Apolitik Bilim Yapmanın Dayanılmaz Hafifliği

31.05.2016 | Militanlarımızdan

Başkent Paris dâhil, pek çok büyük kent için eylem çağrıları yapılıyor. Ülke genelinde geniş katılımlı protesto eylemleri düzenleniyor. Sonra eve gidiyoruz. Seminer geç başladığı için tahmin edilen süreden geç bitmiş. Ailemizle yaşıyoruz mesela, o yüzden geç döndüğümüz için merak ediliyoruz. Güvenli olmayan yollardan yürüye yürüye eve gidiyoruz. Belki de minibüse biniyoruz, ama o saatte minibüse bindiğimiz her akşam, aklımıza “O saatte minibüste ne işi varmış?“ denilerek tecavüz edilip katledilen Özgecan Aslan geliyor ve korkuyoruz. Bu düşüncelerle eve gidiyoruz. Babamız şiddet uyguluyor. İster sözlü ister alenen kaba kuvvetle. Yıkılıyorsunuz. Seminer güzel geçmiş olabilir evet, ama seminerden çıkıp odanıza girene kadar şahit olduklarınız başınızı yastığa koyduğunuz an öyle bir tepenize üşüşüyor ki soruyorsunuz: “Politika ile uğraşmamalıysam politika neden bu kadar benimle uğraşıyor?“ ve devam ediyorsunuz: “Aziz Sancar hangi düzende, hangi gezegende yaşıyor?”

Nobel nedir? Nobel ödülü almak ne ifade eder, ne hissettirir? Bir insan o meşhur ödülü nasıl alabilir? Kime göre, neye “layık” görülebilir? İnsan bu soruların cevabını en çok da doğup büyüdüğü coğrafyada, “Hah, bak bizim Türkler de yapıyor” diye yer yerinden oynayınca merak ediyor. Ek olarak o coğrafyada türlü tepkilerle karşılaşan bir Kürtseniz, sorular daha da karmaşık boyutlara ulaşabiliyor.

“DNA nedir?“, “DNA nasıl bir yapıya sahiptir?“ vb. sorular birçoğumuz için lise biyoloji dersinde kaldı, belki de birçoğumuz lisede bile bu sorularla karşılaşmadı; ama Aziz Sancar, soruların öznesi üzerine 40 yıl çalışarak DNA’nın ne olduğunu çözüp, yapısal sorunları hakkındaki çalışmasıyla Nobel Kimya Ödülü’nü kazandı. İsveç’te gerçekleşen Nobel haftasındaki konuşmasıyla bir kez daha takdir kazanarak, yıllardır canını dişine takarak kazandığı Nobel’i Türk milletine armağan etti.

Pek çok yerde yazıldı Aziz Sancar. Pek çok yere davet edildi. Hepimiz pek çok yerde kendisi hakkında yazılar, paylaşımlar gördük, hâlâ da görüyoruz. Peki, gerçekten de kim bu Aziz Sancar?

Aziz Sancar Mardin doğumlu. 69 yaşında. İstanbul Tıp Fakültesi mezunu, Dallas’taki Texas Üniversitesi’nden doktorasını almış. Layık görüldüğü bir Tübitak, bir de Vehbi Koç ödülü var. Artık bir de Nobel Kimya Ödülü var.

Bir seminerde çıkıyor karşımıza Aziz Sancar. Seminer İstanbul’un epey dışında, Tepekent’te. İstanbul’un her yerinden yığınla insan gelmiş Nobel Kimya Ödüllü Türk bilimci için. Seminerin gerçekleşeceği üniversitede, katılımcılar salonun metrelerce gerisinden itibaren katılım için sıradalar, ama seminerin gerçekleşeceği salonun onlar için oldukça yetersiz olduğundan ve salona hiç giremeyeceklerinden de oldukça habersiz.

Program için içeri alınabilenler alınıyor, oturulabilecek tüm yerler doluyor. Organizasyon o kadar kötü ilerliyor ki, dışarıda hâlâ bekleyen kitle umursanmadan kapılar kapatılıyor ve bekleyiş başlıyor. 1 saat geçiyor aradan, Aziz hoca gelmiyor. Derken salondaki katılımcılar alkışlamaya başlıyor. 5 dakika sonra anons yapılıyor salona. “Değerli konuklarımız, Aziz Sancar üniversitemize girmiş bulunuyor. 5 dakika içinde salonumuzda olacak“ deniyor sadece, 1 saat önce başlamış olması gereken seminer için. 5 dakika, 15 dakika olarak geçip gidiyor ve ardından tıpkı Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlığının duyurulduğu basın açıklamasında çalan ve o hepimizi karmaşık duygular içine alan müziğe benzer, Türklere “has” müzikle içeri giriyor Aziz Sancar.

Kimya dalında Nobel ödüllü bu 69 yaşındaki bilimcinin konuşmasını merakla beklemeye başlıyor salon. Nobel ödülünü Atatürk ve silah arkadaşları adına aldığını söyleyen Sancar, başlıyor Amerika’da olan hayatı nedeniyle çoktan kopmuş olduğu anadilinde konuşmaya. Çoğu zaman duraksıyor, kelimeleri hatırlamaya çalışıyor. Çok doğal karşılıyor katılımcılar. “Ee, tabii adam Nobel ödüllü, olsun o kadar!“ diyorlar, Aziz Sancar’ın yarım yamalak Türkçesi için.

İngilizce bir sunum üzerinden Türkçe açıklama yaparak –yapmaya çalışarak– konuşuyor Aziz Sancar: “Ödülü aldığımı sabah 5’te öğrendim. Bizim hanım açtı telefonu, saat 5 olduğu için önce bir tepki gösterdi, ama ödül olduğunu öğrenince telefonu bana verdi“ diyor ve salonda alkışlarla kahkahalar birlikte havada uçuşmaya başlıyor. Sancar’ın söylemeye çalıştığı kelimeler de eklenince epey bir artıyor kahkaha ve alkışlar. Anlatmaya devam ediyor Sancar: “Ödülü Anıtkabir’e teslim edince çok büyük haber oldu, beklemiyordum bunu, çünkü bir Türk başka ne yapabilir? Çok politik oldu konu birden“ diyerek durumu garipsediğini söylüyor. Ardından devam ediyor, yine kendi sözde politikadan uzak durma gayretiyle “Devletimiz, milletimiz için daha çok çalışmalıyız.“ Ödülle gelen ilgi ve alakayı anlatıyor: “Cumhurbaşkanımız aradı, tebriklerini iletti, Başbakanımızla konuştum. Pek çok AKP’li beni tebrik etti“ diyor ve ekliyor “Milletimize bu gururu yaşatmak beni çok mutlu etti.“

Sık sık devleti temsil edip, böyle bir onuru yaşattığı için ne kadar gururlu olduğunu dile getiriyor Aziz hoca. “Türk milleti“ temalı şakaları ile salonu kırıp geçiriyor. Derken konuşmasının sonuna geliyor ve konuşmasını “Politikadan uzak durun. Tamam, politikayla ilgilenenlere de saygım var, ama uzak durun. Bilim yapın. İnsanlık bilimle gelişecek” diyor. Salonda alkış kıyamet. Nobel ödüllü vatansever bilimci Sancar, alkışlar eşliğinde noktalıyor semineri.

Şimdi o seminerden çıkalım. Eve gidelim, ya da hayır, eve kadar gitmeyelim de mesela çıkalım o seminerden ve çay içmelik herhangi bir yere oturup haberlere göz gezdirelim. Misal bugün. 28 Mayıs. Gezi direnişinin 3.yılı. Dolayısıyla bakacağınız üç paylaşımdan biri bu şanlı direnişle ilgili, destek verende de vermeyende de. Sonra biraz daha bakalım haberlere. Avcılar Belediyesi tarafından işten atılan işçiler grevde. Belediye başkanı tarafından sendikalı oldukları için işten atılan bu işçiler, bir de Belediye Başkanı tarafından tazminat alamamakla tehdit edilmiş. Biraz daha gezindiğimizde karşımıza çıkan şey en iyi(!) ihtimalle Güneydoğulu dünya tatlısı bir çocuk resmi olacaktır, o da üzerinde mağduriyetini anlatan bir şiirle. En kötü ihtimali düşünmeyi geçelim çünkü Amerika’da yaşayan Aziz Sancar’ın Nobel ödülünü armağan ettiği o yüce devlet, bize bu sene kötülüğünün boyutlarını gösterip, vicdanlarımızı öylesine sızlattı ve kalplerimizde öyle yaralar açtı ki, bu kez gelebilecek kötülüğün boyutlarını düşünemiyoruz. Ardından kapatıyoruz haberleri ve düşünüyoruz: “Politikaya yaklaşan biz miyiz, yoksa zaten bizimle istesek de istemesek de ilgilenen politikanın kendisi mi?“

Düşünmeye devam ediyoruz. Türkiye’den çıkıyoruz. Mesela Fransa’ya gidiyoruz. “Gece Ayakta” eylemleri! Çalışma yasasına tepki ve yasadan yola çıkılarak oluşturulmuş dayanışma çığ gibi büyüyor. Ulusal gazetelerden, nükleer santrallere kadar geniş bir grev var. Başkent Paris dâhil, pek çok büyük kent için eylem çağrıları yapılıyor. Ülke genelinde geniş katılımlı protesto eylemleri düzenleniyor. Haksızlığa karşı başlamış olan bu müthiş hareket, Aziz Sancar’ın “politikayla uğraşmayın” diyerek tavsiyede bulunduğu şu hırsız düzeninin ortasında, bizlere umut ışığı oluyor.

Sonra eve gidiyoruz. Seminer geç başladığı için tahmin edilen süreden geç bitmiş. Ailemizle yaşıyoruz mesela, o yüzden geç döndüğümüz için merak ediliyoruz. Güvenli olmayan yollardan yürüye yürüye eve gidiyoruz. Belki de minibüse biniyoruz, ama o saatte minibüse bindiğimiz her akşam, aklımıza “O saatte minibüste ne işi varmış?“ denilerek tecavüz edilip katledilen Özgecan Aslan geliyor ve korkuyoruz. Bu düşüncelerle eve gidiyoruz. Babamız şiddet uyguluyor. İster sözlü ister alenen kaba kuvvetle. Yıkılıyorsunuz. Seminer güzel geçmiş olabilir evet, ama seminerden çıkıp odanıza girene kadar şahit olduklarınız başınızı yastığa koyduğunuz an öyle bir tepenize üşüşüyor ki soruyorsunuz: “Politika ile uğraşmamalıysam politika neden bu kadar benimle uğraşıyor?“ ve devam ediyorsunuz: “Aziz Sancar hangi düzende, hangi gezegende yaşıyor?”

İstanbul Üniversitesi’nden Militan Bir Öğrenci