Ankara Patlamasının Ardından

26.02.2016 | Güven YALÇIN
Bu patlamalar hangi sınıfın veya o sınıfı oluşturan toplumsal grubun yararınadır? Örneğin neden bu ve bunun gibi patlamalarda yönetici kesimden, “ağır top”lardan birine bile bir şey olmuyor? Kürt illerinde aylardır süren sokağa çıkma yasakları, onlarca insanın yakılarak ya da sorgusuz sualsiz infaz edilmesi gerçeği karşısında neden TAK’ın şahinleri, bir tane olsun üst düzey AKP’liye konmuyor?! Kürt illerindeki vahşet görüntülerini ayakta alkışlayan bir sürü alçak her gün televizyona çıkıp Kürt halkına nefretini kusuyor. Neden bu katiller sürüsünden birinin bile burnu kanamadı? Hele ki TAK adına konuşanlar “PKK’den kesinlikle bağımsızız, yumuşaklıkları nedeniyle onlara eleştirimiz var, biz intikam temelinde bir fedai örgütüyüz” yollu açıklamalar yaparken? Hangi ülke tarihinde bu kadar çok bomba patlatıldı da, iktidardaki elitlerden bir kişi olsun ölmedi?

Türk burjuvazisinin ve onun şimdilik efendisi görünümündeki diktatör Erdoğan’ın 7 Haziran yenilgisiyle birlikte, özellikle Kürt halkına ve temsilcilerine saldırılarını artırması, burjuvazi için muazzam bir paylaşım savaşı alanı olmasına rağmen Suriye’de içine düşülen bataklık, işçi sınıfının özlük haklarına saldırılar, başkanlık hırsı ve ardı arkası kesilmeyen katliamlar… Türkiye işçi sınıfını ve halklarını, tarihinin en zorlu sınavlarından biriyle karşı karşıya getirmeye adaydır.

17 Şubat’ta Ankara’da, burjuvazinin en iyi korunan kalesinde bombalı yüklü araçla yapılan intihar saldırısı, 5 Haziran’da HDP’nin Diyarbakır mitinginde patlayan bombalardan bugüne durulmayan suları iyice kaynama noktasına kadar getirdi. Patlamanın hemen ardından hem burjuva hem de devrimci-demokrat kamuoyunun temel işi, saldırıyı kimin yaptığına ilişkin spekülasyon yapmak oldu. Saldırı nasıl bir ortamda gerçekleşti, ne gibi sonuçları olacak, kimse bu konulara yeterince eğilmedi. Burjuva istihbaratçı rolüne soyunup faili aramak asıl iş oldu!

“Kim yaptı?” sorusu ne kadar masum?

Saldırıdan çok kısa bir zaman sonra failin kim olduğu, nereden geldiği, sülalesinin kim olduğu sözde açıklanıverdi. Ucubeliğin ve rezilliğin en somut örneğini diktatör ve onun kötü bir kopyası olan Davutoğlu verdi. Onlara göre saldırıyı PYD üyesi olduğunu iddia ettikleri Salih Neccar adlı biri gerçekleştirmişti. Bu yalanın çökmesi ve hükümet çetesinin uluslararası itibarının yeniden sorgulanmaya başlanması uzun sürmedi. Patlamadan üç gün sonra PKK’den ayrıldığı belirtilen TAK (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) saldırıyı üstlendi. TAK, patlamayı, üyeleri Abdülbaki Sömer’in gerçekleştirdiğini açıkladı. 80 parçaya bölünen Sömer’den alınan DNA örneklerinin babasından alınan örnekle uyuştuğu açıklandı.

Böylece hiçbir araştırma yapmadan, elleriyle koymuşlar gibi “PKK-PYD” yaptı diyen Sözcü, Posta gibi paçavraların, onları arka bahçeleri olarak kullanan Erdoğan’ın ve Davutoğlu’nun yalanları suya düştü. Zaten dünyada itibari gittikçe artan, birçok ülkeden militan devşiren PYD’nin; ABD-AB’yi arkasına alan Türkiye’ye saldırdığı –hem de Birleşmiş Milletler tarafından onandığının ertesi günü saldırdığı– palavrasına, ancak ve ancak AKP tabanı ve Sözcü-Posta ve MHP gibi onun utangaç destekçileri inanabilirdi!

Gelgelelim bunlar gerçeğin görünen yüzüdür, medyatik ya da sansasyonel ayağıdır. Bir devrimci işin bu kısımlarıyla ilgilenmez. Bir Marksist, “terör eylemleri”nde bağlantının, kimliğin, paranın vs. peşine düşmez, orası bırakalım da istihbarat örgütlerine kalsın. Bizi şöyle sorular ilgilendirir: Bu patlamalar hangi sınıfın veya o sınıfı oluşturan toplumsal grubun yararınadır? Örneğin neden bu ve bunun gibi patlamalarda yönetici kesimden, “ağır top”lardan birine bile bir şey olmuyor? Son patlamada ölen 28 kişiden çoğunun asker olması bu sorunun cevabı olabilir mi? Kesinlikle hayır! Kürt illerinde aylardır süren sokağa çıkma yasakları, onlarca insanın yakılarak ya da sorgusuz sualsiz infaz edilmesi gerçeği karşısında neden TAK’ın şahinleri, bir tane olsun üst düzey AKP’liye konmuyor?! Kürt illerindeki vahşet görüntülerini, molozların arasından çıkan parçalanmış insan bedenlerini ayakta alkışlayan bir sürü alçak her gün televizyona çıkıp Kürt halkına nefretini kusuyor. Neden bu katiller sürüsünden birinin bile burnu kanamadı, kılına zarar gelmedi? Hele ki TAK adına konuşanlar “PKK’den kesinlikle bağımsızız, yumuşaklıkları nedeniyle onlara eleştirimiz var, biz intikam temelinde bir fedai örgütüyüz” yollu açıklamalar yaparken? Hangi ülke tarihinde bu kadar çok bomba patlatıldı da, iktidardaki elitlerden bir kişi olsun ölmedi?

17 Şubat’taki saldırının Erdoğan’ın bilgisi dışında gerçekleşmiş olması imkânsızdır. Mesele bundaki payının ne kadar doğrudan olduğudur: Erdoğan’ın egemenliği çatırdamaya başladı da müttefikleri ondan bağımsız işler çevirmeye başladı mı, yoksa düzenek halen yerli yerinde mi? Bunu öğrenmemiz de çok zaman almayacak.

Şimdilik bazı spekülasyonlarda bulunmak mümkün. Patlama PKK, PYD ya da TAK’ın içine Erdoğan’ın sokmuş olabileceği casuslar yoluyla gerçekleştirilmiş olabilir. Gelgelelim gerçeğe bundan daha yakın bir ihtimal, yeni gelen bilgilerle gün yüzüne çıktı. Emniyetin bu saldırı hazırlandığından haberdar olduğu, MİT’in saldırı ihtimaliyle ilgili uyarı yazısı yazdığı iddiaları ortaya atıldı. Bu durum Erdoğan’ın saldırıyı önceden bildiği, ancak birçok neden yüzünden müdahale ettirmediğini, göz yumduğunu düşünmemizin daha mantıklı olduğunu gösteriyor.

Erdoğan’ın böyle davranmasının olası nedenlerini sıralamadan önce, bu patlama nedeniyle yaratılan sansasyonun, gösterilen muazzam ilginin yüzde birinin bile Kürt illerindeki açık, vahşi katliamlara gösterilmemiş olmasındaki ikiyüzlülüğü teşhir etmek zorundayız. Cizre’de en az üç binanın bodrumunda ve sokaklarda 200’den fazla insan, o çok bel bağlanılan AİHM kararlarına rağmen, göz göre göre katledildi. Şu an aynı katliamlar İdil’de sürüyor! Bu katliamlar devrimci-demokrat kamuoyu dışında burjuva medyada ciddi bir şekilde teşhir edilmedi, edilmiyor. Hırsız ve katil çetesinin açık ya da örtük sözcülüğünü yapan tüm burjuva medya, katliam faillerine etiket aramak yerine, önce bu suskunluğun hesabını vermelidir!

Katliam Erdoğan’ın bilgisi dâhilindeydi!

Erdoğan’ın, dolayısıyla Türk burjuvazisinin bu ve bunun gibi katliamlarla olan ilgisinin nedenlerine gelirsek; ilk olarak iki şeyin altını vurgulamak zorundayız: Birincisi, Bonapartist rejimlerin en temel özelliği olarak, iktidarın temsilcisi olan parti ya da kişi her zaman temsil ettiği sınıfın bir emir eri ya da mekanik bir uzantısı değildir. Her burjuva iktidarla, bu iktidarın dayandığı burjuva sınıfı arasında bir boşluk olduğu gibi, Bonapartist dönemlerde bu mesafe daha da açılır, hattâ bazen görünmez gibi olur. Bu nedenle uzun süredir hizmetkârlıktan efendiliğe tırmanan Erdoğan kimseyi dinlemiyor. Fakat şu an mecliste görüşülmekte olan ve işçi sınıfına muazzam yıkımlar getirecek olan kiralık işçi yasa tasarısı sermayeyle danışıklı dövüşün en net göstergesidir.

Altını çizmek zorunda olduğumuz ikinci şey ise Erdoğan’ın ve Türk burjuvazisinin bu katliamdaki rolünün tek bir saikle açıklanamayacak olmasıdır:

2012’de düşürülen savaş uçağıyla başlatılan emperyalist yatırım hâlâ sürüyor. Suriye pastası ABD, AB, Rusya için olduğu kadar Türkiye için de çok önemli bir yatırım alanıdır. “Barış”ın geleceği güne kadar ne kadar fazla nüfuz alanı elde edilirse, kabına sığmayan Türk sermayesi o kadar mutlu olacaktır. Suriye’deki emperyalist paylaşım savaşı birinci derece ilgi odağıdır. Bu nedenle IŞİD hem askerî hem siyasi hem de ekonomik açıdan sonuna kadar desteklenmiştir. Gelgelelim, ortada bu planı bozmaya meyilli bir unsur var: PYD. PYD’nin Suriye’deki ilerleyişi, bu parsa kapma savaşına taş koyacağı düşüncesiyle, engellenmek isteniyor. Hem içeride Kürt halkına bunca acının yaşatılmasının hem de –daha birkaç yıl önce eşbaşkanı Salih Müslim Ankara’da ağırlanmış olmasına rağmen!– PYD’nin bu derece iblisleştirilmesinin en önemli nedenlerinden biri budur. Türkiye’nin PYD’ye saldırmasının kılıfı da hazır: Sınır güvenliği! Türkiye’nin güneyinde kurulacak bir Kürt devleti ya da bölgesi tehdit olarak görülüyor. Peki, neden güney komşun, sınırdan 50 metre ötede bayrak diken IŞİD bir tehdit unsuru değil?! Üstelik ülke içinde bu kadar örgütlenmiş ve kendi dergisinde Türkiye’ye tehditler savururken? Bizim açımızdan sorunun cevabı nettir: Türk devletinin (siz sermayesinin diye okuyun!) çıkarları kutsaldır, dolayısıyla eski dosttan düşman olmaz!

Dolayısıyla bu son saldırı vesilesiyle hem içeride hem dışarıda ABD-AB’ye Suriye’ye girme konusundaki ısrar hatırlatılmış oldu.

Bu saldırının gerçekleştirilmesinin ya da istihbarat alınmışken buna engel olunmamasının bir başka sebebi de Suriye’ye girme konusunda ordunun ayak dirediği iddialarıdır. Erdoğan bu durumdan çok rahatsız, bu katliam vesilesiyle orduya da bir mesaj vermiş oldu. ”Siz savaşa girmezseniz, böyle pisi pisine harcarım sizi, Eşref Bitlis’i hatırlayın!” diyor da olabilir. Tıpkı barış için imza atan onlarca akademisyene sayısız soruşturma ve tehditle “önümüzdeki süreçte bize ayak bağı olmayın” dediği gibi. Ama neticede bunların hepsi birer spekülasyon, AKP’lilerin beyanlarından gerçeğe daha yakın akıl yürütmeler olsa bile.

“Kim yaptı?”dan uzaklaşıp “siyasi açıdan kime yaradı?” sorusuna geldiğimizde cevap kesindir. Erdoğan’ın başkanlık hevesindeki ısrarı bağlamında, bu saldırının birileri için gayet yararlı olduğu aşikârdır. Dokuz aydır ardı arkası kesilmeyen patlamalar, katledilen onlarca insan, ölen askerler… Bu vahşet ortamında hem Erdoğan hem yandaş medya, her ölüm sonrasında “vatan tehlikede, başkanlık gelirse ülkeye huzur ve güven gelecek, başkanlık şart”  temasını işliyor. AKP’nin ezeli stepnesi MHP de desteğini eksik etmiyor. AKP içindeki çatlaklar, Erdoğan’ın Davutoğlu’yu sürekli saf dışı bırakmaya çalışması, batmak üzere olan gemiyi terk etmeye çalışan Çelik-Arınç-Gül üçlüsünün çıkardığı sorunlar diktatörü zorlasa da, bu katliam vesilesiyle başkanlık tartışmaları arttı, artacak da.

Bu ablukayı dağıtmak için ne yapmalı?

Bunca hengâmede bize düşen nedir? İşçi sınıfı Şişecam, Mata, Haribo, Cornaglia vb. gibi biten ya da süren direnişler dışında tepkisizliğini sürdürüyor. Hem kıdem tazminatına yapılacak saldırılar hem de kiralık işçi tasarısı elimizde kalan son hakları da yok edecek düzeyde. İşçi sınıfının özlük haklarına yapılan bu saldırıları bertaraf etmenin ve boğazına kadar kana batmış diktatörden de, onu kollayan düzen de kurtulmanın yegâne yolu, işçi sınıfının Kürt halkıyla el vererek, omuz omuza mücadele ederek bu vahşi katliamların alacakaranlığını sonlandırmasıdır.

Birçok ilde ve fabrikada sendikalar, savaşa ve özlük haklarımıza yapılan saldırıya karşı eylemlere başlamışken, etkin bir şekilde uygulanacak 24 saatlik genel grev neden önemli bir başlangıç noktası, bir sıçrama tahtası olmasın? Emperyalist savaşı kışkırtan; Kürt halkını ve işçi sınıfını boğazlayan burjuvazinin kanlı ellerine karşı, işçi sınıfının elleri şaltere uzanmalı, bu sisli ablukayı dağıtmalıdır!

25 Şubat 2016