Kendiliğindenlik ve Dışarıdan Bilinç Üzerine (3. Bölüm)

16.02.2016 | Sinan KARASU
İşçi sınıfının devrimi gerçekleştirip sosyalizme ilerleyebilmesi (dünya çapında gerçekleşebilecek bu dönüşüm) için devrimci Marksist bir önderliğe ihtiyacı olduğu doğru olsa da, bu partinin yokluğu koşullarında işçi sınıfının hep sığ sularda çimleneceğini düşünmek hem büyük saflık olur, hem de siyaseten ikameciliğe varır. Kendiliğinden tartışmasının önemi burada saklıdır. Sorun şu ki işçi sınıfı ile devrimci önderlik arasındaki ilişki teleolojik şekilde ele alındığında anlaşılamaz. Bu ikisinin buluşması bizim için vazgeçilmez bir zorunluluk olsa da, tarih bu ikisinin buluşmasını beklemez, kendi yolunda akmaya devam eder, kendisine yeni yollar açmaya çalışır ve bu nesnel gerçeklik, kitle hareketinden beslenen zengin içerik karşı etken (devrimci önderlik) üzerinde etkide bulunur ve iki etken (teleolojik yaklaşımla iki durağan öğe olarak kavranan devrimci önderlik ve sınıf) bu yeni nesnel zemin üzerinde birleşir.

1. Bölüm İçin Tıklayınız

2. Bölüm İçin Tıklayınız


5

Diğer yandan, işçi sınıfı devrimci bir önderlikten mahrum olduğu koşullarda sendikal mücadelenin sınırlarını ikinci bir tarzda daha aşar. Kitlelerin başında gerçek anlamda devrimci, sosyalist nitelikte olmamakla birlikte, genel anlamda “sosyalist” ya da devrimci diyebileceğimiz partilerin ya da önderliklerin olduğu koşullarda da işçi sınıfı kendiliğinden mücadelenin sınırlarını aşıp devrime ilerleyebilir. Neden?

Bu sorunun cevabı her şeyden önce işçi sınıfının nesnel açıdan devrimci rolünde saklıdır. İşçi sınıfının kendi sınıfsal görüşlerine ulaşamamasının önündeki en büyük engelin, bu suyun akışını doğal yolundan saptıran burjuva ideolojisinin müdahaleleri olduğunu belirtmiştik. İşçi sınıfının büyük yaralar almadan, ihanetler yaşamadan devrime ilerleyebilmesinin yolu, mücadelesinin bilimsel fikirleriyle donanmasıdır. Fakat bu bilimin işçi sınıfına eksiksizce taşınmadığı istisnai koşullarda da işçi sınıfı kapitalist düzeni sorgulayabilir.

Şöyle ki, her örgütün ya da genel olarak hareketin merkezi ile tabanı arasında belli bir boşluk vardır. İşçi ile ya da işçilerle örgütü aynı şey değildir. Yalnızca tabandan merkeze değil, merkezden tabana giden yol da engelli, dolaylı, dolambaçlıdır. Özellikle de sağlam bir devrimci programa sahip olmayan, tabanını kendi ideolojisine uygun olarak eğitmeyen ve tabanla merkez arasındaki bilinç farkını asgariye indirmeyen örgütlerde bu boşluk çok daha fazladır. Komünist Enternasyonal geleneği, kitle örgütleri ya da hareketleri ile önderlik arasındaki bu boşluktan yararlanma, önderliği lafa gelince savunduğu programlarını uygulamaya zorlayarak tabanının gözünde teşhir ederek bu boşluğu büyütme ve en sonunda eski örgütünden koparma yöntemiyle kurulmuştur.

Eğer böyle olmasaydı, ne Üçüncü Enternasyonal güçlü bir şekilde doğabilirdi ne de Bolşevik geleneğin sekter, ültimatomcu akımlardan bir farkı kalırdı. Lenin ve Bolşeviklerin özelde Şubat sonrasında yaptıkları tam da buydu: Sözde sosyalist partileri programlarında ya da söylemlerinde “savundukları” politikaları uygulamaya teşvik etmek, uygulamadıkları oranda tabanlarının gözünde teşhir etmek.

Yıllarca reformist ya da merkezci önderliklerin peşine takılan kitlelerin bu örgütlerin içinde reformist ya da merkezci oldukları için bulunduklarını düşünmek saflık olur. Elbette o örgütün ideolojik çizgisine bağlı birçok unsur vardır, ama genel anlamda kitlelerden bahsedersek, genel bir sosyalist hedefle ya da işçi sınıfının çıkarları için orada bulunduklarını göz ardı edemeyiz. Bu yüzden, bağlı bulundukları örgütlerin önderlerinden yıllarca sosyalizm masalı dinleyen kitlelerin, bu anlatılanları ciddiye almaları ve kimi zaman başlarındaki önderliği harekete geçmeye zorlayarak, kimi zaman da onları çiğneyerek mücadelelerini devrimci duruma kadar ilerletmeleri mümkündür. Reformist bile olsa, işçi sınıfına sınıf olarak hareket etmeyi öğreten bir önderlik, kendi eliyle bir canavar yaratmış demektir. O canavarın her an devrime ilerleyemeyeceği açıktır. Kendisini yaratan güce sadık kalabilir, onun sözünden çıkmamayı tercih edebilir, ama tarih bunun aksi örnekleri de sunmaktadır. İşçi sınıfının inisiyatifi, reformist ya da merkezci önderliklerin hareketi hapsetmek istedikleri sınırın çok ötesine götürebilir.

1871 Paris Komünü gibi, 1936 İspanya Devrimi de bu modele örnektir. Her ikisinde de radikal ve reformist önderliklerin ikili bir rol oynadığını görüyoruz. Bir yandan, işçi sınıfına yıllarca temel, başlangıç aşamasında sosyalist ya da devrimci bilinci taşımış olmaları bakımından çok önemli bir hizmet görmüşlerdir. İşçi sınıfını burjuva partilerine kaptırmayıp, sınıf mücadelesine çekmeyi başarmışlardır. Elbette işçi sınıfının kendi inisiyatifi de reddedilemese de, bu önderliklerin payını da teslim etmek gerekir.

Ne var ki harekete temel, başlangıç aşamasında sınıf bilinci ve örgütlülük taşımak noktasında yeterli olan bu önderlikler; belli bir noktadan sonra yanlış ideolojileri ve politikalarıyla hareketin önünde engel haline gelmişlerdir. Yanlış politikalar sınıfın yaşadığı zorlukları artırmış, burjuvazinin elini güçlendirmiştir. Fakat tüm bunlar, işçi sınıfının kapitalist düzeni temellerinden sarsıp iktidarı ele geçirmesini, yani devrim yapmasını engellememiştir. Her iki örnekte de devrimci Marksist önderlikler azınlıktadır, belirleyici role sahip değildir. İşçi sınıfını devrime gerçek bir devrimci parti, devrimci Marksist bir önderlik değil, reformist ya da küçük burjuva devrimci önderlikler taşımış ya da taşımak zorunda kalmıştır.

Ne var ki bu önderliklerin yanlış önderlikler olmaları, son tahlilde, işçi sınıfının burjuva partileri olmaları devrimin baştan büyük yanlışlar yapmasına yol açmış, yenilgi de bir süre sonra kaçınılmaz hale gelmiştir. Fakat tartışmamız bağlamında, bizi ilgilendiren esas kısım, işçi sınıfının gerçek devrimci bir önderliğin olmadığı koşullarda da devrime kadar ilerleyebilmiş olması, her halükarda sendikal mücadelenin ve bilincin ötesine geçmeyi başarmış olmasıdır.

Dolayısıyla devrimci Marksist önderliğin müdahalede bulunmadığı, başka bir deyişle müdahalesinin belirgin veya belirleyici olmadığı örneklerde de işçi sınıfının sendikal mücadelenin ve bilinçliliğin sınırlarını aşabildiğini görüyoruz. Lenin açısından mücadelenin kimin tarafından başlatıldığının, ne aşamaya geçtiğinin son tahlilde önemi yoktur. Şu ya da bu başlangıç daha makbul olabilir, ama aslolan kimin başlattığı değil, kimin devam ettirdiğidir. Belirtildiği üzere, devrimciler görevlerini anlamadıkları sürece, tarihin belirli dönemlerinde (azınlıkta kalan örneklerde) işçi sınıfının tabandan bastırmasıyla birçok reformist önderlik kendi isteklerinin çok ötesine geçerek bu rolü doldurmaya soyunabilir. Lenin bunu bildiğinden, Stalinist ve merkezci solun Ne Yapmalı?’yı işçi sınıfının inisiyatif gücünü hor görmek, kendisi dışındaki bütün hareketleri küçümsemek, kendisi dışında kimsenin devrimci rol oynayamayacağını iddia etmek için kullanmış olması daha da ironiktir: Lenin’in, devrimcilerin işçi hareketinin gerisinde kaldığını anlatmak için yazdığı metin, işçi hareketinin sözde devrimciler olmadan hep geri (sendikal düzeyde) kalacağını iddia etmek için kullanılmıştır!

6

İşçi sınıfının devrimi gerçekleştirip sosyalizme ilerleyebilmesi için (dünya çapında gerçekleşebilecek bu dönüşüm için) devrimci Marksist bir önderliğe ihtiyacı olduğu doğru olsa da, bu partinin yokluğu koşullarında işçi sınıfının hep sığ sularda çimleneceğini düşünmek hem büyük saflık olur, hem de siyaseten ikameciliğe varır. Kendiliğinden tartışmasının önemi burada saklıdır. Bu konudaki yanlış tutumların özü ikameciliktir: İşçi sınıfının tarihsel eyleminin yerine kendi mücadelesini ya da potansiyel mücadelesini koymak, işçi hareketini kendi örgütüyle ikame etmektir.

Bu görüş, örneğin Venezuela’daki sürece baktığında bir devrimin başlayabileceğini reddetmek zorundadır, zira Venezuela’da bir devrimci önderlik yoktur, hattâ devrimci önderliğin “d”si bile yoktur. Bu yüzden Venezuela’da iktidar sorununun gündeme gelmiş olması devrimin başladığına delalet olarak alınamaz. Ya da başka açıdan bakıldığında, Venezuela’daki bu süreci ya da başka bir ülkedeki kitlesel hareketliliği daha baştan belli bir noktada durdurmak gerekir, zira kitlelerin devrim yapabilmelerinin tek yolu, iddiaya göre, bir devrimci Marksist önderliğin varlığıdır!

Marksizmin devrimci önderlik anlayışını saçmalık derecesinde abartan bu yaklaşımın işçi sınıfı hareketini ilerletmek bir tarafa, gerilettiği, duraksattığı açıktır. Lenin işçi hareketini daha da ileri götürmek, başlayan mücadeleleri sıçramalı bir şekilde ileriye taşımak için kendiliğinden mücadele-dışarıdan bilinç ikiliğine başvurur, oysa Lenin’i savunduğu iddiasında olan bu görüş tam tersini yapmakta ve öznel öğeye haddinden fazla bir önem vererek, işçi sınıfına el freni işlevi görmektedir: İşçiler bizi beklesin!

Komintern dönemi tartışmaları tam da bu nedenle önemlidir. İlk dört kongrenin en önemli resmî belgelerinde imzası olan Troçki’nin söylediklerine kulak verelim:

Lenin yoldaşın kongrede yaptığı bir konuşmada küçük bir partinin de belli koşullarda işçi sınıfının çoğunluğunu peşine takıp onlara önderlik edebileceğini söylediğine dikkat çekildi. Bu kesinlikle doğrudur. Devrim, nesnel etkenlerle öznel etkenlerin bir birleşimidir; nesnel etkenler önem bakımından birinci sırada gelse de bizden bağımsızdır, öznel etkenler ise az çok bize bağlıdır. Tarih her zaman, ya da daha doğru bir ifadeyle, neredeyse hiçbir zaman önce nesnel koşulları hazırlamaz, yani tarih önce sofrayı hazırlayıp sonra konukları buyur etmeye benzemez. Tarih, bu göreve uygun sınıf (bizim örneğimizde proletarya) örgütlensin, bilincini netleştirsin, çelik bir iradeye kavuşsun diye beklemez. Tarihin bu koşullar oluşana kadar oyalanıp, ardından proletaryayı toplumsal ve ekonomik açıdan olgunlaşmış koşullar temelinde devrimi yapmaya davet edeceğini düşünmek saflık olur. Tarih farklı bir şekilde ilerler. Devrim nesnel açıdan zorunlu hâle gelmiş olabilir. Fakat işçi sınıfı –yalnızca bu sınıftan bahsediyoruz, çünkü şu anda yalnızca proleter devrimiyle ilgileniyoruz– tümüyle hazır olmayabilir ya da Komünist Parti bu sırada işçi sınıfının küçük bir azınlığını kucaklıyor olabilir. O zaman ne olacak, yoldaşlar? O zaman çok uzun ve kanlı bir devrim süreci başlayacak, parti ve işçi sınıfı bu eksikliği devrimin seyri içinde telafi etmek zorunda kalacaktır.

Sorun şu ki işçi sınıfı ile devrimci önderlik arasındaki ilişki teleolojik şekilde ele alındığında anlaşılamaz. Bu ikisinin buluşması bizim için vazgeçilmez bir zorunluluk olsa da, tarih bu ikisinin buluşmasını beklemez, kendi yolunda akmaya devam eder, kendisine yeni yollar açmaya çalışır ve bu nesnel gerçeklik, kitle hareketinden beslenen zengin içerik karşı etken (devrimci önderlik) üzerinde etkide bulunur ve iki etken (teleolojik yaklaşımla iki durağan öğe olarak kavranan devrimci önderlik ve sınıf) bu yeni nesnel zemin üzerinde birleşir.

Bu mülahazayı felsefi düzlemden siyasal düzleme aktardığımızda, Paris Komünü’nü örnek verebiliriz. Devrimci önderlik ile sınıfın buluşması, sınıfın devrimci önderliğin kendisine gelmesini kaderci bir şekilde beklemesi sonucunda değil, iki aktif öğenin karşılıklı hamleleri sonucu gelişmektedir. İşçi sınıfı, kendisine önderlik edecek devrimci partinin yaratılmasında bizzat öznedir, pasif bir nesne değildir. Paris Komünü gibi eylemlerle, o partinin programının yaratılmasına, kadrolarının eğitilmesine, o ülkenin ve diğer ülkelerin sosyalistlerinin bilinç sıçramaları yaşamasına vb. katkıda bulunmuştur.[8] Bizim dışımızda, bizden bağımsız iki bağımsız etkenin dünyada gerçekleşip vücut bulması şeklinde değil, bizatihi maddi hayatın içinde etkileşim halinde buluşur, buluşacaktır bu iki etken.

7

Dünya tarihinde en az okunup en çok sahiplenilen iki kitap varsa bunlardan biri Kur’an, diğeri de Ne Yapmalı?’dır ve ikisi de takipçileri ve sözde takipçileri (şakirtleri ve epigonları) tarafından kutsal mertebesine yükseltilmiştir. “Şeytan bile Kutsal Kitap’tan alıntı yapabilir” sözünü doğrularcasına, cımbızlanan belli parçalar tahrifatı göze alarak öne çıkartılmış, metnin bütünü hiçe sayılmıştır. Örneğin Ne Yapmalı?’da işçi sınıfının kendi başına sadece sendikal bilince erişebileceğini iddia eden Lenin, birkaç yıl sonra, 1905 sonlarında şöyle yazıyordu: “İşçi sınıfı içgüdüsel olarak, kendiliğinden sosyal-demokrattır” (a.g.e., cilt 10, s. 32).[9] Nereye koymalı bunu? Lenin sinsi bir ikiyüzlü müydü?

Lenin yıllarca aydınlara işçi hareketi içinde ayrıcalıklı bir yer tanımış olmakla ve dolayısıyla elitizmle suçlanmıştır. Bunun için de Ne Yapmalı? kitabına işaret edilmiştir. Oysa gerçek bunun tam tersidir. Lenin işçi sınıfını küçümsemek bir tarafa, ilk andan itibaren devrimci partinin inşasında işçilere ayrıcalıklı bir yer tanır. Öyle ki gerek sınıfın öncüsüne gerekse de kitlelere inisiyatif tanımak konusunda oldukça cömert olduğunu söylemek daha doğru olur. Oysa işçi sınıfının kendiliğinden sendikal mücadeleye hapsolacağını iddia eden görüş, işçi sınıfını bu inisiyatif gücünden mahrum bırakmakta ve devrimci aydınlara haddinden fazla bir rol biçmekte, kendiliğinden mücadele-dışarıdan bilinç ikiliğini Lenin’in Ne Yapmalı?’daki temel düşüncesinin tam karşıtı bir görüşü savunmak için kullanmaktadır.

Lenin’in bu ikili kavramı kullanma amacı, işçilerin devrimcilerden yalıtılmasını savunan, örgütlü, profesyonel ve bilinçli bir tarzda müdahale etmesini istemeyen kesimlere vurmaktır. İşçi sınıfının kendiliğinden mücadelesinin boyutlarının sendikal mücadeleyle sınırlı kalmayacağını bilir. Dışarıdan müdahale mutlaka olur, mesele kimin müdahale ettiği ve bilinç aktardığıdır: Çeşitli temsilcileriyle burjuvazi mi, yoksa bilimsel sosyalizmin savunucuları ya da devrimci Marksistler mi?

Dolayısıyla meseleyi şöyle özetleyebiliriz:

1) İşçilerin tek tük, münferit müdahaleler dışında hareketin içindeki unsurlar tarafından mücadeleye çekilmeleri saf anlamıyla “kendiliğinden” bir mücadeledir.

2) İşçi sınıfının komünistler dışındaki sendikacılar ya da reformist, hattâ liberal kesimler veya yapılar tarafından mücadeleye çekilmeleri, Lenin’in kullandığı anlamıyla, hâlâ “kendiliğinden” mücadeledir, kelimenin geniş anlamıyla kendiliğinden mücadeledir.

3) İşçi sınıfının mücadelesinin nasıl başladığından bağımsız olarak komünist militanlar tarafından kapitalizmi ortadan kaldırmak üzere genel mücadeleye dönüştürülmesi kendiliğinden mücadelenin sınırlarının aşılması ve dışarıdan bilincin getirilmesini ifade eder.

Başka bir deyişle, işçi sınıfının kendiliğinden mücadelesine iki tür müdahale olur: Burjuva (ya da küçük burjuva) ve devrimci Marksist. Mücadele düzen yanlısı siyasetlerin ya da örgütlerin müdahalesiyle de sendikal mücadelenin sınırlarını aşabilir, devrimci Marksistlerin müdahalesiyle de; ama gerçek bir devrimci mücadeleye dönüşmesi ve dünya devriminin gerçekleşmesiyle sosyalizme ilerlemesi ancak ikinci tür müdahaleyle, yani devrimci Marksist bir partinin müdahalesiyle mümkündür. Fakat bu müdahale olmadığı takdirde işçi sınıfının hep sığ sularda çimleneceğini (“sendikal mücadeleye hapsolacağını”) düşünmek de hem sınıfın nesnel gerçekliğini ve tarihsel gerçekleri göz ardı etmektir, hem de tarihteki etkenlerden yalnızca biri olan öznel öğenin, devrimci önderliğin saçmalık derecesinde abartılmasıdır.

Komünist Enternasyonal tarihinde yalnızca sağ sapmalara karşı değil, bu sol sapmaya karşı da mücadele edilmiştir. Örneğin Hollandalı doktriner sol komünistlerle tartışmalar bu bağlama oturur:

Gorter yoldaş, önderler işçi sınıfını düşünsel anlamda tarihsel görevini tamamen kavrayacak kadar ileri çekmediği takdirde devrimin başlamasının imkânsız olduğunu söylüyor. Ama bu safkan idealizmdir! Burada devrimin başlangıç ânı yalnızca proletaryanın aydınlanma derecesine bağlıymış gibi bir tablo çizilmektedir. Oysa devrimin başlangıç ânı gerek ulusal gerek uluslararası, gerek ekonomik gerekse de siyasi birçok etkene ve özellikle de yoksulluğun en yoksun durumdaki emekçi kitleler üzerindeki etkilerine bağlıdır. Zira proleter devriminin en önemli kaynağı –Gorter yoldaş müsaade buyurur mu bilmem ama– kitlelerin sıkıntılarıdır. Avrupa’daki ekonomik durum daha da kötüleştiği takdirde, Hollanda Komünist Partisi hâlâ küçük bir grubu temsil ediyor olsa bile Hollanda’da devrim patlak verebilir. Böyle bir durumda, devrim girdabının içine çekilen Hollandalı işçiler, Komünist Parti onları eğitip olaylara en bilinçli ve planlı bir şekilde katılmalarını sağlayacak düzeye getirene kadar beklemeyeceklerdir. İngiltere’nin proleter devrimi dönemine görece küçük bir Komünist Parti’yle girmesi oldukça muhtemeldir. Bu konuda yapacak bir şey yok, çünkü tarihteki tek etken komünist fikirlerin propagandası değildir. Buradan çıkan tek sonuç şudur: İngiliz işçi sınıfı –eğer en önemli tarihsel nedenlerin kesişmesi sonucu yakın gelecekte kendisini proleter devriminin içinde bulursa– kitle partisini bizatihi iktidar mücadelesinin seyri içinde ve iktidarın fethinden hemen sonraki dönemde yaratmak, büyütmek ve sağlamlaştırmak zorunda kalacak; devrimin başlangıç safhasında nicel açıdan küçük olan Komünist Parti ise –kendisini hareketin kalbinden uzaklaştırmadan ve proletaryanın mevcut örgütlülük düzeyini ve sınıf bilincini dikkate alarak– gelişmekte olan devrime azami düzeyde komünist bilinç aşılamaya çalışacaktır.

Meseleyi bu şekilde kavramlaştırdığımızda, maalesef, Stalinist ve merkezci solun bu zamana kadarki genel tutumunun “benden başkası yalan” diye özetlenebileceğini görürüz. Bu akımlar, Lenin’in Ne Yapmalı?’sını işçi sınıfının inisiyatif gücünü hor görmek, kendileri dışında gelişen bütün hareketleri küçümsemek, kendileri dışında kimsenin devrimci rol oynayamayacağını iddia etmek için kullanmışlardır. Gerçek devrimcilerin müdahalesinin bulunmamasının, o hareketin daha baştan çapını ve kapsamını belirlediğini, belirleyeceğini ve asla devrimci bir mücadele katına yükselemeyeceğini iddia etmişlerdir. Mesela bugün Venezuela’da “madem devrimci bir parti yok (doğru), o halde devrim de yok (yanlış)” sonucu bu anlayışın bir ürünüdür. Oysa reformist ya da hain partiler ya da örgütler kendi niyetlerinden bağımsız olarak, verdikleri bilinçten bağımsız olarak devrimci rol oynayabilirler, mücadele onların aşıladıkları bilinçten çok öteye gidebilir. Bunun nedeni işçi sınıfının toplumda nesnel açıdan devrimci bir yere sahip olmasıdır. İşçi sınıfı bir kez mücadeleye atıldığında, bir sınıf gibi hareket etmeyi öğrendiğinden, onun inisiyatif gücü önderlerinin ve sözde önderlerinin hapsetmek istediği sınırların çok ötesine geçebilir. İşçi sınıfı çoğu zaman önderlerinden daha ileride olabilir, tıpkı ondokuzuncu yüzyıldan yirminci yüzyıla geçişte Rusya’da gerçekleşen ve Lenin’i Ne Yapmalı?’yı yazmaya, önderlerin geri kaldığını ve işçi sınıfına yetişmeleri gerektiğini yazmaya iten Rusya’daki işçi eylemleri gibi. Aynısı bugün Venezuela için de geçerlidir.

Lenin’e göre, parti işçi sınıfı için elzemdir, ama işçiler parti olmadan hareket etmekten aciz oldukları için değil, mücadeleleri hangi aşamaya ilerlerse ilerlesin, önlerindeki engellere, önlerine koymaları gereken hedeflere ve burjuvazinin manevralarına dair net bir fikirden yoksun kalacak oldukları için. İşçi sınıfının yaşam koşulları bu etkenlere dair bütünlüklü bir program oluşturmasını engeller, bunu ancak sınıfın öncüsü yapabilir. Devrimci program mücadelenin yükselişinden önce geliştirilmelidir. Böyle bir program, yalnızca işçilerle ile burjuvaların karşı karşıya geldiği alana dair değil, toplumsal hayatın geneline dair, “bütün sınıf ve katmanlarıyla devlet ve hükümetin ilişkiler alanı, bütün sınıflar arasındaki karşılıklı ilişkiler alanı”na dair bir perspektif geliştirmelidir. İşçi sınıfı ancak bu bilinçle donandığı takdirde, dünya ölçeğinde bir görev olan işçi devrimini gerçekleştirebilir ve burjuvaziye karşı reformlar mücadelesinden kendi iktidarına ve sonrasında sınıfsız topluma ilerleyebilir.

Yaz 2007


Notlar

[8] Lenin İrlanda ayaklanması özelinde şöyle der: “İrlandalıların talihsizliği proletaryanın Avrupa çapındaki isyanı henüz olgunlaşmamışken, vaktinden önce ayaklanmış olmalarıdır. Kapitalizm isyanın çeşitli kaynaklarının, geri düşüşler ve yenilgiler olmadan kendiliğinden hemen kaynaşabileceği kadar uyumlu bir yapıya sahip değildir. Diğer yandan, farklı zamanlarda, farklı yerlerde ve farklı türlerde isyanların patlak veriyor olması hareketin geneline çok geniş bir kapsam ve derinlik kazandırmaktadır; fakat kitleler ancak vakitsiz, münferit, birbirinden kopuk ve bu nedenle başarısız olan devrimci hareketlerde deneyim kazanır, bilgi edinir, güç kazanır ve gerçek önderlerini, sosyalist proleterleri tanıma olanağı elde eder ve bu sayede genel saldırıya zemin hazırlar, tıpkı belli grevlerin, yerel ya da ülke çapındaki gösterilerin, ordudaki isyanların, köylüler arasındaki patlamaların vb., 1905’teki genel saldırıya zemin hazırlamış olması gibi.” (Collected Works, cilt 22, s. 358)

[9] Ayrıca bkz. “On İki Yıl Derlemesine Önsöz”, a.g.e., cilt 13, s. 94-113.