Beşiktaş Patlaması: Hayalet TAK mı, Devletin Dirilen Çeteleri mi?

12.12.2016 | Sinan KARASU
TAK diye bağımsız bir örgüt yoktur! Olsa olsa devletin maşası olan, devletin içindeki hiziplerden birinin ya da birkaçının emrinde bulunan bir TAK vardır. Türkiye’de görünüşte her şey Erdoğan’ın kontrolündedir. Gerçekteyse durum farklıdır. Kadim bir yönetim ilkesi Türkiye’de de iş başındadır: Devlet “tek adam”laştıkça, devletin içindeki hiziplerin, daha doğru bir tabirle çetelerin sayısı ve gücü artar. Bu güç örtülü olduğundan ilk başta göze çarpmayabilir. Tek parti ya da tek adam diktatörlüğü esasen bir oksimorondur, yani terimlerde çelişkidir. Bir devlet, özellikle de ekonomik temeli zayıf devlet, diktatörleştikçe bölünür. Dışında tahammül edemediği siyasi muhalefeti çetelerin şahsında içeri buyur eder, kendi bünyesinde toplar. İktidar savaşını her şeye “evet efendim” diyen bu çeteler içeride sürdürürler.

Ölene dek iktidarda kalan diktatörler kervanına katılmak isteyen her diktatör gibi Erdoğan da, ülkesini ve çevre ülkeleri kana bulamaktan hiç çekinmedi. 14 yıllık iktidarının muktedir bölümünün tamamında (kabaca 2010 sonrası) hamaseti ve terör eylemlerini körükleyen bir tablo çizdi. Elbette bu tabloda kaybeden işçi sınıfı ve emekçiler oldu. Gencecik fidanlarını, yani geleceğini bu saf kötülüğe ve gerici vahşete kurban verdi, veriyor.

Dün de bu kara tablonun bir başka başlığı açılmış oldu. Beşiktaş stadının çevresinde 36’sı polis 8’i sivil 44 kişi hayatını kaybetti. Hemen ardından “kim yaptı kim üstlendi?” soruları yine gündeme oturdu, “bu eylem kimin işine yaradı?” sorusunu unutturmak istercesine. Bugünse eylemi TAK’ın (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) üstlendiği haberi geldi.

En son söylenilmesi gerekeni en başta söyleyelim: TAK diye bağımsız bir örgüt yoktur! Olsa olsa devletin maşası olan, devletin içindeki hiziplerden birinin ya da birkaçının emrinde bulunan bir TAK vardır. Türkiye’de görünüşte her şey Erdoğan’ın kontrolündedir. Devlette ya da sivilde yönetici konumda kim varsa Erdoğan’ın emriyle hareket ediyor görünmektedir. Oysa gerçekte durum farklıdır. Kadim bir yönetim ilkesi Türkiye’de de iş başındadır: Devlet “tek adam”laştıkça, devletin içindeki hiziplerin, daha doğru bir tabirle çetelerin sayısı ve gücü artar. Bu güç örtülü olduğundan ilk başta göze çarpmayabilir. Bugün devlete bakan insanlar tek adam görüyorlar. Evet, doğrudur, devlet Erdoğan’ın şahsında cisimleşmiştir ve de şu günlerde bunun yasal kılıfı geçirilmektedir. Ama bu devletin tamamına Erdoğan hükmediyor demek değildir. Tek parti ya da tek adam diktatörlüğü esasen bir oksimorondur, yani terimlerde çelişkidir. Bir devlet, özellikle de ekonomik temeli zayıf devlet, diktatörleştikçe bölünür. Dışında tahammül edemediği siyasi muhalefeti çetelerin şahsında içeri buyur eder, kendi bünyesinde toplar. İktidar savaşını her şeye “evet efendim” diyen bu çeteler içeride sürdürürler.

TAK denilen yapı tam da budur. TAK diye bir örgüt yoktur! TAK bu çetelerin birinin ya da birkaçının elindeki bir kontrgerilladır. Eğer bu örgüt devasa “Huzur Operasyonu”ndan bir gün sonra yüzlerce kilo bombayla şehrin tam kalbini vurabilecek güce sahipse, çetenin başını neden indiremiyor?

Patlamayla ilgili şu haber gözden kaçmasın zira bu haberi yapan site (onedio.com) bir süre sonra bu haberi yayından kaldırdı. Haber içeriğini google ön belleğinden hâlâ görebiliyorsunuz. Çeteleşme arttıkça bu tür haberlerin sayısı ve bastırılma hızı da artar. Eski bir Türk deyişiyle, devletin içinde devlet sadece sivil halkı değil, devletin istihdam ettiği unsurları da vurur ve bu huzursuzluk kendine akacak bir kanal açabilirse, devleti çatırdatır.

Şubat ayındaki bir başka “TAK eylemi”nden sonra şu soruyu sormuştuk: “Kürt illerinde aylardır süren sokağa çıkma yasakları, onlarca insanın yakılarak ya da sorgusuz sualsiz infaz edilmesi gerçeği karşısında neden TAK’ın şahinleri, bir tane olsun üst düzey AKP’liye konmuyor?! Kürt illerindeki vahşet görüntülerini, molozların arasından çıkan parçalanmış insan bedenlerini ayakta alkışlayan bir sürü alçak her gün televizyona çıkıp Kürt halkına nefretini kusuyor. Neden bu katiller sürüsünden birinin bile burnu kanamadı, kılına zarar gelmedi?” Süreci anlamak için kritik sorular hâlâ bunlardır. Ama hepsi bu kadarıyla sınırlı değildir. “TAK” ya da “TAK’lar” tam da bir iktidar savaşının aleti olduğundan er geç bu adreslere konacaktır.

Beşiktaş saldırısı bu açıdan bir anlam ifade ediyor: Suruç’ta, Ankara’da vb. her şeyden haberdar olan polisin burnu bile kanamamışken (o cehennem yerinde üstelik), burada sivilden çok polis öldü. Tayyip’in aura’sı emrindekileri bir şekilde koruyup kollaması üzerine kuruluyken, bu kez böyle olmadı. Tayyip’in 7 Haziran’dan sonraki eylemleri bizzat yaptırdığını, IŞİD’le işbirliği halinde olduğunu biliyoruz. Ama bu şiddet sarmalını sonsuza dek kontrolünde tutamayacağını da görelim. Ne ulusal ne de uluslararası koşullar buna izin veriyor. Beşiktaş saldırısı bu açıdan bir kırılma noktası olabilir.

Erdoğan’ın 7 Haziran’daki yenilgisi bugünlerin fitilini ateşleyen kıvılcım olmuştur. Dolayısıyla haklı olarak bir milat kabul ediliyor. Ama başka bir milat daha vardır: Perinçek ve diğer çetelerin salıverilmesi. Devletler gelenekleriyle var olur ya da dilerseniz kirlidir. O gelenek Ergenekon’la yıkılmıyordu, ama Perinçek ve diğerlerinin salınmasıyla dirilmiş, tüm hıncıyla geri dönmüştür. Türkiye şu an bu çeteler aracılığıyla yabancı sermayenin farklı kollarının bir çatışma bölgesi ya da üstü örtülü bir iç savaşın muharebe alanı olarak kullanılıyor.

Bu doğrultuda devletin silaha uzanabilen güçlerinin tamamı Erdoğan’ın elinde değildir. İlelebet tüm bombalamalar Erdoğan’ın masasında mı planlanıyor olacak? Elbette değil.. Peki, ne zaman Erdoğan’a rağmen bir eylem gerçekleşmiştir diyebileceğiz? Tek bir cevabı yok bunun ama elbette kendi çevresinden birilerinin ölmeye başlaması bu sürecin başladığına işaret edebilir. Beşiktaş bombalamasıyla böyle bir sürecin kapısı aralanmış olabilir ya da belki de kapı çoktan açılmıştır.

12 Aralık 2016