Stalinizm ve Tarihsel Materyalizm

31.05.2016 | Harun YILMAZ
Stalinist anlayışa göre, toplumlar bir beşli şemayı takip etmişti: Sınıfsız toplum, köleci toplum, feodal toplum, kapitalizm ve sosyalizm. Doğa sıçrama nedir, geri düşüş nedir, sapma nedir bilmezdi. Hepsinden önemlisi, dünya tarihi birörnekti ve dahası her yerde aynı modeli izlediğine göre, kapitalizmden önce de dünya tarihi (evrensel tarih) diye bir şey vardı. Elbette burada teori kılıfına uydurulmuştu: SSCB’deki bürokrasinin egemenliğinin sosyalizm (“tek ülkede sosyalizm”) olduğunu yutturmaya çalışmak için bu şemadan medet umuluyordu. Tarihte hiç sapma olmadığına, dümdüz bir çizgi izlendiğine göre, kapitalizmden sonra gelen de mutlaka sosyalizmdi, demek ki Rusya’da 1930’larda var olan rejim de sosyalizmdi! Bu mantığın olgusal açıdan doğru olup olmadığı bir tarafa (ki değildi), en azından Marksizmi inkâr ettiği açıktır.

Orwellvâri bir dünyada yaşıyoruz. Dilbilimin kurucusu kabul edilen Ferdinand de Saussure kelimeler ile işaret ettikleri nesneler, gösteren ile gösterilen arasındaki ilişkinin keyfi olduğu, aynı kelimenin başka bir kavramı da ifade edebileceği tespitinde bulunmuştu. Ayrıca “tanımlamak olumsuzlamaktır” sözünü hatırlatır şekilde, kavramların içkin değerine göndermede bulunmak yerine; en kesin özelliklerinin ne olduklarından değil ne olmadıklarından oluştuğunu söylemişti. Aradan geçen yüz küsur yılın ardından Saussure büyük konuşmuş diyebiliriz, en azından çağdaş kapitalizm açısından.

Bugün kavramlar ne olmadığına göre tanımlanırken, olmadığı şeyi dışarıda bırakmak yerine bünyesinde topluyor. Kelimeler ne değilse onu anlatıyor. Çok uzağa gitmeye gerek yok, kendi alanımıza bakalım. Sosyalizm dendiğinde insanların aklına (gelmemesi gereken) neler geliyor, komünizm dendiğinde, devrim dendiğinde… Mesele burjuvazinin çarpıtıp tahrif etmiş olmasından (“karşıt sınıfın ideolojik müdahalesi”nden) ziyade, ağacın kurdunun kendinden olmasıyla alakalı. Stalinizm sosyalizme dair ne varsa içini boşaltmış, karikatürleştirmiş, çarpıtmış ve tersine dönüştürmüştür. Toplumların gelişim tarihi ya da genel olarak tarihsel materyalizm konusu da bunlardan biridir.

Stalinist anlayışa göre, toplumlar bir beşli şemayı takip etmişti: Sınıfsız toplum, köleci toplum, feodal toplum, kapitalizm ve sosyalizm. Doğa sıçrama nedir, geri düşüş nedir, sapma nedir bilmezdi. Hepsinden önemlisi, dünya tarihi birörnekti ve dahası her yerde aynı modeli izlediğine göre, kapitalizmden önce de dünya tarihi (evrensel tarih) diye bir şey vardı.

Elbette burada teori kılıfına uydurulmuştu: SSCB’deki bürokrasinin egemenliğinin sosyalizm (“tek ülkede sosyalizm”) olduğunu yutturmaya çalışmak için bu şemadan medet umuluyordu. Tarihte hiç sapma olmadığına, dümdüz bir çizgi izlendiğine göre, kapitalizmden sonra gelen de mutlaka sosyalizmdi, demek ki Rusya’da 1930’larda var olan rejim de sosyalizmdi! Bu mantığın olgusal açıdan doğru olup olmadığı bir tarafa (ki değildi), en azından Marksizmi inkâr ettiği açıktır.

Marx 2 Haziran 1853ʼte Engelsʼe yazdığı bir mektubunda, Doğu’daki tüm sistemin kökeninde toprakta özel mülkiyetin olmamasının yattığını kabul eder. Marxʼa göre, “gerçek anahtar, hattâ Doğu cennetinin anahtarı da budur.”[1] Engels de birkaç gün sonra yazdığı cevabında aynı hususa vurgu yapar. Doğu’da geniş toprak arazilerinin ve çöllerin varlığı büyük sulama, kanal vs. işlemlerini zorunlu kılmış, bu durum feodal biçimiyle, yani en alt düzeyde bile olsa özel mülkiyete izin vermemiştir. Örneğin büyük nehirlerin akışının (ve taşmasının) düzenlenmesi son derece karmaşık ve kapsamlı bir örgütlenme gerektiriyordu. Bunu tek tek bireylerin çözmesi mümkün değildi. Bu engin toprak parçaları ancak kolektif mülkiyetle dizginlenebilirdi, zira merkezî düzeyde kamu işlerinin yapılması yeniden üretim için bir zorunluluktu.

Bu zorunluluk tek tek bireylerden bağımsız bir üst varlığı gerektirir. Kamu işlerinden sorumlu bu üst varlık ilk aşamada henüz devlet değildir. Bu üst birim başlangıçta yalnızca sulama gibi ortak çıkarları gözetir ve dışarıya karşı savunmayı sağlar. Savunma görevi bütün ilkel toplulukların, bireylerden bağımsız bir varlığa sahip olan devlet gibi bir örgütlenmeye ihtiyaç duymadan yerine getirdikleri bir iştir. Diğerleri gibi Doğu toplumları da bu görevi yerine getirecek bir ortak birim oluşturmuştur. Fakat Doğu’da hayati öneme sahip ek görevler üstlenen bu birim belli bir aşamadan sonra toplumun üzerinde yükselen bir yapıya dönüşmüştür. Böylece bu kolektif varlık topluluğun hizmetindeki bir birimden kolektif sömürücüler, yani devlette örgütlü egemen sınıf haline gelmiştir.

Marx-Engels daha sonrasında değişen vurgularla Asya toplumlarının özgül sosyo-ekonomik yapısını irdelemiş olsalar da, “özel mülkiyetin yokluğu” izleği asli yerini kaybetmemiştir. Asya türü toplumlarda toprağın ve diğer üretim araçlarının sahibi devlettir. Toplumun temelinde küçük köylü üretimiyle el zanaatlarının birlikteliğine dayalı köy komünleri vardır. Doğrudan üreticiler konumundaki bireyler toprağın yalnızca zilliyetine (kullanım hakkına) sahiptir.

Özel mülkiyetin olmadığı bu toplumlarda, egemen sınıf devletin temsilcileri olan yöneticilerden oluşur: Siyasi, idari, dinî yöneticiler ki, bugün bunlara askerî ve sivil bürokrasi adını veriyoruz, o günse devletlû sınıfı oluşturuyorlardı. Devlet yöneticileri birey olarak değil, ancak devlette cisimleşmiş yönetici grubun parçası olduğu oranda ve sürece egemen sınıfı oluşturabiliyordu. Başka bir deyişle, Asyatik toplumlarda bireysel değil, kolektif bir egemen sınıf vardı.

Geçerken belirtelim, Doğu ya da Asyatik sıfatı kesin olarak coğrafi bir anlam ifade etmemektedir. Özellikle Asya’daki ya da Doğu’daki toplumları ifade etmekle birlikte, sözgelimi doğudaki Japonya’da feodalizm görülmüştür, oysa Amerika’daki İnka imparatorluğu “Doğu”nun bir parçasıdır.

Asya ya da Doğu tipi toplumlar ile feodalizm arasındaki ayrım önemlidir, zira Asya tipi toplumlar kendi içinden özel mülksahibi bir orta sınıf ve onun egemen sınıf haline geldiği kapitalist toplumu çıkaramamıştır. Oysa Batı Avrupa’daki feodal toplumlarda bu süreç gerçekleşmiş ve özel mülkiyet ve onun eklentileri (bireysel özgürlük, demokrasi, sivil toplum vs.) bu toplumlarda görece erken bir tarihte ve kendi içsel dinamikleriyle gelişmiştir. Bu açıdan Asya tipi toplumları feodalizmle aynı kategoriye dâhil edenlerin (“haraçgüzar toplumlar”) argümanının pratik bir karşılığı yoktur.

Feodalizmde topraksahiplerinin şahsında özel mülksahipliği vardı, çoğunluğu toprağa bağlı serflerden oluşan emekçiler kendine soylu sıfatını layık gören özel mülksahiplerinin emrindeydi ve bunların beylik, prenslik vb. adı altındaki yerel egemenlikleri vardı; oysa Asyatik toplumlarda toprakta özel mülkiyet yoktu, coğrafi koşulların da etkisiyle kendini dayatan büyük kamu işlerini yapacak bir kuruma ihtiyaç vardı ve bu sıfatla tek mülk ya da toprak sahibi devletti. Bu iki sosyo-ekonomik şekillenmeyi birbirinden ayırmak şarttır.

Ne var ki günümüz kapitalist toplumlarının kendine özgü bazı dinamiklerini ve tarihsel gelişimini anlamak bakımından feodalizm-Asyatik toplum tartışmaları önemli bir yere otursa da, günümüzde var olan toplumları değerlendirirken feodalizmi (ya da diğer kapitalizm öncesi toplum biçimlerini) kapitalizmin kendi değerlerinden daha öne çıkarmamak gerekir. Kapitalizm diğer bütün üretim biçimlerini kendisine tabi kılmayı başarmış, şu âna kadarki en güçlü üretim biçimidir ve bu özelliğiyle içinden çıktığı toplumların bugüne kalmış özelliklerini fazlasıyla geri plana itebilecek niteliktedir.

25 Mayıs 2016


Notlar

[1] K. Marx-F. Engels, Seçme Yazışmalar 1, 1844-1869, çev. Yurdakul Fincancı, Ankara: Sol Yayınları, s. 90.