15 Temmuz İslamcı Kokteyli: İki Darbe Tek Diktatörlük

19.07.2016 | Sinan KARASU
Tüm bunlar, darbenin ortak iş (“İslamcı kokteyli”) olduğunu gösteriyor. Erdoğan darbe gecesi ilk beyanında, “Bu hareket Allah’ın bize büyük lütfu. TSK içindeki hainleri temizleyeceğiz” diyerek kendini ele vermiş oldu. Ortada bir darbe var, bu darbenin iyi planlanmadığını söylemek yerine; Tayyip’in ağzından kaçırdığı gibi, mağdur rolüne yatıp baskıyı artırmak için Tayyip ve çevresi tarafından teşvik edildiğini ya da önünün açıldığını söylemek gerekir. Tayyip’in ciddi bir askerî darbeyle karşı karşıya kalmış bir mağdur rolüne yatabilmek adına, Gülenciler içindeki adamları aracılığıyla darbeyi yönlendirdiği anlaşılıyor. Gülenciler ve diğerleri darbe yapmaya giderken ikinci bir darbeyle karşılaşmıştır. Amaç belli ki muhalefeti de darbeye destek için sokağa çekip askerî üstünlüğe sahipken kıyım yapmak ya da akabinde “darbeye destek veren partiler” olarak gösterip kapatmaktı; fakat en azından bu kısımda aradığını bulamadı. Keza bir olasılık olarak IŞİD etkeninden de bahsedebiliriz.

Türkiye uzun bir aradan sonra, yine ne yaptığı kime yaradığı belli olmayan bir darbeye, daha doğrusu darbe girişimine şahit oldu. Farklı bir örneğini 28 Şubat’ta gördüğümüz İslamcıları hedef alan darbe, ne hikmetse, bir kez daha İslamcıları güçlendirecek şekilde tez vakitte sahneden ayrıldı yahut en azından şimdilik ayrılmış görünüyor.

Hal böyle olunca, 15 Temmuz akşamı ilk haberler geldiği andan itibaren sorulan, sorgulanan da bu oldu: Düzmece bir darbe mi bu? Asker darbe mi yapıyor, yoksa Tayyip yine bir tiyatro mu sergiliyor? Belki bu soruya verilebilecek en iyi (ama kaçamak) cevap, “son beş-on yıldır yaşadıklarımız kadar gerçek” olabilirdi. Fakat bu bizi siyaseten hiçbir yere götürmez, tersine daha da dibe sürükler. Gerçek olamayacak kadar kötü bir ülkede, gerçekliğin kurmacayla yer değiştirdiği bir durumda “darbe gerçek mi?” sorusuna yanıt arıyoruz.

15 Temmuz darbesi tiyatrovâri düzmece öğeler içerse de, yaşananın bir darbe olduğu reddedilemez. Ordudaki bir cunta, başını Gülen ekibinin çektiği ama diğer huzursuz kesimleri de arkasına alan bir cunta; ABD’nin kesinkes onayını almadan ama çok açık ki Washington’ın karşı da çıkmayacağına, oldubitti yaparsa Mısır’daki gibi kabul edeceğine güvenerek bir teşebbüse kalkışmıştır. Fakat hepsi bu kadarıyla sınırlı değildir. Eldeki veriler mizansen iddiasını, daha doğrusu iktidarın darbeye kasten göz yumduğu görüşünü güçlendirecek kadar güçlüdür. Madde madde sıralamak gerekirse:

–Darbelerin alışılageldik şeması vardır: Radyo ve televizyonlara el koyulur, iktidar odakları tıkanır, kitlelerin sempatisini kazanmak için basın yoluyla en can alıcı hususlar (mesela çocuk tecavüzcülerini durdurmak) öne çıkarılır. Hele ki bu çağda, özel televizyon kanallarına el koymayan, tersine düşmanına en kritik saatlerde o ekranlardan propaganda imkânı veren bir darbe ne menem bir darbedir? Ekranlara çıkıp “yönetime biz el koyduk, şunları vaat ediyoruz” demeyen, mesela toplumun geniş kesimlerinde sempati uyandırabilecek bir popüler ismi (cemaatin bu konudaki mahareti malumdur) ya da liderliğe soyunacak güçlü otorite figürünü ekrana çıkarmayan darbe nasıl oluyor? Hepsi bir tarafa, twitter’dan şu meşhur “algı yönetimi”ni yaparak kitleyi yönlendirmeyen bir darbeye kim inanır?

–Darbenin mağdurlarını anladık, her zamanki gibi İslamcılar!! Peki ama darbeyi yapan kim? Sivilleri yanına çekmeye çalışmayan darbe mi olur? Darbe saatinde neden yüzlerini görmedik, neden sivil toplumdan destek istemediler? Bu nasıl bir konspiratiflik ihtiyacıdır?

–Darbenin tecrübesiz-azınlık bir cunta tarafından yapılmış olduğu, bu yüzden başarıya ulaşmadığı iddia ediliyor. Öyle değil, zira cumhurbaşkanının yaveri bile işin içinde olduğu için gözaltına alındı. Orgeneral Hulusi Akar ve kurmay kademesi darbeye katılmamış olmasına karşın, tuğgeneral ve albay düzeyinde destekçisi azımsanmayacak konumda. İlk başta 40’a yakın generalin ismi verilse de, gözaltına alınanları baz alırsak bu rakam üç katına çıkıyor ve halihazırda 112 general ve amiral gözaltına alınmış durumda. Kim kaldı ki geriye? Bunların henüz 26’sı tutuklanmış olsa da, her halükarda bir darbe yapmak için fazlasıyla yeterli bir rakam. Ama acemilikten geçilmiyor. Neden?

–Şimdi, yılların deneyimli askerlerine karşı 100-200 AKP’li havalimanını ya da köprüyü nasıl geri aldı? Cuntanın yönetime el koyduğu TRT’de açıklanmışken, Erdoğan’ın uçağının yeri biliniyor (neden ve nasıl oluyor da biliniyor? Erdoğan korkusuz bir lider olduğundan mı?!), ama yılların tecrübeli askerleri müdahalede bulunamıyor. Sonra, gidip meclisi bombalıyorlar, ama orada da onlarca AKP’li vekil (düşman) varken kimseye isabet ettiremiyorlar. Pes!

IŞİD’in anavatanı diye bilinen, son bir yılda ondan fazla bomba patlamış bir ülkede TBMM’nin bombalanması tuhaf değil, bunu olağanüstü görmek tuhaftır. Bu ülke çoktan aşırılıkların çemberine çekildi ve “uçuk kaçıklık” çıtası epey yükseldi. Bu ülkenin istihbarat başkanının, kirli siyasi emellerine ulaşmak adına “yollarım üç-beş adam, attırırım birkaç bomba” dediğini ses kayıtlarından dinlemedik mi? Mavi Marmara diyerek kimi Marksistleri bile oltasına getirdiği bir komplo kurup kendi adamlarını İsrail’e harcatmadı mı? Tersinden bakarsak, meclisi bombalayacak kadar gözünü karartmış olan darbeciler neden üst düzey AKP’lilerden birini bile hedef almadı?

Tüm bunlar, darbenin ortak iş (“İslamcı kokteyli”) olduğunu gösteriyor. Erdoğan darbe gecesi ilk beyanında, “Bu hareket Allah’ın bize büyük lütfu. TSK içindeki hainleri temizleyeceğiz” diyerek kendini ele vermiş oldu. Ortada bir darbe var, bu darbenin iyi planlanmadığını ya da planının boşa çıkarıldığını söylemek yerine; Tayyip’in ağzından kaçırdığı gibi, mağdur rolüne yatıp baskıyı artırmak için Tayyip ve çevresi tarafından teşvik edildiğini ya da önünün açıldığını söylemek gerekir. AKP en az üç yıldır Gülencileri temizlemeye çalışıyor, bu süreçte kendisinin de Gülenciler arasına adam yerleştirmiş olması mantığa aykırı değil. Tayyip’in ciddi bir askerî darbeyle karşı karşıya kalmış bir mağdur rolüne yatabilmek adına, Gülenciler içindeki adamları aracılığıyla darbeyi yönlendirdiği anlaşılıyor. Gülenciler ve diğerleri darbe yapmaya giderken Tayyip eliyle gelen ikinci bir darbeyle karşılaşmış, böylece ortaya at iziyle it izinin birbirine karıştığı bir kokteyl darbe çıkmıştır. Amaç belli ki muhalefeti de darbeye destek için sokağa çekip askerî üstünlüğe sahipken kıyım yapmak ya da akabinde “darbeye destek veren partiler” olarak gösterip kapatmaktı; fakat en azından bu kısımda aradığını bulamadı. Keza bir olasılık olarak IŞİD etkeninden de bahsedebiliriz. Türk ordusu içinde IŞİD’le kısmi şekilde de olsa mücadele etmeye başlamış kesimleri elbirliğiyle tasfiye etme girişimi olabileceği de yabana atılmamalıdır; daha doğrusu artık Türkiye coğrafyasında IŞİD’siz herhangi bir değerlendirme eksik kalacağından bu olasılık dikkate alınmalıdır.

15 Temmuz darbesini atlattığı takdirde, Tayyip’in diktatörlüğünü güçlendireceği herkesin malumudur. Bu siyasal hattı izlerken işini sağlam tutup, icracı başkanlık yolunda daha emin adımlar atacak şekilde anayasayı değiştirme kudretini eline geçirecek. Diğer birçok darbe gibi, sonuçta, bu da tüm muhalefeti etkileyecek ve bu etki biz örgütlü gücümüzü gösteremezsek yıllar sürebilir. Bu etkinin panzehiri, her zamanki gibi toplumsal muhalefetin ve özelde de onun en güçlü üyesi işçi sınıfının buna dur diyecek gücü toplamasındadır. Bunun için doğru bir siyasal perspektif şarttır.

Elbette Marksistlerin bu darbenin arkasında durması mümkün değildir. İşçi sınıfının siyasal iktidarı alması için mücadele eden, bu yolda en geniş demokrasinin tesis edilmesini savunan Marksistlerin bu darbeci güruhla işi olamaz. Bu, işin abc’sidir; fakat alfabe abc’den ibaret değildir. Ortalıkta dolaşan liberal zırvalıklara karşı net bir perspektif geliştirmek gerekiyor, zira AKP’yi dar İslamcı tabanından kurtarıp bugünkü gücüne kavuşturan, her şeyden önce, Altanların, Murat Belgelerin, Hasan Cemallerin, Yetmez Ama Evetçilerin yaydığı liberal ideolojidir.

“Her türlü darbe kötüdür, her sivil iktidar iyidir”, “demokratik olmayan yollarla iş başına gelen en iyi askerî yönetim bile seçilmişlerin en kötü yönetiminden daha kötüdür” gibi yanlış genellemelerin havada uçuştuğu bir keşmekeş doğmuş durumda. Kişiler kendi niyetlerini ve isteklerini gerçeklikle karıştırıp bunu teorik önerme ve daha önemlisi demokratlık nişanı diye satmaya çalışıyorlar. Sivil ile askerî olan arasında kategorik bir ayrım yapan bu yaklaşımın gerçeklikle bir bağı yoktur.

Bir defa, sivil olan ile askerî olan bu kesimlerin düşündüğü gibi, daha doğrusu yutturmaya çalıştığı gibi mutlak sınırlarla ayrılmış değildir; tıpkı Erdoğan rejiminde olduğu gibi iç içe geçmiştir. Sivil ile askerî yol arasında mutlak ayrım burjuva siyasetinin genelinde bile yok, aslında liberal bir zırvalıktan ibaret. Ama nüfuz alanı var, zira sağcıları güçlendiriyor: Sağcılar kendilerine yaramadığında darbe karşıtı olurlar, 12 Eylül’de olduğu gibi darbe yaptıklarındaysa oldubittiye getirirler ve darbe şakşakçısı kesilirler.

İkincisi, her darbe gayrimeşru değildir ve tarihte ilerici darbeler de vardır. İktidara silah zoruyla tutunan, demokratik yolları tıkayıp örneğin seçim sonuçlarını kabul etmeyen bir iktidar silaha davetiye çıkarır ve sonra bu silahı kimin nasıl sıkacağı belli olmaz. Diktatörlükler güzellikle gitmez. Mesela Hitler’i, Franco’yu, Mussolini’yi devirecek her darbeye gayrimeşru denilebilir mi? Muhalefeti un ufak etmiş, sokağı boşaltmış, her gün onlarca insanın hayatını karartan bir iktidarın devrilmesi nasıl mümkün olabilir? Daha doğrusu, sivil alternatif güçlenene kadar halkın bu diktatörlük altında inim inim inlemesi neden en yüce değer oluyor? Portekiz’deki “Karanfil Devrimi” askerî darbeyle başlamadı mı? Veya bize dayatılan burjuva mantıkla, Türkiye’deki 27 Mayıs darbesi niye kötü? Bizim hedefimize göre sosyalizm olmayan her şey kötü, tamam da, sivil-asker ilişkileri denen kurgunun bizi hapsettiği burjuva düzen sınırları dâhilinde neden 27 Mayıs yıktığı Menderes diktatörlüğünden daha kötü oluyor?

Burada mesele darbeye destek meselesi değil, ucu başka yanlışlara da varan bir hatayı düzeltmektir. Demokratik yollarla hak aramanın zaten engellendiği bir toplumda demokratik yöntemler tek yol olarak dayatılıyor! Bu başlı başına bir çelişkidir. Unutmayalım ki, bu zihniyet aynısını Kürtlere de yapıyor: “Tamam, haklarını ara ama silaha başvurma” diyor. Bizse yıllardır, başka çare bırakmayan devletin sorgulanması gerektiğini, ayağa kalkmış bir halka böyle bir akıl verilemeyeceğini söylüyoruz. Emin olun, yarın bu halk silahlanıp İslamcı diktatörlüğe karşı ayaklansa, “ama sivillik” diye aynı aklı verecekler. Dertleri darbe değil, Erdoğan korkusunu yenememek.

Zaten bu yüzden de 16 Temmuz’dan itibaren başlayan AKP’nin devlet darbesine ses etmiyorlar. 20 binden fazla gözaltı ya da görevden alma var. Hiçbir gerekçe göstermeden tutuklanan ya da görevden alınan insanlardan bahsediyoruz. İş öyle bir noktaya geldi ki, devletin haber ajansı işkence yaptığının belgesini yayınlıyor. Sokaklarda şeriat talebiyle yürüyen kitleler katliamlara göz kırpıyor. Ama Kılıçdaroğlu da çıkıp sokaktaki demokrasiden bahsediyor. Oysa darbenin savuşturulduğunu görünce doluşanlar haricinde, aslında sokaklarda faşist milisler ve lümpen çeteler var. Kendine muhalif diyen siyasetçi ya da aydınların “sokağa döküldü, demokratik tepki gösterdi” dediği kesim AKP’nin kara gömleklileridir ve yarın reformist ya da uzlaşmacı demeden muhalif gördüğü herkesin boğazını kestiğinde ne demek istediğimizi anlayacaklardır.

Erdoğan’ın Bonapartist diktatörlüğü yıkılmadan bu ülkeye huzur gelmeyecek. Bizi çok daha zorlu günler bekliyor, yılmadan doğrularımızı anlatıp örgütlenmek, yan yana durmak zorundayız. Birey olarak kalmanın en çok acıtacağı günlerden geçiyoruz. Sadece kendimizi değil, devrimci fikirlerimize kazanacağımız kişileri de bu umutsuzluk çukurundan kurtaracağımızı unutmayalım. Bugünkü güçsüzlüğümüze aldanmayalım, kendi fikirlerimize ve örgütlülüğümüze güvenelim; her diktatörlük gibi bu İslamcı diktatörlük de yıkılacak, aslolan yerine ne koyacağımızdır. Kendi alternatifimizi sunabilmek bugün de mücadeleyi sürdürmekten geçiyor.

18 Temmuz 2016