Türk Demokrasisi Nereye?

13.01.2011 | Harun YILMAZ
Burjuvazi demokratik dönüşümü gerçekleştiremez! 2000’li yıllardan başlayarak genel bir düşüş sergileyen anti-demokratik keyfi uygulamalar, gözaltında ölümler, işkenceler vs. son üç yılda iyiden iyiye artmıştır. Her burjuva hükümeti belli demokratik adımlar atar, atabilir, ama kitleleri sürece dâhil eden, tutarlı, kalıcı, kapsamlı bir demokratikleşme programı uygulayamaz, zira böyle bir şeye tevessül ettiği anda kontrolü kaybeder ve süreç hiç istemediği yerlere kadar gidebilir. Bu yüzden burjuvazinin demokratik adımlarında korkuya kapılmak yerine, kendi sınıf perspektifimizi kaybetmeden ve asla burjuvaziye (ya da bir burjuva hükümete) güven aşılamadan, devrimci muhalefetimizi ve mücadelemizi sürdürmeliyiz.

AKP ve genel olarak AKP dönemi üzerine değerlendirmelerimizde, ilk baştan itibaren, iki temel Marksist önermeden yola çıktık. Bu temel önermeler, bizi ikisi de birbirinden yanlış olan egemen görüşlere kapılmaktan kurtardı. Marksizmin bilimsel yaklaşımının ürünü olan bu tezler şunlardı: Birincisi, bir kişiyi ya da bir siyasi hareketi değerlendirirken görüşlerini, inançlarını ya da heves ve amaçlarını değil; icraatlarını, yani yaptıklarını kıstas almak ve bunu sınıflar arasındaki ilişkilerden koparmamak. İkincisi de, emperyalizm çağında burjuvazinin demokratik sorunları çözme konusundaki beceriksizliğini, demokratik dönüşüm konusundaki yalpalayan, “bir adım ileri iki adım geri” giden tutumunu unutmamak.

İlk ilkeyi göz ardı edenler sekiz yıldır AKP’nin “gerici” olduğunu, yeşil sermayeyi ya da MÜSİAD’ı temsil ettiğini yazıp çizdiler. AKP’yi bir burjuva hükümeti olduğu için değil, diğer burjuva hükümetlerine kıyasla daha gerici buldukları için “gerici” diye yaftalayan siyasetler, kaçınılmaz olarak, halkın cahil ve aptal olduğu, kendisini istismar edenlere ısrarla oy vermekten geri durmayacağı vb. görüşlerde ifadesini bulan tipik Kemalist çizgiye kaydılar. Öyle ya, neticede çoğunluğunu işçilerin oluşturduğu kitleler AKP’ye bir değil, iki değil, üç değil, tam dört seçimde oy verdiler. Kitlelere güvensizlik temelinde kendini var eden tepeden inmeci Kemalizm açısından bunun nedeni, halkın “yaban”lığı, yani cehaleti ve gericiliğidir. İddiaya göre, kitleler kendilerine hiçbir şey sunmayan bir partiye, görece demokratik bir seçim ortamında, tam dört kez üst üste oy vermiştir ve bunun tek nedeni din afyonudur!

Bu tür bir mantığın bizi tam bir açmaza ve mücadeleden yana umutsuzluğa sürükleyeceği açıktır. Kitlelerin (yani küçük bir azınlığın değil, milyonların) din istismarına kanarak sekiz yıl boyunca tekrar tekrar AKP’yi tercih ettiklerini bir kez kabul ettiğimizde, buradan mutlak bir karamsarlıkla, “o halde din afyonu kitleleri her zaman uyutabilecektir” sonucuna varmak kaçınılmazdır.

Aynısı, AKP’yi yeşil sermayenin, MÜSİAD’ın ya da Anadolu sermayesinin (“yeni burjuvazinin”) temsilcisi olarak gören yaklaşım için de geçerlidir. Bu tespiti yapanlar genellikle Marksizmi benimsedikleri iddiasında olduklarından, bu iddiayı tersten çözümlemek belki de daha yararlı olacaktır. İddia şudur: Sekiz yıl boyunca, siyasi iktidar Türk burjuvazisinin ana çekirdeğini oluşturan TÜSİAD sermayesinin denetimi dışında olacak ve bu sermaye grubu o hükümeti değiştirmek için hiçbir gerçek çaba göstermeyecek, tersine AKP’nin iktidara taşınma sürecinde başta kendi medyası aracılığıyla yoğun destek verecek ve üstelik AKP döneminde Türk burjuvazisinin tarihindeki en verimli ve en şaşalı günlere tanıklık edilecektir. Nasıl olacak bu? “Bonapartizm” diyecektir hemen muarızlarımız, “Bonapartizm olursa, olur”. Buna verilecek yanıt bu yazının çerçevesini aştığından, şu kadarını söylemekle yetinelim: Stalinistler arasındaki “sürekli faşizm” anlayışına, sözde Troçkistler arasında “sürekli Bonapartizm” meftunluğu tekabül etmektedir ve her şiddet uygulayan rejime “faşizm” yakıştırması yapmak ne kadar yanlışsa, bütün kilitleri “Bonapartizm” anahtarıyla açmaya çalışmak da o kadar yanlıştır.

Biri Marksizmin semtine bile uğramayan (“gerici-yobaz [1] AKP”), diğeri Marksizmin temel tezlerini tersine çeviren (“yeni burjuvazinin ya da yeşil sermayenin temsilcisi AKP”) bu yaklaşımlar gerçeği ifade etmemektedir.[2] AKP’nin sekiz yıllık saltanatının sırrını kitlelerin gözünde ifade ettiği ilericilikte aramak zorundayız. AKP kitlelerin “gerici”, dinci emellerine yanıt verdiği, İslami bir hareketi seferber ettiği ya da İslamcı sermayenin önünü açtığı için değil; gerek kitleler gerekse de burjuvazi açısından temel nitelikte bazı demokratik hamleler gerçekleştirdiği ya da gerçekleştireceğine inandırdığı için, başka bir tabirle burjuva hükümetler içinde kötünün iyisi olduğu için bu kadar uzun bir süre iktidarda kalmıştır. Kitleler AKP’ye İslam âleminin medarı iftiharı olduğu için değil, “hastanede kuyruk çilesini bitirdiği” için oy vermiştir. AKP’nin hastane sorununu burjuva tarzda, yani piyasalaştırarak, bu demektir ki ileride çok daha büyük bir fatura çıkartacak şekilde çözdüğü kitleler açısından bugün hiçbir önem taşımamaktadır, çünkü kitleler AKP öncesinde çok daha kötüsüne alışmışlardı. Başka bir deyişle, kitleler AKP’ye AKP olduğu için değil, esasen CHP olmadığı için oy verdiler; AKP çok iyi ya da ilerici olduğu için değil, CHP, MHP, DYP, ANAP vs. çok gerici olduğu için oy verdiler.

AKP, sermayenin ihtiyaç duyduğu burjuva-demokratik adımları atmaya hazır olduğunu beyan ederek iktidara gelmiş, bir burjuva partisine yaraşır şekilde yalpalayarak da olsa bu adımları attığı için burjuvaziden ve dolayısıyla kitlelerden destek görmeye devam etmiştir.

Siyasi açıdan değerlendirdiğimizde, AKP Türkiye’de klasik İslamcı hareketin hiçbir zaman kitlelerin çoğunluğunu kucaklayamayacağı tespitinden hareketle kurulmuş bir partidir. AKP yöneticileri bu yargıya derin teorik incelemelerden sonra değil, onlarca yıla yayılan ve 1990’ların ortasında tepe noktasına varan Milli Görüş hareketinin akıbetine bakarak varmışlardır. Milli Görüş hareketi varlığının hiçbir döneminde (iktidara geldiği dönem de dâhil olmak üzere) bir azınlık partisi olmaktan kurtulamamıştır. Bu topraklarda yaşayan halkın büyük çoğunluğu Müslüman olmasına karşın, geniş kitleler hiçbir zaman aşırı dinci görüşlere ya da din istismarcılığına prim vermemişlerdir. Bu görüşler ancak başka “promosyonlar”la paket halinde sunulduğunda ilgi görmüştür! Bunun temel nedenleri Türk milletinin köklerinde değil, Türk ulus-devletinin kuruluş şeklinde aranmalıdır. Her halükarda, AKP klasik Milli Görüş çizgisinin hem aşağıdan (kitleler tarafından) hem de yukarıdan (tepedeki devlet erkânı, sivil-asker bürokrasi tarafından) engelleneceğini, yolun her daim tıkalı olduğunu anlayarak, liberal (ya da, “ılımlı”) İslam çizgisine kaymış, gerekli desteği de kendisine harıl harıl “demokrat” parti arayan Türk burjuvazisinin şefkatli kollarında bulmuştur.[3]

Hiçbir hareket, kendisine uygun düşen bir toplumsal tabana yaslanmadan, temsilcisi olacağı bir sınıf (ya da o sınıfın içindeki bir grup) bulmadan kitleselleşemez; bu toplumsal taban olmadığı sürece, küçük bir hareket olarak kalmaya mahkûmdur. Bu bağlamda, eğer AKP’nin kurucularının zihninde yaşanan bu değişime, toplumdaki sınıflar arasındaki ilişkilerde bir değişim denk düşmeseydi, özünde doğru olan bu tespit, yani Milli Görüş denen aldatmacanın hiçbir zaman hedefe ulaşamayacağı görüşü salt fikir düzeyinde kalırdı. Oysa AKP bu tespiti yaparken, Türk burjuvazisi içinde de önemli değişimler yaşanmıştı. Başka bir deyişle, üstyapıdaki değişime altyapıda da bir değişim eşlik ettiği için AKP sağlam bir burjuva projesi olarak doğmuştur.

12 Eylül sonrasında burjuvazinin kendi içindeki haksız rekabetin bir son bulduğu ve İslamcı sermayenin de önünün açıldığı bilinen bir gerçektir. O döneme kadar esasen küçük işletmecilikle var olan dinci sermayedarlara, 12 Eylül sonrasında faşist düzen “yürü ya kulum” demiş, işçi sınıfının her türlü hakkının gasp edildiği kuralsız ve dizginsiz sömürü ortamında, hak ve adaletten nasibini almamış olan bu “mütedeyyin” sermayedarlar palazlanmıştır. Bu durum Milli Görüş geleneği içinde de ifadesini bulmuş ve sözde kapitalizm-karşıtı, “adil düzen” yanlısı söylemler yavaş yavaş arka plana itilirken, sermaye yanlısı vurgular sivriltilmiş, tabandaki işçi-emekçi kesimle bağlar giderek kopmuştur.

AKP gerek MÜSİAD’da gerekse de MÜSİAD dışında örgütlenen bu yeni palazlanmış büyük sermayedarlarla, TÜSİAD’da cisimleşen klasik Türk burjuvazisi arasında bir köprü olmuştur. Belediyecilikten gelen AKP kadroları, tecrübelerini ortaya koyarak bu iki kesimin nikâhını kıymış, eskinin güçlü sermaye alanlarındaki burjuvalarla yeni gözde alanlarda (finans, inşaat ve turizm) at koşturanlar dünya ekonomisindeki yapay genişlemeden yararlanarak baş göz olmuştur. Her evlilikte olduğu gibi burada da eşitlik yoktur ve “koca” rolü TÜSİAD’a aittir. Çıkarları uluslararası pazarla daha da bütünleşmekten yana olan bu sermaye kesimleri için, Türkiye’de en somut ifadesini OYAK sermayesinde ve MGK’de bulan statükocu işleyiş en önemli engeldi ve bu nedenle eski yapıyı ya da işleyişi olabildiğince tasfiye edecek bir partinin yaratılması şarttı. Nitekim yaratıldı da.

Şunu hiç eğip bükmeden, açıkça söylemek gerekiyor: Eğer Türkiye’deki ana akım sermaye AKP’yi kendi temsilcisi olarak görmeseydi, yoktan var edilmiş bir parti olan AKP asla birkaç sene içinde iktidar olamazdı. Bir burjuva toplumunda seçimleri kazanmanın yolu bugün her şeyden önce medya desteğini kazanmaktan geçer. “Laik” basından, “tarafsız” basına kadar tüm burjuva medya AKP’yi pazarlamasaydı, sıfırdan başlamış bir partinin birkaç senede başa geçmesi asla mümkün olmayacaktı.

* * *

Bugün AKP’nin attığı “demokratik” adımları uzun uzadıya anlatmak gereksiz, zaten amacımız da bunları sıralamak değil, bunların niteliğini ortaya koymak. Fakat yine de kısaca neler olduğunu söyleyebiliriz.

Her şeyden önce, burjuvazi açısından da artık bir ayak bağı haline gelmiş olan Kürt sorunu toplumun geniş kesimleri tarafından tartışılan, resmi söylemdeki inkârcı yaklaşımın dışına çıkan bir çizgiye gelmiştir. Bugün ordu bile Kürt sorununun artık “yalnızca asayiş sorununa indirgenemeyeceğini” söylemektedir ve Kürt sorununda belirli adımlar atılmıştır. Aynı şekilde, ordunun rejim üzerindeki vesayeti önemli ölçüde kırılmıştır. Burjuva gazeteciler, yazarlar, aydınlar vs. arasında orduyu eleştirmek artık korkulan bir tabu olmaktan çıkmıştır! AKP’nin yandaş yazarlarının, “devletin bağırsaklarının temizlenmesi” diye bahsettikleri bütünsel bir değişim yaşanmamış olsa da, bu yönde bir ilerleme kaydedilmiş, devletin burjuvazinin denetiminde yürüyen yasadışı faaliyetlerinde azalma olmuştur. Örgütlenme önündeki yasaklar kaldırılmamış olsa da, “ifade özgürlüğü” önündeki engeller on sene öncesine göre daha azalmıştır, öyle ki her konuda “bol laf, az iş” temel slogan haline gelmiştir. Cezaevi ve gözaltı koşulları görece iyileştirilmiştir.

Fakat tüm bunlar meselenin yalnızca bir ayağıdır. Bu kadarını görmek, olayın salt bu kısmına dikkat çekmek bizi en fazla Taraf’çı, o da olmadı bir Kautsky’ci yapar! AKP’yi değerlendirirken, yukarıda bahsi geçen ikinci kıstası göz ardı eden bir yaklaşım, AKP şakşakçılığına mahkûmdur. Bu yüzden, ikinci kıstası da hatırlamak zorundayız: Emperyalizm çağında, burjuvazi tutarlı bir demokratik dönüşüm gerçekleştiremez, en fazla mehter adımlarıyla ilerleyebilir ve dahası tüm adımları kitlelere büyük bir güvensizlik temelinde atar, sorunlara işçi ve emekçileri sürece katmadan, tepeden inmeci bir tarzda ve dolayısıyla da güdük bir şekilde yaklaşır.

İlk andan itibaren dile getirdiğimiz bu teorik yaklaşım bize, AKP döneminin dününü de bugününü de anlamak konusunda önemli bir kılavuz işlevi görmektedir. Burjuva medyada, özellikle de liberal ya da burjuva-demokrat denebilecek kesimler arasında, AKP dönemini 2007 öncesi ve sonrası şeklinde genel bir ayrıma tabi tutmak yaygın bir yaklaşım tarzıdır. Buna göre 2006-2007 dönemine kadar AKP demokratik bir çizgide ilerlemiş, sonrasında duraklama ve gerileme evresine girmiştir. Öncesinde her şey güllük gülistanlıkken, sonrasında işler bozulmuştur.

Doğruluk payı içeren bu değerlendirme, meseleyi öznellik alanından kurtaramadığı ve sınıfsal bir analizden hareket etmediği için yanlış bir uca savrulmakta ve açıklayıcı olmaktan ziyade, yavan ve eksik bir tespit düzeyinde kalmaktadır. Neden AKP iyiydi de sonradan bozuldu? Bu soru yanıtsız bırakılmaktadır.

Oysa Türkiye’de sermayenin yapısal ihtiyaçları (uluslararası pazarla daha da bütünleşmek) ve AKP’nin başa geçtiği dönemdeki Türk ekonomisinin mevcut durumu dikkate alınarak yapılan bir analiz, bizi hem işçi ve emekçileri küçümseyen ve AKP’ye oy vermelerini gericiliklerine yoran CHP-TKP çizgisine, hem de AKP’nin zikzaklarını anlayamayan liberal çizgiye kaymaktan kurtaracaktır.

AKP başa geldiğinde Türkiye ekonomisi dibe vurmuştu. Ortalamanın biraz üzerinde bir hükümet bile ekonomide görece bir rahatlama sağlayacağından, AKP hükümeti rüzgârı arkasına almıştı. Dünya ekonomisi de ucuz ve bol kredilerle müsait bir ortam sağladığından, ekonomide büyük bir ilerleme olduğu düşüncesi yerleşti. Dahası AKP’nin nasıl sağlam bir proje olarak hazırlandığını hatırlarsak, egemen güçlerin geniş bir kesiminin desteğini aldığını ve bu şekilde hareket ettiğini görürüz.

Fakat esas mesele, AKP’nin 2007 öncesinde bile dörtnala koşmuyor olmasıdır. AKP burjuvazi için daha uygun sömürü ve sermeye birikimi koşulları yaratırken ve kendisi de bir yandan alabildiğine zenginleşirken, belli demokratik adımlar atmış, fakat temel sorunlarda kalıcı bir çözüm sağlayamamıştır (zaten hiçbir zaman böyle bir hedefi olmamıştır). Bu demokratik adımlar ekonomideki ilerlemenin gazıyla birleşince, liberal ya da muhafazakâr yazarlar tarafından orduyla nihayet hesaplaşacak, Kürt sorununu ve içerideki savaşı çözüme kavuşturacak, işsizliği yok edecek vs. bir parti olarak görülmüş ya da öyle pazarlanmıştır.

Ama bunun böyle olmadığı, bu iddiayı dillendirenlerin de ancak 2006-2007’den sonra kabul etmeye başladıkları gibi, gün gibi aşikârdır.

Gerçekten de AKP’nin balonu ekonomik yükselişin durmasıyla birlikte patlamış, karşımıza diğer burjuva hükümetlerinden ayırt edilemeyen bir hükümet çıkmıştır. Onca yıllık tantananın ardından gelinen duruma kısaca bakarak, ikinci tezimizin (burjuvazi demokratik dönüşüm sorununu çözemez!) neden vazgeçilmez olduğunu anlayabiliriz.

Ordunun eski nüfuzunu kaybettiği doğru olsa da, Milli Güvenlik Kurumu başta olmak üzere sayısız kurum ve aracıyla ordunun ceberutluğu hâlâ devam etmektedir. Yalnızca son bir yıl içinde genelkurmay başkanının en az birkaç kez çıkıp, önüne gelene saydırdığını hatırlayalım. Ergenekon davasının ordunun belli kademelerine bulaşmaması için nasıl titiz bir çalışma yürütüldüğü biliniyor. Anayasa tartışmalarında orduyla ilgili göstermelik bir madde dışında, hiçbir düzenleme yapılmaması tartışma konusu bile edilmedi, oysa liberallerin 2000 dönemecinde en çok ilgilendikleri konulardan biriydi bu.

2002 öncesinde ağza bile alınması yasak olan Kürt sorununda önemli adımlar atılmış olmasına rağmen, “şehit cenazeleri” üzerinden yürüyen milliyetçi propaganda ve savaş hâlâ devam etmektedir. Özellikle de geçen sene, gerillaların dağdan inişinde yaşananlar hatırlanmalıdır. Bu olayın öncesinde, her yerde Kürt sorununun çözülmekte olduğu, çözülmese bile gerçekten büyük adımlar atılacağı ve özünün halledileceği havası hâkimdi. Kuru ajitasyonla devrimci siyaseti birbirine karıştıran ve bu yüzden burjuvazinin her demokratik adımında, ne yapacağını bilmez şekilde, sağdan eleştiriler yönelten devrimci çevreler genel bir sessizliğe bürünmüştü. DTP, Kürt hareketinin o zamana kadar yürüttüğü mücadelenin meyvelerini toplamak varken, her zamanki siyasetsizliğiyle, seyirci konumunda olanı biteni izliyordu.

O dönemde, burjuvazinin yapabilecekleriyle yapamayacaklarını aynı anda ifade eden sağlam bir propaganda yürütmek gerekiyordu. Burjuvazinin hiçbir demokratik adım atamayacağını değil, özellikle de kitle mücadelesinin baskısı sonucunda işler belli bir noktaya geldiğinde bazı adımlar atmak zorunda kaldığını, ama burjuvazinin demokratik dönüşüm konusunda her zaman çekingen, tutuk, gönülsüz ve istikrarsız olacağını, bu yüzden de demokrasinin kitleleri ilgilendiren kısmının her zaman güdük kalacağını vurgulamak gerekiyordu.

Nitekim yaşananlar bu tespiti doğruladı. Burjuvazinin güle oynaya Kürt sorununu çözmekte olduğuna dair “iyimser” hava, 15 PKK’linin ülkeye dönmesiyle birdenbire dağıldı. Burjuva demokrasisinin telleri bu kadarlık gerilimi bile kaldıramadı! Liberal geçinen gazeteciler koro halinde Kürt hareketine veryansın ettiler. Hiçbir demokratik hükümetin böyle bir şeyi kaldıramayacağını söylediler. Peki, neydi kaldırılamayacak olan? 15 kişi gelmiş, yargılanmış, suçsuz olduklarına kanaat getirilmiş. “Demokrat” kamuoyu ne diyor? Bunlar propaganda-miting yapmasın! Neden? Öyle ya, burjuva hukukuna göre suçlularsa, diğer on binlerce insana yaptığınız gibi onları da hapse tıkın! Yok eğer değillerse, dağdan ovaya inmiş insanlar olarak ovada herkese hak olan şeyleri yapmakta özgürdürler.

Ama öyle olmadı. Burjuvazi için en kritik dönemeçlerde kendi yasalarını bile uygulamak “kabul edilemez” hale gelmektedir! Emperyalizm çağında burjuva demokrasisinin özü budur.

Elbette demokratik mehter adımlarını bırakıp, gericilik sathı mailine giren AKP işi daha da ilerletti. Kürt sorununu çözdüğünü zanneden, ama başvurduğu çözüm yolunun zaten kendisinden önceki onlarca hükümet tarafından da uygulandığını göremeyen AKP, Kürt hareketini “tasfiye” yoluna gitti! Gerçekten de Kürt sorununu bu şekilde çözmek mümkün olsaydı, AKP’ye kalmadan bu iş yıllar öncesinden çözülürdü. AKP hükümeti buna aldırış etmeden, Kürt siyasetçileri tutuklamaya girişti. Kürt illerindeki onlarca belediye başkanı, yönetici vs. tutuklandı. Sonuç: Bugün 1.500 Kürt siyasetçi hapiste ve toplamda binlerce yıl hapisleri isteniyor!

Ama “demokratik açılım” bununla da kalmadı. Her şeyden önemlisi, belki de tarihe en göz ardı edilmiş utançlardan biri olarak geçecek olan, “taş atan çocuklar” rezaleti vardır. Taş atanı direndiği için, atmayanı da direnmeye yeltenmemesi için hapse tıkan, döven, travmaya sokan bir zihniyeti hangi kıstasa göre demokrat kabul edebiliriz? Öyle bir demokratik dönüşüm düşünün ki, çocukları kameralarla izleyip, sonra evlerinden ya da okullarından baskınla gözaltına alarak aylarca hapse tıkmayı kendine hak, o çocuklara reva görmektedir. İşte burjuvazinin demokratik dönüşümü ya da kördüğümü…

Burjuvazi demokratik adımlar atarken, Kürt gençlerine tek bir mesaj vermektedir: Sizi “ovada” barındırmam, başka kapıya!

Böylece bugün Kürt sorunu arka plana itilmiş, burjuvazi bu işi de yüzüne gözüne bulaştırmıştır. Kürt sorununun çözümü konusunda atılan adımlar, bugün Kürtlere yönelik linç kampanyalarının, ırkçı saldırıların yanında gölgede kalmaktadır.

Diğer yandan, Ergenekon operasyonu bağlamında, devletin içinde, devletin ve burjuvazinin gözetiminde yasadışı işlere bulaşan kesimler tasfiye edildi ya da emekliye sevk edildi. Diğer Avrupa ülkelerinde, Soğuk Savaş’ın bitiminin ardından 1990’larda yaşanan sürecin bir benzeri Türkiye’de de yaşandı ve kontrgerillacı çetelerin ya da paramiliter güçlerin bir kısmı tasfiye edilirken, diğer bir kısmına “artık size ekmek yok” mesajı verildi. Böylece devletin yasadışı faaliyetlerinde bir azalma görüldü. Ne var ki bu işin yalnızca bir ayağıdır.

İlk günden beri söylediğimiz gibi, 2000 yılından itibaren karakollardaki, cezaevlerindeki ya da dışarıdaki koşullarda belli oranda bir iyileşme görülmüştür. Eskiden içeri girildiğinde tek parça çıkmak marifetken, bir kör kurşuna kurban gitmek, gözaltında katledilmek, “kayıp” durumuna düşmek, basit bir basın açıklamasında bile dövülerek yaka paça gözaltına alınmak vb. sıradan bir hadiseyken, 2000’li yıllarda belli oranda bir iyileşme görülmüştür. Biz devrimciler açısından bu hiçbir şekilde önemsiz bir gelişme değildir, zira sınıf hareketi için sınırlı da olsa demokratik bir ortam son derece değerlidir. Fakat burjuva demokrasisi çerçevesinde değerlendirdiğimizde bile, tam ya da geniş çaplı bir demokratikleşme yaşanmamıştır.

Olumsuz gelişmeler Hrant Dink cinayeti vb. ile sınırlı değildir. 2007 yılında çıkartılan Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu ile birlikte, yaşanan göreli iyileştirmeden de geri adım atıldı. Keza bundan bir yıl önce terör yasasında yapılan değişikliklerle, sivil haklarını önemli ölçüde kısıtlayan düzenlemeler yapıldı. Tüm bu yasalar keyfi uygulamaların önünü açtı. Gözaltında ölümler artmaya, polis dehşetiyle ilgili haberler sıradanlaşmaya başladı. Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın verdiği rakamlar bunu doğrulamaktadır:[4]

 

Faili meçhul cinayet

Yargısız infaz/ Dur ihtarı/ Rastgele ateş açma

Gözaltında ya da cezaevinde ölüm vakaları

2000 13 56 59
2001 24 37 57
2002 8 38 48
2003 16 46 22
2004 8 35 38
2005 4 61 16
2006 21 49 11
2007 2 24 10
2008 30 37 47
2009 18 48 43
Toplam 144 431 351

Kısacası, polis ve devlet eski cinayet şebekesi günlerine geri dönmektedir. 2000’li yıllardan başlayarak genel bir düşüş sergileyen keyfi uygulamalar, gözaltında ölümler, işkenceler vs. son üç yılda iyiden iyiye artmıştır.

Ve elbette işçi eylemlerine yönelik saldırılar. En çarpıcı örneğini üç yıl süren 1 Mayıs çatışmalarında ve TEKEL işçilerine saldırılarda gösteren AKP hükümeti, işçi sınıfının örgütlülüğüne ve hak arayışına karşı tahammülsüzlüğüyle yalnızca kendine demokrat olduğunu göstermiştir. Nitekimson üç-dört senede Türkiye’nin her yerinden sendikalaştıkları ya da sendikalaşmaya çalıştıkları için kapının önüne koyulan işçilerle ilgili haberler gelmektedir.

Son olarak, giriştiği anayasa değişiklik paketiyse kendi “demokrat” taraftarlarını bile memnun etmemiştir.

Yani burjuvazi demokratik dönüşümü gerçekleştiremez! Her burjuva hükümeti belli demokratik adımlar atar, atabilir, ama kitleleri sürece dâhil eden, tutarlı, kalıcı, kapsamlı bir demokratikleşme programı uygulayamaz, zira böyle bir şeye tevessül ettiği anda kontrolü kaybeder ve süreç hiç istemediği yerlere kadar gidebilir. Bu yüzden burjuvazinin demokratik adımlarında korkuya kapılmak yerine, kendi sınıf perspektifimizi kaybetmeden ve asla burjuvaziye (ya da bir burjuva hükümete) güven aşılamadan, devrimci muhalefetimizi ve mücadelemizi sürdürmeliyiz.

*  *  *

Bugün emperyalizm Obama’nın sembolü olduğu yeni bir döneme girmiştir. Kapitalizmin ağır ekonomik krizinin damga vurduğu bu dönemde, burjuvazi yalnızca şiddete başvurarak yönetemeyeceğinin farkında olduğundan, şiddet ve bastırma eylemlerini demokratik bir kılıf altında sunma işine daha fazla ağırlık vermektedir. Ağır kriz dönemlerinde uygulanan şiddetin kitlelerden tepki görmesi ve karşıtını uyandırması daha muhtemel olduğundan, burjuvazi bugün şiddetten de önce, ikna yöntemini devreye sokmaktadır, ki son tahlilde bu daha etkili bir bastırma yöntemidir. Unutmayalım, devlet TEKEL işçilerinin eylemini uyguladığı şiddetle değil, güzellikle bastırmıştır.

Burjuvazi için, yönetemediği ya da yönetiminin tehlikeye girdiği koşullarda “solcu” görünmek, “demokrat” yüzünü göstermek ve kitlelerin muhalefetini bastırmak yerine massetmek (yani ateşini söndürüp, içine çekmek) daha doğru ve akılcı bir yoldur. Dünya burjuvazisinin bu eğiliminden Türk burjuvazisinin de nasibini alacağını düşündüğümüzde, burjuvazinin yapabilecekleriyle yapamayacaklarını ayırt etmek, burjuva demokrasisine sağdan değil soldan karşı çıkmak, burjuva demokrasisinin ikiyüzlülüğünü “burjuvazi hiçbir şey yapmaz” diyerek değil, “burjuvazi tutarlı bir demokratlık sergileyemez” diyerek somut olaylar üzerinden teşhir etmek bugün çok daha önemlidir.

6 Mayıs 2010


Notlar

[1] Kendisine “sosyalist”, hatta “komünist” diyen siyasetlerin, AKP’ye saldırırken Kemalistlerin meşhur(!) geleneksel yaftası olan “yobaz” tabirini kullanmaları fevkalade manidardır. Ne acı ki, bu sözde “sosyalistler” Kemalistlerle aralarına çizgi çektiklerini göstermek için sözcük seçimlerini bile değiştirme gereği duymuyorlar. Bu söylemle aslında hangi çizgide olduklarını, hangi kitleye seslendiklerini açıkça ortaya koymuş oluyorlar.

[2] AKP’nin “yeni burjuvazi”yle ilişkisi, bu sermaye kesimlerini Türk burjuvazisiyle bütünleştirmiş olmasıdır, “yeni burjuvazi”yi tek başına ya da esasen iktidara taşımış olması değildir.

[3] Daha fazla ayrıntı için, bkz. Laiklik, Ordu ve Burjuva Çıkarlar, “Sermayenin Değişen Dengeleri…” başlıklı bölüm; ve İşçi Hareketinin Güncel ve Teorik Meseleleri ve Mevcut Durum, “AKP: Geçmiş ve Gelecek” başlıklı bölüm.

[4] http://www.tihv.org.tr/index.php?TArkiye-AEnsan-HaklarAE-VakfAE-DokAmantasyon-Merkezi-2009-Hak-AEhlalleri-Raporu, 2 Mayıs 2010’da erişim.