“Nöbete Devam”: Faşist Seferberlik ve İslamcılık

04.08.2016 | Harun YILMAZ
Bu zamana kadar, İslamcı tabanın geniş kitleler halinde sokağa inemeyeceğini, devleti karşısına aldığında yahut devleti arkasında görmediğinde eyleme girişmeyeceğini savunduk. Bunun sebebi de gelenektir. Türkiye’de İslamcılığın diğer birçok ülkedekinin aksine bir yeraltı mücadele geleneği yoktur. Bizde İslamcılar her zaman iktidar tarafından korunup kollanmış, kendi küçük dükkânlarını büyütüp para biriktirmenin derdine düşmüş, ancak bundan sonra ve buna paralel olarak “dava”ya iltihak etmişlerdir. AKP medyası eliyle başlatılan ve sözde muhalif gazetecilerin desteğiyle büyütülen kampanya sonucunda, AKP kitlesi gerçekten de darbeyi çıplak elleriyle durdurduğuna inandı. Bir sonraki darbe girişiminde, evelallah, darbeyi durdurmak için sokağa fırlamaya hazır, hattâ teşne bir güruh oluştu. AKP bu darbeyle kitlesini seferber etmeyi başarmış, Saraçhane eylemlerindekinden farklı olarak kitle ya da en azından kitlenin önemli bir kesimi bu kez sokağı sevmiştir. İşte AKP diktatörlüğünün kitle seferberliğiyle birleşmesi faşizm alametidir!

Darbenin üzerindeki sis perdesi kalkmış değil. AKP’nin darbede şu veya bu şekilde rol almış olduğu kesin olsa da, bundan sonrası boşluklar içeriyor. Başrolde miydi, yan rolde miydi? Çok önceden mi haber aldı, yoksa darbe gününde mi? Tayyip’in darbede bir şekilde rol oynadığına dair şüphelerin her geçen gün azalmasının sebebi, ilk andan itibaren çok sistemli bir temizliğe ve kitle seferberliğine girişmiş olmasında saklı.

İşin temizlik ayağında, akla ilk şu soru geliyor: Madem bu kadar kısa sürede 60 binden fazla insanı tespit edebiliyordunuz, darbeyi niye öngöremediniz? Neden bu tespit ettiğiniz kişilerle uzun yıllardır süren mutlak iktidarınızda hesaplaşmadınız? Yoksa liste elinizde hazırdı da bunun için herkesi susturacak bir bahane mi arıyordunuz? Bu sorular yanıtlanabilmiş değil. Daha doğrusu, on beş yıldır İslamcıların nasıl egemenlik kurduğunu (komplolar, desiseler vb.) bildiğimizden, işkillenmemek için kandırılmaya hazır derecede saf, “kandırıldım”la siyasi olayları açıklamaya çalışacak kadar yüzsüz olmak gerekiyor.

Fakat belki de işin daha önemli ve gözden kaçırılan kısmı “Nöbete Devam” adı verilen ve ücretsiz ulaşımla kolaylaştırılan kitle seferberliğidir. Temizlik operasyonu pek çok kesime ulaştığından, haliyle daha çok ilgi ve tepki görmesine karşın, ilk baştaki saldırganlığı azalmış olan kitle seferberliği daha da mühim bir tehlikeye işaret ediyor, zira şu aranan ve çok zikredilen faşizm burada saklıdır.

Öncelikle, tıpkı temizlik operasyonlarında olduğu gibi burada da çok bilinçli, örgütlü, hazırlıklı bir hamlenin varlığından bahsetmek gerekiyor. Darbenin olduğu gece Tayyip’in kitleyi sokağa davet etmiş olması bir refleks, anlık bir tepki değildi; adeta darbe kitle seferberliğini tetiklememiş, kitle seferberliğini tetiklemek üzere darbe kullanılmıştır. Kritik soru şudur: Elinin altında devletin zor aygıtları bulunan ve yıllardır bu aygıtları kendi bireysel güvenliği için baştan aşağı düzenlemiş olan bir diktatör, neden tankıyla tüfeğiyle gelen darbeyi örneğin TOMA’sıyla, kendi silahlı güçleriyle durdurmaz da çıplak elleriyle bir avuç partizanını sokağa çağırır? Böyle bir hamleyi, devleti her zaman karşısında gören soldan bekleriz, sağ partilerden, hele hele iktidar partilerinden değil. Tayyip’in devlet darbesini görünce devletin içinde kim “hain” kim değil güvenemeyeceği argümanı kendi kendini çürütecektir, zira bu denli örgütlü bir karşı-güç sokağa çıkan kitleyi de rahatlıkla yönlendirebilir.

İçeriden bilgiye sahip olamadığımıza göre, her zaman sağlıklı olmamakla birlikte kullanışlılığı fazla olan bir yöntemle meseleyi irdeleyebiliriz: Günün sonunda, ne oldu? Yaklaşık üç haftanın sonunda AKP kitlesi sokağa alıştı. Gezi sonrasındaki Saraçhane eylemleri için AKP’nin paramiliter bir faşist örgütlenme yaratmaya çalıştığından bahsetmiştik. TOMA’ların korumasında gerçekleşen bu “eylemler” istenen amaca ulaşamamıştı. Bugün biraz daha farklı bir durum var ve inandırılmış bir mağduriyetin üzerinde yükselen hareketlilik şimdilik amacına ulaşmış görünüyor.

Kuşkusuz, türdeş bir AKP tabanı yok, yüzde ellilik bir kitlenin çok farklı saikleri olmasına karşın, Türkiye’deki siyasal İslamla ilgili ana önermemizi gözden geçirmemiz gerekebilir. Bu zamana kadar, İslamcı tabanın geniş kitleler halinde sokağa inemeyeceğini, devleti ya da devletin bir kesimini karşısına aldığında yahut devleti arkasında görmediğinde eyleme girişmeyeceğini savunduk. Bunun sebebi de gelenektir. Türkiye’de İslamcılığın diğer birçok ülkedekinin aksine bir yeraltı mücadele geleneği yoktur. Bizde İslamcılar her zaman iktidar tarafından korunup kollanmış, kendi küçük dükkânlarını büyütüp para biriktirmenin derdine düşmüş, ancak bundan sonra ve buna paralel olarak “dava”ya iltihak etmişlerdir. “Öncüleri” bu halde olan siyasal İslamın kitlesi de imam-cemaat ilişkisindekinden farksızdır. Daha düne kadar Gülen’i yere göğe sığdırmayan kitlenin, birdenbire şeytan taşlama turlarına başlaması da bununla açıklanabilir: İslamcılar güce taparlar ve düşene bir tekme de onlar vururlar; bu genel özellik Türk İslamcıları için daha da geçerlidir.

Tam da bu sağlamcılık nedeniyle, Erdoğan düşse bir tekme de bugün ona tapanlar vuracaktır diyorduk. Bugün yakın çevresindekiler için bu durum halen geçerli olsa da, en azından şu yirmi günün sonunda tabanındaki ciddi bir kesim ilk planda bunu yapmayabilir. Olgularla hareket edelim: Darbeyi AKP kitlesi durdurmadı, darbe içeriden çözüldüğü ya da çökertildiği için durdu, dağıldı. Erdoğan sokaklara inme çağrısı yaptığında sokağa inen kitle çok küçük bir azınlıktı; tankların önündeki gruplara saat saat bakıldığında bu kısım anlaşılabilir. Ne zamanki darbenin püskürtüldüğü anlaşıldı, kitle o zaman tüm sağlamcılığıyla sokağa indi.

Peki, ya sonra? Sonrasında durum değişti. AKP medyası eliyle başlatılan ve sözde muhalif gazetecilerin desteğiyle büyütülen kampanya sonucunda, AKP kitlesi gerçekten de darbeyi çıplak elleriyle durdurduğuna inandı. Kulaktan kulağa aktarılan kahramanlık hikâyeleriyle imrenme hissi güçlendi. İkinci bir “hüloğğ” durumu var. Biz Kızılay’’da binanın çatısında jete atlamaya çalışan adamın (sahte) fotoğrafını haklı olarak mizah malzemesi yaparken; bunu yiyen, yutup sindiren bir kitle gelişti. Bir sonraki darbe girişiminde, evelallah, darbeyi durdurmak için sokağa fırlamaya hazır, hattâ teşne bir güruh oluştu.

Belki tam da bu nedenle, esas yorumumuzdan farklı olarak, daha doğrusu buna paralel olarak, darbenin baştan aşağı bir tezgah olduğu ihtimali de dikkate alınabilir: Bir darbe istihbaratı alan AKP kendi “darbe tatbikatı”nı yapmış olamaz mı? Batı’daki tek bir saygın gazetecinin bile darbe olduğuna zerrece inanmıyor olmasının arkasında bu gerçeklik yatıyor olamaz mı? Bekleyip görelim; şimdilik en azından şunu söyleyebiliriz: Bu darbe Tayyip’ten bağımsız gerçekleşmedi, ama ne kadar parmağı var bilmiyoruz.

AKP bu darbeyle kitlesini seferber etmeyi başarmış, Saraçhane eylemlerindekinden farklı olarak kitle ya da en azından kitlenin önemli bir kesimi bu kez sokağı sevmiştir. AKP diktatörlüğünün kitle seferberliğiyle birleşmesi faşizm alametidir! Türkiye solunun yıllardır aradığı faşizm işte budur. Faşizm sağcı şiddetin her türlüsüne değil, özel bir biçimine verilen addır ve bu da devlet şiddetiyle gerici kitle seferberliğinin birleşmesidir.[1]

Yine de ısrarla bu eylemleri demokrasi nöbeti, şöleni, diyarı olarak görenlere sormak lazım: Haftalara yayılan bu demokrasi cinnetinden hangi demokratik manifesto çıktı, hangi demokratik talepler özellikle sivrildi de oraya katılmayanların bile kulağına çalınır oldu? Mesela Gezi bir demokrasi beşiğiydi ve tam da bu yüzden sayısız demokratik talebi dosta düşmana duyurabildi ve kendisi de bulunduğu alanda en geniş ölçekte demokrasiyi hayata geçirdi. Peki, iktidarı, yani icra kurumunu da arkasına almış olan “nöbete devam” seferberliği ne doğurdu? “Ya Allah Bismillah Allah-ü Ekber”lerin gürültüsü arasında bir demokratik talep duyan, gören var mı? Tersine, o demokrasi şöleni OHAL uyguluyor, işkence yapıyor, gözaltılarda insan öldürüyor vb. Demokrasiden o kadar uzak ki, dağ fare doğurdu ve ortamı çok seven faşist Bahçeli de Pazar günü Yenikapı’daki mitinge gitme kararı aldı. Haydi diyelim ki, ülkede darbe tehdidi olduğundan demokrasiden taviz verip siyasi alanda vidaları sıkmak gerekti. Peki, işyerlerinde demokrasiye geçiş için neden hiçbir adım atılmıyor? Cumhurbaşkanlığı (kaçak) sarayının önüne doluşanların zenginler olduğunu biliyoruz da meydanlardakilerin çoğu işçi, hattâ kol işçisi. Bu insanların işyerlerinde nasıl bir darbe tehdidi var ki en temel demokratik haklar (işçilerin yönetimde söz sahibi olmaları, insanca muamele görmeleri, mesela hijyenik tuvaletler, duşlar görmeleri) engelleniyor? İşçilere temiz tuvalet, daha az çalışma saati, çayı simidi boğazına dizmedikleri düzgün çay molaları verince darbeciler boşluklardan sızıp maazallah ülkeyi ele mi geçirirler? Patronlar önünde el pençe duran, askerden korkup askerî okul kapatan ilk “başkumandan” (askerden korkan başkumandan!) Erdoğan neden kendi kitlesini işyerlerinde yalnız bırakır?

Elbette ortada demokrasi şöleni falan yok da ondan! Bu rezilliğin 7 Ağustos’ta bitirileceği söyleniyor, sonrasını şimdilik bilmiyoruz ama Tayyip’in kitlesini sokağa alıştırdığını ve bunun en az devlet şiddeti kadar ciddi bir tehdit barındırdığını söylemek gerekiyor. İslamcılıkta baskın çıkan gelenek (“sağlamcılık”) mi yoksa ortak hezeyan mı olacak? Ülkedeki kaosa bakarak, cevabı kısa zaman sonra alacağımızı söyleyebiliriz.

3 Ağustos 2016


Notlar

[1] Bu konuda bkz. Sinan Karasu, Faşizm ve “Sürekli Faşizm” Üzerine Tezler, özellikle de dördüncü ve dokuzuncu tez.