12 Eylül’ün Tamamlayıcı Parçası Olarak 15 Temmuz Kuşağı

22.09.2016 | Vedat AKIN
Geçtiğimiz günlerde, belki de dikkatlerden kaçan ama izlendiğinde bugünümüzü ve yarınımızı acılar içinde sorgulatan bir video dolaştı sosyal medyada. Video 1980 Türkiye’sinde geçiyor ve çekimin çeşitli anlarıyla o günün insanlarını bugüne taşıyor. Diğer yandan video, 12 Eylül Türkiye’si ile 15 Temmuz Türkiye’si arasında mühim bir fark olduğunu gösteriyor. Bu farkı derin analizlere gerek kalmaksızın gösteren bir örnek olarak: 12 Eylül Türkiye’sinde (daha doğrusu 12 Eylül öncesindeki sınıf mücadelesinden miras ya da arta kalan Türkiye’de) ayakkabı boyacıları sinemaya gidiyor, kitap okuyor… 15 Temmuz Türkiye’sinde (yani YÖK’ün ve İmam-Hatiplerin bir karabasan gibi eğitimin üzerine çökmesiyle yaratılan süreçte) ise bir rektör, “gelecek için cahil nesil lazım” diyor; olanca gericiliğiyle bir imam, “Bizi okumuşların şerrinden koru” diyor; öğretmenler kovuluyor ve dövülüyor.

Geçtiğimiz günlerde, belki de dikkatlerden kaçan ama izlendiğinde bugünümüzü ve yarınımızı acılar içinde sorgulatan bir video dolaştı sosyal medyada. Video 1980 Türkiye’sinde geçiyor ve çekimin çeşitli anlarıyla o günün insanlarını bugüne taşıyor.

Muhtemelen video bir belgesel olarak tasarlanmış. Gelgelelim biz sadece yedi dakikalık bir kısmını izleyebiliyoruz. Çekimlerin geri kalanı yayınlanmış mıdır, yoksa 12 Eylül sansürüne uğrayıp yok mu edilmiştir bilinmez. Söz konusu video, bugünkü karanlığa nerelerden geçip geldiğimizi sarsıcı bir biçimde gözler önüne sermesi bakımından arşiv niteliğindedir.

Videoyu izlediğinizde, 12 Eylül’ün bu topraklarda neye mal olduğunu daha derinden hissediyorsunuz. 12 Eylül darbesi, dönemin burjuva sınıfıyla bilfiil hazırlanışıyla veya uygulanışıyla olsun, yalnızca insanlarımızın canlarını almadı. Bilakis en çok önem verdiği ve en çok ortadan kaldırmak istediği şeyi bizden aldı: Sınıf bilincini.

Sovyetler döneminin devrim sürecini anlatan meşhur filmlerinden birinde, Bolşevik bir işçi, kendine her söz sırası geldiğinde kendisiyle tartışan kişiye döne döne, “Ben bilmem arkadaş! Dünyada iki tür sınıf vardır: İşçi sınıfı ve patron sınıfı. Ben işçi sınıfının tarafındayım” diyordu. Bunu söyleyen işçinin muhtemelen ne okuması ne yazması vardı. Ama Sovyet işçisinin sınıf bilinci billurlaşmış, deyim yerindeyse çelikleşmişti. O, bu haliyle, her türden burjuva ya da küçük burjuva safsataya karşı şerbetli hale gelen sınıf bilinçli, devrimci bir işçi olmuştu.

12 Eylül öncesi emekçi kuşak, dünyaya ve ülkeye sınıfsal gözlüklerle bakmayı öğrenmişti. Her türden vakaya kendi sınıfının penceresinden bakabiliyordu. Videoda konuşan ayakkabı boyacıları, Marksist literatürün diliyle konuşmasalar da ağızlarından çıkan her cümle, sınıf karşıtlığının bilincinde olmanın verdiği vakarlı bir gururla çıkıyor. Sözgelimi Yılmaz Güney’in ne yapmaya çalıştığını soran kameramana ayakkabı boyacısının cevabı “Zenginlerin ve fakirlerin arasındaki farkı öğrendim” oluyor; bu cevap burjuvazinin o dönemine kâbus gibi çöken işçi sınıfı mücadelesinin ve yaygın sınıf bilincinin, toplumun en ücra köşelerine kadar yayıldığını gösteriyor.

Diğer yandan video, 12 Eylül Türkiye’si ile 15 Temmuz Türkiye’si arasında mühim bir fark olduğunu gösteriyor. Bu farkı derin analizlere gerek kalmaksızın gösteren bir örnek olarak: 12 Eylül Türkiye’sinde (daha doğrusu 12 Eylül öncesindeki sınıf mücadelesinden miras ya da arta kalan Türkiye’de) ayakkabı boyacıları sinemaya gidiyor, kitap okuyor…

15 Temmuz Türkiye’sinde (yani YÖK’ün ve İmam-Hatiplerin bir karabasan gibi eğitimin üzerine çökmesiyle yaratılan süreçte) ise bir rektör, “gelecek için cahil nesil lazım” diyor; olanca gericiliğiyle bir imam, “Bizi okumuşların şerrinden koru” diyor; öğretmenler kovuluyor ve dövülüyor. Sanırım başka söze hacet yok.

Devrimciler insanların insanca yaşamasını, kültürlenmesini ve kendilerini dünya vatandaşı gibi hissetmelerini, gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan, mutlu ve büyük günlerinin anahtarı olarak görürler.

İslamcılar ve genel olarak dinciler ve gericiler ise ufacık kızlara sarkma hikâyeleri üzerine konuşup, kadınların insan olup olmadığını tartışırlar. Geleceği, kadın-erkek birlikte kurmanın değil, onları ayıracak ve kadını toplumsal yaşamda görünmez kılacak tedbirlerle kurarlar. Para, daha fazla para, rant, daha fazla rant diye kavgaya tutuşurlar. Sonunda da eğitimi beş paralık yapar, “zaten okuyup n’olcan” ideolojisini aşılarlar. Gericiler insanları kullanabildikleri ya da sömürebildikleri oranda onlara dua eder ve yanlarında dururlar. En okumuş yazmış görünenler bile toplumsal tarih ve sosyoloji alanında saçmalarlar. Bu saçmalıklarının karşılığında ise yüzbinlerce dolar kazanırlar.

1980 Türkiye’sinde geçen bu küçük videodaki kısacık boyacı röportajı, geçmiş Türkiye ile geleceğin Türkiye’si arasındaki berbat farkı gözler önüne sererken geçmişimize bakıp umutlanmamız gerektiğini de muştuluyor. 1980 öncesi eylem görüntülerini seyredip iç çekip, idealist dünya görüşünü savunanlar gibi “Eskiden insanlar başkaydı” demek yerine, o zamanların toplumsal mücadele karnesini incelemek devrimci Marksistlerin görevidir. Eskiden insanlar farklı değillerdi. Biz diyalektik materyalistler olarak o günlerin insanlarını yaratanın o günün koşulları olduğunu savunuruz. Elbette insan boş bir levha değildir, özneler de tarihe yön verir. Ama denizde dalga yoksa dalgayı yaratacak kudrette özneyi aramak, boşa kürek sallamakla veya elleri havaya açıp yalvarmakla eşdeğerdir. Umut hâlâ var ve işçilerin zihinlerini meşgul edeceği, sınıfsal kininden aldığı güçle kan emici patronların masasına yumruğunu vuracağı günleri bekliyor.

1980 öncesi edebiyatta, şiirde ve genel olarak toplumsal kültür araçlarındaki seviye ile Türk burjuvazisinin kanlı katliamlar yapmaya başlamasının ardından hız kazandığını bildiğimiz, erotik film ve arabesk kültürüyle mayalanan sürecin seviyesi arasında, bırakın dağlar kadar fark olmasını, ışık yılları kadar mesafe var. Bu mesafeleri aşacak kültürel birikimimiz hâlâ mevcut. Onlara sarılmaya, onları diri tutmaya ve dünya mirasının bir parçası olarak görmeye devam etmek zorundayız.

***

Videoda Yılmaz Güney’le ilgili röportaj yapılmadan önce, ülkedeki kapitalist dönüşümün kırdaki hayata etkisini göstermesi bakımından Sürü filminden bir sahne de bulunuyor. Tesadüf o ki, bu yazı yazılırken, Sürü filminde hasta Berivan’ı (Melike Demirağ) İstanbul’un karmaşası içinde sırtlanmış götüren Şivan’a (Tarık Akan) değinmek aklımın ucundan geçmezdi. Ne yazık ki Hababam Sınıfı’nın Damat Ferit’i, Maden filminin yiğit maden işçisi Nurettin’i, Demiryol’un devrimci militanı Bülent’i, Yol’un Seyit Ali’si, Çark’ın Rauf’u ve daha nice değerli filmde rol alan Tarık Akan’ı geçtiğimiz Cuma (16 Eylül 2016) kaybettik. Her türden ideolojik uyuşmazlığımız apayrı bir mevzudur: Hayatını servet içinde geçirebilecekken mücadeleye ve eğitime adayan bir aktöre, fazla büyük roller de biçmeden (zira ondan neredeyse bir parti önderi olmasını bekleyenler olduğunu gördük sosyal medyada), onu toplumsal mücadeleler ansiklopedisinin önemli sayfalarından birine kaydetmek gerekir, aynı zamanda büyük bir sanatçı ve emek dostu olarak.

18 Eylül 2016