávez’in önderlik ettiği, daha doğrusu etmek zorunda kaldığı harekete verdiğimiz destekle Chávez’e olan güvensizliğimizi göstermek için bundan daha iyi bir fırsat olamazdı – hem zamanlama bakımından hem de referandumun içeriği bakımından. Zamanlaması gayet uygundu, zira Chávez hareketinin daha iktidara yeni yerleştiği bir dönem değildi. Kendisini gösterecek, icraatlarını sergileyecek zamanı bol bol bulmuştu. Referandumun içeriği ise yukarıda belirtilen nedenlerle gerek Bolivarcıların gerekse de karşıtlarının gözünde çok açıktı: Chávez’in 2012’den sonra seçilip seçilemeyeceği.

Biz kitlelere bu konuda herhangi bir destek vereceğimize dair vaatte bulunmadık. Kitlelere, “Chávez’i desteklemek istiyorsanız buyurun destekleyin, kapitalist düzene yöneltilen her darbede biz de sizin yanınızdayız. Ama Chávez sizi oyalıyor“ dedik. Oyaladığına dair elimizde birçok şey var. Bizden Chávez adına oy isteyen Bolivarcı işçilere, bugün, “Bu kaçıncı? Yeter artık!” diyebiliriz. İşçi demokrasisinden ve faşistlere karşı birleşik cepheden dem vurarak bizden oy isteyen işçilere, “Neden darbecilerden hesap sorulmadı, size ve tüm işçi hareketine küfreden büyük medya kuruluşları mülksüzleştirilmedi, ekonominin kilit sektörleri devletleştirilip işçi denetimine verilmedi, tüm iktidar işçi ve emekçilere devredilmedi?” sorularıyla yanıt verebiliriz. “Biz bunları yapmanız için oy veriyoruz” demedik mi? “Chávez kendisini seçtirmek istiyorsa, anayasayı değil, meclisi değiştirsin, işçi ve emekçilere dayanan, burjuvalara, faşistlere, aylaklara, parazitlere vb. oy hakkı tanımayan bir seçim ve yönetim sisteminde, yani bugün halihazırda ortaya çıkmış öz-örgütlülüklere benzeyen sovyet türünde işçi meclislerinde çareyi arasın” diyebiliriz, zira devrimci güçler 2007 sonuna gelene kadar bu konuda yeterince ajitasyon-propaganda yürütme imkânı buldular.

Peki, buradan bir daha asla Chávez’e oy vermeyeceğimiz sonucu çıkar mı? Hayır! Burada da seçimlerle referandum arasındaki farklılık devreye girmektedir.

Yukarıda tüm söylediklerimize Chávez yanlısı işçiler şu şekilde yanıt verebilirler: “Ya faşistler kazanırsa? Bu şekilde boykot etmekle, faşizmi güçlendiriyorsunuz. Hani faşizme karşı birleşik cepheyi savunuyordunuz?”

Referandum ile seçimler arasındaki ince ayrım tam da burada devreye girmektedir. Seçimi faşistlerin kazanması büyük ihtimalle karşıdevrimin başlaması anlamına gelecekken, Chávez’in kazanamaması böyle bir sonuç doğurmayacaktır. Nitekim referandumda kitlelerin sandığa gitmemeleri sonucunda Chávez küçük bir oy farkıyla referandumu kaybetti. Kitlelerin bu seçim aldatmacalarından sıkıldıklarını gösteren referanduma pasif boykot damga vurdu ve Chávez kaybetti, ama bu durum faşistlerin güçlenmesine ya da Chávez’in güç kaybetmesine yol açmadı. Tersine ertesi yıl Chávez yine bir seçim kazandı ve iktidarını aynı güçle korumayı bildi.

Dolayısıyla silahlı ayaklanma çağrısının (“savaş çağrısının”) henüz gündemde olmadığı yerlerde de aktif boykot sloganı savunulabilir. (Yeri gelmişken belirtelim, boykot devrimciler için her zaman aktif olarak örgütlenmesi gereken bir çağrıdır. Boykot demek evde oturmak ya da siyasetle ilgilenmemek değil, söz konusu oylamayı vesile bilip hareketin farklı alanlarında mücadele örgütleme çağrısı yapmaktır. Lenin’in sözleriyle, “pasif çekimserlikten farklı olarak, aktif boykot ajitasyonun on kat artırılmasını, her yerde toplantılar düzenlenmesini, seçim mitinglerinden yararlanılmasını, gerekirse buralara zorla girmekten çekinmememizi, gösteriler, siyasal grevler örgütlememizi vb. anlatmalıdır.”[9])

Lenin boykot sorununda şöyle der:

“Boykot konusunda devrimci sosyal-demokrasi [yani komünizm] ile oportünist sosyal-demokrasi arasındaki temel fark şudur: Oportünistler her koşul altında kendilerini Alman sosyalizminin tarihindeki belirli bir dönemden kopyalanan beylik yöntemi uygulamakla sınırlıyorlar. Temsilî kurumlardan yararlanmalıyız, Duma temsilî bir kurumdur, o halde boykot demek anarşizm demektir ve Duma’ya girmemiz lazım [diyorlar]. Devrimci sosyal-demokratlar [yani komünistler] ise, bunun tersine esas vurguyu somut siyasi durumu dikkatli bir şekilde değerlendirmenin gerekli olduğuna yapıyorlar.”[10]

Türkiye’deki referandumu tam da Lenin’in vurguladığı gibi somut şekilde değerlendirmek lazım. “Boykot yalnızca devrim sırasında olur, aksi takdirde boykot anarşizmdir” türünde yaklaşımların Leninizmle bir alakası yoktur.

Bu referandumun özünü anayasa değişiklikleri değil, “AKP mi CHP mi?” sorusu oluşturuyor. Elbette paketin içinde anlamlı değişiklikler olsaydı, mevcut siyasi konjonktürde bile AKP’nin değirmenine su taşıyıp taşımadığımıza bakmadan “evet” oyu verebilirdik. İşçi sınıfının tutumu, “burjuva partilerinden gelen her şeye hayır” değildir. Bunu ancak reformist solcular söyleyebilir. Reformist yapılar, “ben falanca burjuva partisinden daha iyi yönetirim” düşüncesiyle önlerine yalnızca hükümete saldırıları koyarlar. Bu tutumlarını da, siyasetin somut olaylar üzerinden yapıldığını ve hükümeti hedef alması gerektiğini söyleyerek meşrulaştırırlar. Örneğin TKP ve Halkevleri’nin AKP karşıtlığı buraya oturmaktadır. Buna kızan “sol” doktrinerler ise, “hükümet burjuva iktidarının yalnızca bir ayağıdır” şeklindeki doğru tespite sığınıp, hükümete karşı mücadeleyi tümüyle boşluyorlar.

Oysa devrimci tutum ikisi de değildir. İşçi sınıfı devrimcileri hükümete karşı mücadelenin burjuva iktidara, yani kapitalist düzene karşı mücadeleyle birleştirilmediği sürece reformist bir mücadele olarak kalacağını söylerler, ama hükümete karşı mücadelenin (yani reformlar mücadelesinin) önemli olduğunu ve ancak hükümete karşı mücadele ederek burjuva iktidara karşı mücadeleye ilerleyebileceğimizi de eklemekten geri durmazlar. Referandumda boykotu reddedip “hayır” diyen partilerin reformizmi tam da AKP karşıtlığını tek doğru olarak koymuş olmalarından kaynaklanmaktadır.

Oysa referandumda saflar oldukça nettir: Bir tarafta açıktan işçi düşmanı AKP, diğer tarafta işçi dostu görünmeye çalışan ama daha sinsi bir düşman olan CHP. Burjuvazi bu referandum yoluyla kendisine en uygun hükümeti aramaktadır. Erdoğan’ın seçimler öncesinde kan tazelemek için icat ettiği bu referandum, burjuvazinin Baykal’ı tasfiye etmesinin ardından bir adım daha ilerleyerek seçim provasına dönüşmüştür. Burjuvazi mevcut kriz döneminde eskimiş, yıpranmış Erdoğan hükümetiyle mi devam edeceğine, yoksa kemikleşmiş bir partinin başına geçen ve bu yüzden gerekli esnekliği sağlayıp sağlayamayacağı burjuvazi açısından pratikte sınanması gereken Kılıçdaroğlu’nu mu seçeceğine bu referandum sürecinde karar verecek.

Anayasa değişikliği ile ilgili ilk yazımızda (7 Nisan) söylediklerimizi hatırlatmak gerekirse, eğer referandum Haziran’dan önceki haliyle kalmış olsaydı, “hayır” seçeneği reddedilemezdi. CHP’nin kendine bile hayrının dokunmadığı, kitlelere “sol” yüzüyle görünüp destek kazanmadığı koşullarda, bir burjuva partisi olan CHP’nin oylarını birkaç puan artırmaktan korkup “hayır” demekten geri durmamız anlamsız kaçardı, hele ki o dönemde 1 Mayıs’la taçlanacak olan işçi hareketinin potansiyelleri düşünüldüğünde bu çok daha büyük bir yanlış olurdu. Oysa bugün CHP, işçi-emekçilerin, Alevilerin, solcuların sözde umudu olarak güven kazanmış durumda ve bu konuda yanılsamalar uyandırmamak gerekiyor.

Boykota sol güçsüz olduğu gerekçesiyle karşı çıkanların atladığı husus tam da burasıdır. Siyasetin güçler ilişkisini dikkate alması ve ideolojik netliğin bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiği görüşü özünde doğru olsa bile, bu tespit mevcut siyasi konjonktüre uymamaktadır. Bu ve benzeri sözler boykotun anlamını tamamen kaçırmaktadır. Sosyalist hareketin küçük gruplardan oluşuyor olması (bu somut gerçek), tam da bugün “büyük” siyaset yapmaya çalışmaktan ziyade ideolojik açıdan net durmayı gerektiriyor. Siyaset sahnesinde zaten niceliksel açıdan (sayısal bakımdan) anlamlı bir güce sahip olmayan grupların niteliksel açıdan sağlam durmaları ve diğer “sol” ya da sol görünümlü partilerle aralarına net ayrım çizgileri çekmeleri gerekiyor. Bugün kendisini sol olarak pazarlamaya çalışan ve üç ay öncesinden farklı olarak maalesef bunu başaran, yıllar sürecek bir kafa karışıklığının ilk adımlarını atmakta olan bir parti var; buna karşı durmak, buna dair yanılsama uyanmasını engellemek ve referandumu burjuva partilerine muhalefetin bir vesilesi haline getirmek gerekiyor,[11] ki bunun en iyi yolu iki taraftan da uzak duran boykot tavrıdır.

Boykot sorununun teorik ayağına geri dönersek, seçimlerden farklı olarak referandumlar söz konusu olduğunda bu ince ayrım nereden kaynaklanıyor? Bu ayrımın Marksizmdeki teorik karşılığı ya da kaynağı nedir? Referandumların Bonapartist niteliği, daha doğrusu Bonapartist bir aldatmaca niteliği taşımasıdır.

Bonapartizm sınıf mücadelesinde tarafların yenişemedikleri bir noktada görünüşte tüm sınıfları temsil eden, bütün sınıflara hem boncuk dağıtıp hem saldıran, ama gerçekte burjuvazinin egemenliğini devam ettiren bir sözde hakemin devlet dümeninin başına geçtiği denge rejimini ifade eder. Denge sağlamaya çalışan, yani dengesizlikle malul olan yönetim diğer şartlara göre aşırı baskıcı bir diktatörlüğe de bürünebilir, uyguladığı baskıları verdiği tavizlerle dengeleyen bir nitelik de kazanabilir. Ama farklı sınıfların yenişemediği bir ortamda iktidara gelmiş olması ve uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarını uzlaştırmaya çalışıyor olması nedeniyle sık sık “kimseye yaranamama” durumuyla karşı karşıya kalır.

Bu noktada referandum bulunmaz bir nimettir. Varlık hakkı sorgulanan Bonapartist yönetimin, kendisini sıkıştıran sınıflara en büyük tehdidi, “o halde halka soralım” olur. Bonapartist hükümetin başındaki kişinin ya da kişilerin toplumdaki huzursuzluğa yaslanarak sınıflara yönelik en büyük tehdidi “bırakır giderim” olacaktır. Troçki bu durumu şöyle izah eder:

“Bonapartizmin demokratik ritüeli halk oylamasıdır. Belli aralıklarla yurttaşlara şu soruyla gidilir: Lidere evet mi diyorsun, hayır mı? Tabii bu sırada seçmen tabanca namlusunun hafif soğukluğunu şakağında hisseder. III. Napolyon döneminden bu yana kullanılagelen halk oylaması tekniği, o günkü taşralı amatörlüğünden giderek sıyrılıp günümüzde olağanüstü bir yetkinlik düzeyine ulaşmış bulunuyor.”[12]

Elbette bugün Türkiye’de Bonapartist bir yönetim yoktur; Türkiye bir burjuva demokrasisiyle yönetilmektedir. Fakat referandumların bu dayatmacı ve aldatıcı niteliğini anlamak bakımından Bonapartizmle kurulacak bağlar önemlidir. Troçki boykot konusunda Bonapartizmin manevracı niteliğini vurgular, referandumun (halk oylamasının) sıkışan bir hükümet için önemli bir koz olduğuna dikkat çeker. Seçimler işçi ve emekçilerin önüne birçok seçenek sunması bakımından bu denli kullanışlı değildir, oysa referandum yapısı gereği çok farklı talepleri ve kesimleri tek bir torbanın içine tıkıştırabilme ve kitlere bir dayatma yapma imkânı tanır: Ya o, ya bu!

Bu şekilde baktığımızda, referandumlar söz konusu olduğunda “evet-hayır” aldatmacasından uzak durmanın gerekli olabileceğini anlarız. Referandumlar, burjuvazinin kendi içindeki çatışmalarda başvurduğu, iki burjuva seçeneği başka herhangi bir seçenek yokmuş gibi kitlelere dayattığı aldatmacalardan biridir. Burjuvazi bu sayede toplumdaki huzursuzluğu ve “kamplaşma”yı burjuva sınırlar içinde tutar. Oy sandığının yanında süngü olması gerekmez; burjuva demokrasisi süngüden daha “ikna edici” araçları da geliştirmiş durumdadır. Referandumda boykot sorunu böyledir.

Öte yandan, boykot sorununu referandumlardan çıkartarak ele aldığımızda da Lenin’den medet uman tahrifatçılardan farklı bir yere vardığımızı görürüz. Lenin’den nemalanmaya çalışan çevrelerin Leninizmi değil, Lenin’in lafzını aktardıklarını görmek adına tarihsel bir karşılaştırma yaparak gitmek şarttır.

Lenin işçi sınıfının henüz en temel demokratik haklardan biri olan genel oy hakkından bile mahrum olduğu, temsiliyet sisteminin işçi ve emekçilerin önüne sayısız engel diktiği bir dönemde yaşıyordu. Kitleler açısından oy vermek artık anlamını yitirmiş, “her gelen aynı” diyerek ya çekimser kaldıkları ya da çoğu zaman isteksizce katıldıkları bir olay değil, şevkle katıldıkları bir siyasi eylemdi. Toplumda tüm bireylerin eşit olduğu görüşünün laf düzeyinde bile henüz kabul görmediği bir dönemde oy hakkı her açıdan muazzam bir ilerlemeyi ifade ediyordu. Lenin bu ve benzeri koşulları dikkate alarak, en küçük bir olanaktan bile yararlanmak gerektiğini söylüyordu. Ancak bu yarıklardan yararlanarak kitlelerin henüz ulaşamadıkları genel oy hakkı elde edilebilir ve sonrasında daha ileri mücadelelere sıçranabilirdi. Nitekim Almanya da dâhil olmak üzere birçok ülkede işçi sınıfı haklarını bu şekilde kazanmıştır.

Oysa bugün bu durum genel itibariyle değişmiştir. Örneğin 1912 öncesinde Almanya’da tüm işçilerin oy kullanma hakkı yoktu, ya da Rusya’da 1905 sonrasında doğan meclislerde temsiliyet sistemi tam bir rezaletti. Kadınların ise esamisi bile okunmuyordu. Bu yüzden işçi sınıfı açısından genel oy hakkı hâlâ varılacak bir hedefti. Hâlbuki bugün bu sistem çoktan yerleşmiş, olağan dönemlerde vazgeçilmez olduğu kitleler tarafından kanıksanmıştır. Bu yüzden, örneğin Afrika ya da Asya’da geç kapitalistleşmeden ötürü burjuva demokrasisinin yerli yerine oturmadığı, genel oy hakkı ve seçimlerin görece yeni olduğu ülkelerde genel oy hakkının çiğnenmesi ya da uygulanmaması ayrıdır, burjuva demokrasisinin yerleştiği ülkelerde çiğnenmesi ayrıdır. Bu ikisi arasında niteliksel bir fark vardır. İlk durumda seçimlerin demokratik bir sistemle yürütülmüyor olması, genel olarak konuşmak gerekirse, seçimlerden uzak durmak için bir neden olamaz, ama ikinci durumda, yani yıllardır burjuva demokrasisiyle yönetilen ülkelerde alışılageldik demokratik teamüllerden sapmalara seçimleri boykot ederek karşılık verilebilir. Sonuçta, Lenin’in yaşadığı dönem ile 2010 arasında böyle bir fark var: Lenin burjuva demokrasisinin yerleşmediği koşullarda yazıyordu ve o koşullardan bahsediyordu. Biz ise burjuva demokrasisinin yerleştiği, olgunlaştığı, hattâ çoktan çürüdüğü bir çağda yaşıyoruz, öyle ki kitleler için sandığa gitmemek, seçimlere düşük katılım birçok ülkede sıradan bir hal aldı. Bu koşullar altında, bir hükümetin anti-demokratik yönleri aşırı sivrilen seçimleri boykot edilebilir, bunun için devrimci yükseliş dönemini beklemeye gerek yoktur. Kriz döneminde işçi sınıfına yönelik saldırılar dışında, göçmen karşıtlığı, diğer ırkçı saldırılar ya da bazı coğrafyalarda çözümsüz ulusal sorunlar vb., burjuva demokrasisinin sınırlarının daraldığı bir tarihsel dönemde böyle bir olasılığı (burjuva demokrasisinin yerleşmiş özelliklerinin ihlalini) reddedilemeyecek derecede güçlendirmektedir.

Bu çerçevede, işçi sınıfı devrimcileri açısından aslolan her somut koşulun ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmesidir. Unutmamak gerekir ki, boykot anarşizm değil, işçi sınıfının mücadele yöntemlerinden biridir. Boykot bir taktiktir, yani her an her yerde kullanılabilecek bir hazır reçete değil, somut koşullar değerlendirilerek başvurulacak bir mücadele aracıdır.

24 Ağustos 2011


Notlar

[1] Boykot, özünde, sunulan seçenekler arasında bir tercih yapmamak olduğundan, “evet” ya da “hayır” seçeneği dışındaki tüm yollar boykota çıkar.

[2] Lenin, “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı, Agora Kitaplığı, 2010, s. 89.

[3] Lenin, “Dördüncü Duma Seçim Kampanyası”, Collected Works, c. 18, s. 17.

[4] “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı, s. 55 (vurgu eklendi).

[5] Marksist Tutum, Ağustos 2010, http://www.marksisttutum.org/anayasa_mahkemesinin_karari_ve_referandum.htm

[6] a.g.e., Haziran 2005, http://www.marksisttutum.org/abreferandumlar.htm

[7] Daha fazlası için, Venezuela Devrimi ve İktidar Sorunu broşürümüze bakılabilir.

[8] L. Troçki, “Bir Kez Daha ILP Üzerine”, Writings of Leon Trotsky 1935-36, s. 70.

[9] Lenin, “Bulygin Duma’sını Boykot ve Ayaklanma”, a.g.e., c. 9, s. 182.

[10] Lenin, “Boykot”, a.g.e., c. 11, s. 141-2.

[11] İşin ironik yanı, iki burjuva partisi de referandumu bu şekilde gördüklerini çok açık bir şekilde gösterdiklerinden cumhurbaşkanı Gül bile “ağır gelin, seçimlerde değiliz, anayasayı unutmayın” deme ihtiyacını duydu.

[12] Türkçesi için bkz. L. Troçki, İhanete Uğrayan Devrim, Alef yay., 2007, s. 382.