Sosyalizm, Ulus-Devlet ve Enternasyonalizm

12.04.2016 | Sinan KARASU
Devrimin enternasyonalist önderlikle gerçekleştiği bir ülkede işçi ve emekçiler artık kendi “yurtsever” çıkarlarını düşünmezler. Onlar açısından yurt, ulus, bayrak vs. kavramları anlamını tüketmiştir. Bulundukları toprak parçası yalnızca basamaklardan biridir, dünya devriminin tamamlanmasındaki önem sırasına göre bir anlam taşır, o topraklar üzerinde yaşayanların toprağı olduğu için değil. Lenin’in sözleriyle: “Proleter enternasyonalizmi, ilkin bir ülkedeki proleter mücadelesinin çıkarlarının, dünya ölçüsündeki mücadelenin çıkarlarına bağımlı kılınmasını; ikincisi burjuvaziyi yenmekte olan ulusların, uluslararası sermayenin devrilmesi için ulusal planda en büyük fedakârlıklara katlanmaya hazır olmalarını gerektirir.” Sosyalizme ulaşmak için stratejik açıdan ya da güçler dengesi bakımından daha önemli bir ülke (devrimci mevzi) diğerinden daha değerlidir.

Bir toplumsal sistemin temel niteliği üretim araçlarına bakarak belirlenir. Her sosyo-ekonomik şekillenmede üretim araçları, üzerine kendine özgü bir biçim geçirir. Bu ikisinin, içerik ile biçimin uyumlu birlikteliği o toplumun tarihsel bakımdan görece dengede olduğu dönemdir. Fakat zamanla, eski toplumun bağrında, eski üretim araçlarına uygun olarak şekillenmiş mevcut üretim biçimine ters düşen yeni üretici güçler ortaya çıkar ve bu güçler devrimci sınıfın şahsında yine kendi devrimci biçimini aramaya girişir. Bu çelişki zamanla bir çatışmaya dönüşür. Yeni üretim araçları kendi gelişimini hızlandıracak bir biçim (siyasî ve hukuki bir ifade) arar. İşte devrimler biçim ile özün buluşmasını sağlayan bu tür bir katalizör işlevi görür. Fakat elbette tüm bunlar doğrusal bir çizgide değil, diyalektik bir süreç içinde gerçekleşir.

Örneğin feodalizmde gelişen geniş çaplı ticaret ve manüfaktür feodalizmin parçalı yapısı, emekçilerin toprağa bağlı konumu (serflik) ve üretimin baştan kısıtlı olduğu loncalara ters düşmüştü. Kapitalizm aradığı biçimi serbest özel mülkiyet (bağımsız üreticiler topluluğu), pazar ekonomisi (bağımsız emekçiler ve metalar) ve ulus-devlette (aynı yasalar, aynı gümrük tarifesi, aynı para biçimi, aynı ölçü birimi, aynı pazar vs.) bulmuştu. Bu yeni biçim, sonrasında, üretim araçlarına daha da güçlü bir itki vermiş ve bu diyalektik ilişki modern kapitalizmi doğurmuştu. Fakat tam da bu gelişim nedeniyle, kapitalizmde de diğer üretim biçimlerinde olduğu gibi, üretici güçler bir müddet sonra, içinde devindiği, kendisini ilerleten biçime fazla gelmeye başlamıştır.

Marksizme göre, sosyalist devriminin amacı bu üretim araçlarının üzerindeki deli gömleğini parçalamak ve yerine yeni bir biçim geçirmektir; bu biçim ulus çapında (yani kapitalist biçimin tekrarı şeklinde) değil, dünya çapında olmak zorundadır: Evrensel düzeyde örgütlü, birbirine bağlı üreticiler topluluğunun (ya da komününün) merkezî, planlı, ihtiyaca göre üretimini ifade eden sosyalizm. Sınıfsız bir toplumsal şekillenme olarak sosyalizmin asli görevi bu üretim araçlarına ihtiyaç duyduğu biçimi geçirmektir, süreci geri döndürmek değil. Bu nedenle ulus-devlet, yani sınırları olan; diğer devletlere saldırsın ya da saldırmasın, diğerlerinden bağımsız çıkarları olan; kendisini “biz”, diğerlerini “öteki” olarak gören; düzenli ordusu, polis aygıtı, hapishaneleri, mahkemeleri bulunan ve son olarak üretimi de –en azından kalkış noktası olarak– buna göre örgütleyen bir yapılanma sosyalizme aykırıdır, sosyalizm diye adlandırılamaz. Ne var ki SSCB’de Lenin’in ölümünden sonra hızlanan bürokratik karşıdevrimle iktidarı ele geçiren Stalinizmin dünya sosyalizm hareketine damga vurması sonucu Marksizmin bu bilinen doğruları unutulmuştur.

Bu temelde bir ulus-devletin (tekrarlamak gerekirse, ekonomik, siyasal, toplumsal yaşamını kendine göre düzenlemiş bir topluluğun) yanı başında, ona benzer ama ondan ayrı diğer toplulukların varlığı sosyalizmle bağdaşmaz, üstelik bunlar “sosyalist” bile olsalar bağdaşmaz. Bilimsel sosyalizm bu çelişkiyi çözmek için vardır, aynı üretim biçimi içinde farklı bir şekilde sürdürmek için değil. Aksi durumda bir ülkedeki işçi sınıfı elbette kendi devletinin (ülkesinin) çıkarları mı yoksa diğerlerinin (mesela başka bir işçi devletinin ya da henüz o aşamaya gelmemiş, 1936 İspanya’sı gibi bir devrimci heterojen hareketin) çıkarları mı ikilemine hapsolup kalacaktır, zira birinden alınan diğerine verilecekse, birinin kârı diğerinin zararıdır.

Marx’a göre, bir işçi devleti, yani devrimci bir iktidar için olmazsa olmaz ilkeler vardır:

  1. Tek bir ülkenin sınırları dâhilinde başlayan devrimci dönüşüm dönemi tek bir ülkede tamamlanamaz.
  2. Tek bir ülkenin sınırları dâhilinde başlayan devrimci dönüşüm döneminde esas amaç üretimi örgütlemek, ilerletmek değildir ve genel olarak konuşmak gerekirse, bunu başarması mümkün değildir.[1]
  3. Tek bir ülkenin sınırları dâhilinde başlayan devrimi diğer ülkelere yaymadığı sürece etrafındaki kapitalizm deniziyle boğuşamaz ve boğulur.
  4. Bu nedenle aslolan siyasî dönüşümdür; Marx’ın Gotha Programı’nın Eleştirisi‘ndeki sözleriyle, proletarya diktatörlüğü “bir siyasî geçiş dönemi”dir, Troçki’nin sevdiği bir ifadeyle, her işçi devleti bir mevzidir.
  5. İşçi devletinde ekonomik gerilemeler olabilir, bir işçi devleti ekonomik kazanımlarındansa, siyasî kazanımları (devrimin bir ülkeye daha yayılmasını, devrime hazırlanan bir komünist partinin daha da güç kazanmasını) yeğ tutar.
  6. Bunu yapabilmesi için Enternasyonal partilere ihtiyaç vardır (Birinci Enternasyonal, 1864-72; İkinci Enternasyonal, 1889-1914; Üçüncü Enternasyonal, 1919-43(?); Dördüncü Enternasyonal, 1938-?).

Bu nedenle ortada çelişki ya da kafa karışıklığı doğuracak bir durum yoktur. Bir işçi devleti, istediklerini gerçekleştirip gerçekleştirmeyeceği bir tarafa, bu konuda bir ikilemde kalmayacaktır. 1917-1923 döneminde Rusya’daki Sovyet iktidarı deneyimi bunun en iyi örneğidir.

Lenin ve Troçki döneminde Sovyet iktidarı sürekli savaşlarla boğuşmuştu. Fakat savaşlar dünyanın pek çok bölgesinde devrimci kalkışmaları da tetikliyordu. Bunların en önemlisi 1918-19 Alman Devrimi idi. Sovyet Rusya o dönemde, sanayileşmiş, ileri kapitalist ülkelerle rekabet edebilecek bir ülke değildi. Bu nedenle savaşların, karşıdevrimci saldırıların etkisi daha büyüktü. Fakat buna rağmen Bolşevikler Alman Devrimi’ne seyirci kalmamışlardı.

Rusya’daki İç Savaş’ta bir ara başkent hariç neredeyse tüm ülke Beyaz Ordu’nun eline geçmişti. İşçi devleti 1918-19 kışında en ağır krizlerinden birini yaşıyordu. Ekonomi dibe vurmuştu, öyle ki açlık ve kötü beslenme dışında, yokluk nedeniyle yamyamlık örnekleri görülmeye başlamıştı. Buna rağmen Alman Devrimi’nin haberi geldiğinde, “Sovyet Hükümeti Kasım ortasında iki tren dolusu tahılı Almanya’ya doğru yola çıkarmıştı. Fakat Almanya’daki yeni cumhuriyetin [Sosyal-Demokrat] yöneticileri konvoyu sınırda durdurmuş, malları teslim almamışlardı.”[2] Sosyal-demokratların bu tutumu devrimi ezip, komünistleri öldüreceklerinin bir işaretiydi. Fakat Alman işçi sınıfı Eylül 1923’te bir kez daha ayağa kalktı. Bunun üzerine pek çok Alman komünist önder, Sovyet önderleriyle görüşüp bir sonraki ay olması planlanan ayaklanma hazırlıklarını tamamlamak üzere Moskova’ya gittiler. Liebman bundan sonrasını şöyle anlatır:

Karşılaştıkları kent, “Alman Ekimi’nin yaklaşmasının uyandırdığı devrimci coşkuyla doluydu. Her tarafa, yaklaşan devrime yardım edebilsinler diye Rus gençlerini Almanca öğrenmeye teşvik eden afişler asılmıştı. Fabrika, okul ve üniversite toplantılarında her gün Alman işçilerine nasıl yardım edileceği konusunda ateşli konuşmalar yapılıyordu. Buharin kitaplarını bırakıp tüfek kuşanmaya çağırdığı için, öğrencilerden coşkulu alkışlar topluyordu.” [aktaran Pierre Broué] … Bu amaçla, birisi yiyecek, diğeri altın toplayan iki özel fon oluşturuldu. Rus kadınları nikâh yüzüklerini bağışlamaya davet ediliyordu. Bütün parti üyelerinin Almanca bilgilerini öğrenmeye yönelik bir araştırma yapıldı. Sadece Komintern eylemcilerinin değil, Sovyet teknisyenlerin de yer aldığı bir politik askerî örgüt oluşturuldu. Pierre Broué’nin dediği gibi, “planlanan ayaklanmaya yardımcı olmak üzere Almanya’ya gönderilen Rus subay ve teknisyenlerin sayısı” genellikle abartılmakla birlikte, “gerek Rusya’da Kızıl Ordu’da eğitim görmüş yabancı komünistlerden, gerekse Rus komünistlerinden oluşan uzman ve eğitmenlerin gelişi” Alman komünist önderliğe gerçekten büyük bir takviye güç olmuştu. Berlin’deki Sovyet Büyükelçisi Krestinski, ayaklanmanın genelinden sorumlu komitede yer alıyordu. (a.g.e., 244)

Bu nasıl mümkün olmuştu? Çok çetin koşullarda bu “fedakârlıkların” yapılabilmesinin gerisinde ilahi bir müdahale ya da yeminli devrim düşmanlarının dediği gibi, “her devrimin başında görülen ama sonra durulan naif, çocuksu coşku” değil, enternasyonalist bakış açısı ve devrimci ruh vardı. Bolşevikler ilk baştan beri Rusya’daki devrimi dünya devriminin girizgâhı olarak görmüşlerdi. Lenin tekelci kapitalizm (emperyalizm) döneminde bir ülkede başlayan devrimin diğer ülkelere sıçramasının kaçınılmaz olduğunu düşünüyordu, fakat bunun tamamlayıcısı olarak şu gerçeğin de bilincindeydi: “Yalnızca bir [ulus-]devlette değil, aynı zamanda bir [ulus-]devletler sisteminde yaşadığımız için, Sovyet Cumhuriyeti’nin emperyalist devletlerle uzun süre yan yana var olması düşünülemez. Sonunda zafer ya birinin ya da ötekinin olacaktır.”[3]

Lenin ve onunla birlikte Troçki bu tutumu devrimden sonra da korudular. Özellikle de Lenin muzaffer işçi sınıfına her seferinde aynı enternasyonalist bakış açısını kavratmak için çabalamıştır, üstelik de “naif, çocuksu” coşkuya kapılmanın (ve kendini “kendi” devrimine kaptırmanın) çok mümkün olduğu o yıllarda. Potansiyel Alman Devrimi’nin gerçekleşmiş Rusya Devrimi karşısında önceliğe sahip olduğunu birçok kereler belirtmişti. Alman Devrimi imdada yetişecekse “kendi” devrimlerini feda etmeye hazır olduklarını söyleyen Lenin, Almanya’da hareketliliğin başladığı 1918 güzünde gerekli hazırlıkların yapılması için Sovyet iktidarının kendisinden sonra en önemli iki şahsiyeti olan Sverdlov ve Troçki’ye şunları yazıyordu:

Kesinlikle bir karar alınması gerekiyor. Uluslararası devrim şu son bir haftada öylesine yaklaştı ki gelecek birkaç güne ait bir olay olarak hesaba katılması gerekiyor. … Alman işçi kitlelerine gelince, Alman işçileri milyonlar halinde, ayaklanma ruhunu başlattıklarından (şu âna kadar yalnızca ruh olarak kaldı), biz de kardeşçe bir ittifak, ekmek ve askerî yardım hazırlıklarına başlıyoruz. Alman işçilerinin Almanya’da başlattıkları devrimi ilerletmelerine yardım etmek için hepimiz ölmeye hazırız. Sonuç: (1) tahıl temin etmek için gerek kendimiz gerekse Alman işçileri için büyün stokları eritmek üzere on kat daha fazla çaba harcamalıyız. (2) Orduya on kat daha fazla adam devşirmeliyiz. Bahara kadar uluslararası işçi devrimine yardım edecek üç milyonluk bir ordumuz olmalı. Bu kararı yarın gece tüm dünyaya telgrafla duyurmalıyız.[4]

Bu politikalardan İspanya İç Savaşı’ndaki rezalete (savaşın ilk birkaç ayında yardım talebine yanıt bile verilmemesi, silah “yardımı”nın altın rezervlerine el konmasına bağlanması vb.) kadar gelebilmek için Rusya’da bir karşıdevrimin (Stalinist karşıdevrimin) gerçekleşmesi gerekiyordu.

Devrimin enternasyonalist önderlikle gerçekleştiği bir ülkede işçi ve emekçiler artık kendi “yurtsever” çıkarlarını düşünmezler. Onlar açısından yurt, ulus, bayrak vs. kavramları anlamını tüketmiştir. Bulundukları toprak parçası yalnızca basamaklardan biridir, dünya devriminin tamamlanmasındaki önem sırasına göre bir anlam taşır, o topraklar üzerinde yaşayanların toprağı olduğu için değil. Lenin’in sözleriyle: “Proleter enternasyonalizmi, ilkin bir ülkedeki proleter mücadelesinin çıkarlarının, dünya ölçüsündeki mücadelenin çıkarlarına bağımlı kılınmasını; ikincisi burjuvaziyi yenmekte olan ulusların, uluslararası sermayenin devrilmesi için ulusal planda en büyük fedakârlıklara katlanmaya hazır olmalarını gerektirir.”[5] Sosyalizme ulaşmak için stratejik açıdan ya da güçler dengesi bakımından daha önemli bir ülke (devrimci mevzi) diğerinden daha değerlidir. Her ülkenin, her ulusun birbirine denk olduğu düşüncesi, tarihsel açıdan, örneğin sömürgecilik dönemine göre ileri bir düşünce olsa da, sosyalizm açısından aşılması (yadsınması, yani belirli öğeleri korunarak diyalektik olarak aşılması) gereken bir düşüncedir. Emekçiler yurtlarını ancak dünya devrimi ve bunun sonrasında gelişen süreçte kurulacak olan sosyalizme geçmek için korurlar, kendi yalıtılmış adacıklarında mutlu, müreffeh bir “sosyalizm” kurmak için değil. İşçiler ancak o zaman refah bir tarafa, kendilerini ve mevzilerini ertesi güne sağlam çıkartacak kadarını almaya, hattâ bunu da almamaya razı gelirler. Lenin ve Troçki dönemindeki Sovyet iktidarının bunları gerçekleştirmiş olması “ütopya” âleminden gerçekliğe geçişi sağlamış olması, bunların salt teoride kalmayacağını göstermiş olması bakımından önem taşıyor.

7 Nisan 2016


Notlar

[1] Lenin’in ifadesiyle, proletarya diktatörlüğü “kapitalizmden belirli öğelerle sosyalizmden belirli öğelerin Sovyet iktidarı altında yan yana var olduğu geçiş dönemidir.” 29 Nisan 1918 tarihli Tüm-Rusya MYK Oturumu (Collected Works, Cilt 27, s. 307).

[2] Marcel Liebman, Lenin Döneminde Leninizm, II. cilt, Belge Yay., 1992, s. 243.

[3] “Rusya Komünist Partisi (Bolşevik) Sekizinci Kongresi”, 18-23 Mart 1919 (Collected Works, Cilt 29, s. 153).

[4] “Y. M. Sverdlov ve L. D. Troçki’ye”, 1 Ekim 1918 (Collected Works, Cilt 35, s. 364-65). Hastalığı nedeniyle toplantıya katılamayan Lenin’in esas önerileri iki gün sonra toplanan ortak toplantıda kabul edilmiş ve aynı gün tüm dünyaya telgrafla resmen duyurulmuştu: “Sovyet Rusya bütün gücünü ve kaynaklarını Alman devrim hükümetinin yardımına sunacaktır.”

[5] Lenin, Collected Works, Cilt 31, s. 148.