Bir Çocuktan Katil Yaratan Karanlık: “Dinî Eğitim”

25.08.2016 | Harun YILMAZ
Bugün bu ülkede “sübyan okulları” adı altında, üç yaşındaki çocukların zihinlerini köreltip çocuk istismarının daniskasını yapan resmî kurumlar var. Belediyelerden çocukların, hattâ bebeklerin servis servis taşındığı bu yerlerde küçücük çocukların beyinlerinin İslamcı zırvalıklarla (“cihad”, “çocuk gelin”, “cinler”) yıkandığını görmemiz gerekiyor. Bunun haricinde sözde “Kuran kursu”, cemaat/tarikat okulları vb. sayısız oluşum dışında, yereldeki birçok cami ve evler de aynı amaca hizmet etmektedir. İlköğretim yaşına gelene kadar çocukların çoktan çocuk olmaktan çıkarıldığı bir ülkede yaşıyoruz ve bunun sebebi de “dinî eğitim” denen çocuk istismarı. Dolayısıyla mesele sadece dışımızdaki İslamcı tehdit değildir. Ülke içinde de “cihadcı” yetiştirilmektedir ve elbette çok küçük yaşlardan itibaren.

Antep’te yaşı 12 ila 14 arasında olduğu belirtilen bir çocuk, Kürt bir ailenin düğününde canlı bomba eylemi gerçekleştirerek çoğunluğu kendisi gibi çocuk olan 54 kişinin ölümüne yol açtı. Saldırıyı henüz IŞİD üstlenmemiş olsa da (dahası bombacının çocuk olduğu iddiası da henüz doğrulanmamıştır), İslamcı bir örgütün yaptığını görmek zor değil. Ülke olarak artık bombalama eylemi gerçekleştirilmesine, onlarca insanın ölmesine şaşırmıyoruz, öldüre öldüre buna alıştırdılar zaten. Sadece, her olayda öne çıkan bir öğeye odaklanıyoruz; Antep patlamasında bu öğe saldırganın çocuk kimliği oldu, Rakel Dink’in meşhur eleştirisi eşliğinde: “Bir Çocuktan Kâtil Yaratan Karanlık”.

Elbette bunu sorgulamak, bu kısma odaklanmak lazım, ama daha öncesinde “büyük”lerin rolüne bakmak gerekiyor. Ülkede ardı ardına bombalar patlıyor, egemenlerin dar kliğine mensup olmayan hiç kimsenin hayatı güvende değil, her an pisi pisine ölmek ya da sakat kalmak mümkün. Peki, neden? Bir sembolle söylersek, 7 Haziran’dan ötürü. 7 Haziran seçimleri Tayyip’in tek adam diktatörlüğünün çatırdadığı gündü ve bundan gerekli dersi çıkaran diktatör bütün kartlarını masaya serdi. Ülkede kendisinden habersiz kuş uçmazken, ardı ardına bombalar patlamaya başladı ve ne hikmetse hiçbirinde Tayyip’in adamlarına bir şey olmadı. Hattâ biliyoruz ki, “baskın basanındır” mantığıyla Suruç’ta kendi pisliklerini örtmek adına daha ilk andan itibaren sistemli bir şekilde “ölenler arasında niye HDP’liler yoktu?” diyip durdular, sırf “nasıl oluyor da ölen hiç polis veya benzeri devlet görevlisi yok?” sorusu sorulmasın diye. Ülkedeki en ufak bir gösteride bile çeviğiyle siviliyle hem çepeçevre saran hem de içimize sızan polisler, Suruç’ta, Ankara’da bombalar patlarken neredeydi? Nasıl oldu da onların başına bir şey gelmedi?

Biz bu soruları daha ilk günden sorduk. Mantıklı sorular olduğu, sonrasında belgelerle kanıtlandı: Bombalardan devletin haberi vardı ve önlem almak yerine kendi polislerini uyarmış, onları yem etmemişti. Her şey gün gibi aşikârdı artık. Fakat sanki ek kanıta ihtiyaç varmışçasına, 15 Temmuz kokteyl darbesi sonrası sağlamasını da yapmamız mümkün oldu. Tayyip yandaşları, tek bir demokratik talep dillendirmedikleri sözde demokrasi nöbetleri tutarken tek bir bomba patlamadı. Kimse bomba korkusuna evinden çıkmazlık etmedi, hattâ bizler bile uzun bir süre sonra rahat rahat sokağa çıkabildik, nasılsa Tayyip’in kitlesi sokaklardayken bomba patlamaz rahatlığıyla. Ama ne zamanki AKP kitlesi ricat etti, bombalar yeniden patlamaya başladı. Bu kadar tesadüf fazla değil mi?

Tayyip 7 Haziran’dan sonra düğmeye bastıysa ve Kasım seçimlerinde de istediğini aldıysa, dahası kokteyl darbesiyle de gücüne güç kattığına göre, niye hâlâ daha bombalar patlıyor? Daha ne istiyor? Gücünü perçinlemek mi?

İki temel neden öne çıkıyor. Bunlardan birincisi, her Bonapartist rejimde olduğu gibi kitle tedhişi üzerinde yükselen bir diktatörlükle yönetiliyor olmamız. Tam da kitlelerin her an bir korku ve panik havası içinde olmaları; durum kötü olsa bile daha da kötüye gidebileceğine, egemenlerin hiçbir şeyden, hiçbir kötülüğü gerçekleştirmekten geri adım atmayacak kadar gaddar olduğuna inanmaları ve “en iyisinin” dişimizi sıkıp katlanmak olduğuna rıza göstermeleri, yani pasif destek vermeleri bu tür rejimlerin en önemli güvencesidir. Somut konuşalım: Bu rejimin şu an temel taşlarından biri muhaliflerinin yılgınlığı, umutsuzluğu, bunalımları değil mi? Hemen herkesi maddi ya da manevi açıdan yaralayarak hayata küstürmedi mi? Saldırıların sürmesinin en önemli sebebi budur. Bombalar sadece öldürmüyor, aynı zamanda sindiriyor.

Diğer yandan, AKP’nin kadir-i mutlak olduğunu, her şeyi kontrol edebildiğini de düşünmemek gerekir. AKP ve daha özelde Tayyip, yaratılmasında başrol oynadığı pisliğin içinde çoktan kaybolmuştur ve şiddet sarmalını derinleştirerek durumu toparlamaya çalışmaktadır. Sorun Tayyip’in yanlış politikalarında değil, İslamcı kapitalizmdedir.

İşçi sınıfının dizginsiz sömürüsü üzerine kurulan AKP rejimi, Tayyip’in patronlardan sınırsız kredi almasını ve bir süre sonra bu krediyi, adeta, kredi dağıtan konumuna geçerek tersine çevirmesini sağlamıştır. Bu temelde de İslamcı eğitimi ve ideolojiyi giderek daha da dayatmaktadır. Bu iki pisliğin, kapitalizm ile İslamcılığın birleşmesinden de içinde yaşadığımız rezalet doğmaktadır.

Bugün bu ülkede “sübyan okulları” adı altında, üç yaşındaki çocukların zihinlerini köreltip çocuk istismarının daniskasını yapan resmî kurumlar var. Belediyelerden çocukların, hattâ bebeklerin servis servis taşındığı bu yerlerde küçücük çocukların beyinlerinin İslamcı zırvalıklarla (“cihad”, “çocuk gelin”, “cinler”) yıkandığını görmemiz gerekiyor. Bunun haricinde sözde “Kuran kursu”, cemaat/tarikat okulları vb. sayısız oluşum dışında, yereldeki birçok cami ve evler de aynı amaca hizmet etmektedir. İlköğretim yaşına gelene kadar çocukların çoktan çocuk olmaktan çıkarıldığı bir ülkede yaşıyoruz ve bunun sebebi de “dinî eğitim” denen çocuk istismarı. Dolayısıyla mesele sadece dışımızdaki İslamcı tehdit değildir. Ülke içinde de “cihadcı” yetiştirilmektedir ve elbette çok küçük yaşlardan itibaren.

Son Cerablus operasyonunu düşünün. AKP’nin müttefikleri IŞİD’in bir derece altı olan cihad yanlısı gruplar değil mi? Hepsinin kirli sicilinde kafa kesme, çocuk cinayetleri başta olmak üzere sayısız kıyım yok mu?

Sorun şu ki, biz bunların hepsini unutuyoruz, “alışmak lazım” diyenlere kızmamıza rağmen alışıyoruz, üzerinden daha üç gün geçmiş olmasına rağmen Antep’te yaşananlar (sadece bu katliam değil, 9 aylık çocuğa tecavüz de) için de aynısı geçerli. Bir defa “Unutursak kalbimiz kurusun” dedik, dediğimizin arkasında duralım. Unutmayalım, kabullenmeyelim, tavrımızı mücadeleyle gösterelim!

24 Ağustos 2015