Mustafa Koç ve Kişileşmiş Sermayenin Ölümü

02.02.2016 | Güven YALÇIN

21 Ocak Perşembe Türk burjuvazisinin en kara günlerinden biri olarak tarihe geçti. Türkiye’nin en zengin ailesinin bir numaralı ismi Mustafa Koç evinde spor yaparken kalp krizi geçirdi ve öldü. İlk müdahale Beykoz Devlet hastanesinde yapıldı, ardından kendine ait helikopterle yine kendine ait Amerikan Hastanesi’ne nakledildi. Muazzam bir sömürü imparatorluğunun bu “işçi dostu” patronu yine de ölümden kurtulamadı. Ne de olsa Azrail’in hesabında para işlemiyordu!

O, bir kapitalist olarak, kişileşmiş sermayeden başka bir şey değildir. Onun ruhu sermayenin ruhudur. Sermayenin ise bir tek dürtüsü vardır: değerlenmek, artık değer yaratmak, değişmez kısmı ile, üretim araçları ile, mümkün olduğu kadar büyük bir artık emek kütlesini yutmak. Sermaye, vampir gibi ancak canlı emeği emerek hayatta kalan ve ne kadar fazla canlı emek emerse o kadar uzun yaşayan ölü emektir.[1]

21 Ocak Perşembe Türk burjuvazisinin en kara günlerinden biri olarak tarihe geçti. Türkiye’nin en zengin ailesinin bir numaralı ismi Mustafa Koç evinde spor yaparken kalp krizi geçirdi ve öldü. İlk müdahale Beykoz Devlet hastanesinde yapıldı, ardından kendine ait helikopterle yine kendine ait Amerikan Hastanesi’ne nakledildi. Muazzam bir sömürü imparatorluğunun bu “işçi dostu” patronu yine de ölümden kurtulamadı. Ne de olsa Azrail’in hesabında para işlemiyordu!

Sınıf mücadelesinin garip cilvesi midir bilinmez, müteveffa Beykoz Devlet Hastanesi getirildiği sırada, hastanenin 30 metre ilerisinde, işçilerini patrona karşı korumayan Kristal-İş genel merkezi önünde, işten atılan Şişecam işçileri direnişteydi. Ateşi sürekli harlanan varilin yanında yeni bir direniş gününe selam salıyorlardı. Kaderin cilvesi işte, burjuvazinin en büyük ismi, sınıf kardeşi Şişecam patronlarının “küçültmeye gitme” nedeniyle işten attığı direnişçi işçilerin hemen yakınında ölümle boğuşuyordu.

Henüz altmışını bile göremeyen patronun ölümü burjuva kamuoyunun genelinde büyük bir üzüntüyle karşılandı. Ardından midemizin kaldıramayacağı türden methiyeler dizisi sıralanmaya başladı: “İşçilerin haklarını koruyan bir patron”, “işçi dostu”, “o kadar seviliyordu ki ölümüyle ülkeyi birleştirdi”, taziye için oluşan “kuyrukta herkes eşitti” ve sair.

Tabloyu tamamlayan son parça ise tabutun üstüne örtülen, siyasal İslamcı Erdoğan diktatörlüğüne bin methiyeye eşdeğer sayılabilecek Osmanlı sancağıydı. Üstünde şöyle yazıyordu: Hak ve gerçek olan kâinatın sahibi Allah’tan başka ilah yoktur, güvenilir ve sözünde sadık Muhammed (sav), onun elçisidir. “Kâinatın” Türkiye’ye ait olan bölümünün sahibi Koç ailesi ve alçakgönüllülük! Pes doğrusu, ölümde bile yüzsüzlük ve pişkinlik!

Methiyelerin sona ermesiyle, burjuva medyası bir yandan yas tutma pozları kesmeyi sürdürürken, öte yandan sermayenin altın kurallarını yeniden hatırlayıp hangi kardeşin imparatorluğun başına geçeceğini tartışmaya başladı, üstelik ağabeyleri henüz toprağa verilmemişti! “Kapitalizmin kapitalist eleştirmeni” küçük kardeş Ali Koç mu, sanata düşkünlüğüyle bilinen “mütevazı hayat süren” ortanca kardeş Ömer Koç mu yeni imparator olacaktı?

Bu içten methiyelere ve “halefi kim olacak acaba?” merakına çok şaşırdık demek isterdik, ancak sınıf mücadelesinin proleter kanadında olan biz devrimciler için şaşılacak bir durum yoktu, içinde bir damla bile doğruluk payı olmayan bu beyanlar ve ikiyüzlü tutumlar karşısında!

Tahmin edeceğimiz üzere, burjuva medyası Mustafa Koç’un ilgi duyduğu onlarca sporun sıralanmasının yanı sıra, iki önemli konuya da değindi. Biri, geçen sene sınıf mücadelesinde yeni bir sayfa açmaya aday olduğunu gösteren metal işçilerinin şahlanışıydı, Koçlar için kâbus anlamına gelse de. Diğeriyse Gezi Ayaklaması’nda Koç’un, direnişçilere Divan Oteli’ni açmasıydı. İlkinde Mustafa Koç’un ne büyük zorluklar yaşadığından dem vurulurken işçilerin sorunları tek kelime olsun dile getirilmedi. İkincisindeyse burjuvaziyle onun temsilcilerinin (Erdoğan vs.) her zaman güllük gülistanlık bir ilişki içinde olmayabileceğini unutmuşlardı ya da işlerine öyle gelmişti. Oysa bütün yaşananların özeti iki kelimede saklıydı: Sınıf mücadelesi!

Koç’un evinde spor yaptığı sırada binlerce Koç işçisi ya uykusuz, yorgun gözlerle işe gidiyordu ya da canı çıkmış halde vardiyasından çıkmış evine dönüyordu. Onun binlerce işçinin ödenmemiş emeğiyle aldığı helikopteriyle hastaneye nakledildiği sırada yüzlerce metal işçisi fabrikada alın teri döküyordu.

Gelgelelim kimse şunu sormuyordu: Koç ailesi nasıl ülkenin en zengin ailesi olabildi? Mustafa Koç 2003’te başa geçtiğinde ne yaptı da şirketi, 13 yılda 5 kat büyütüp, piyasa değeri 100 milyar doları bulan bir tekel yaratabildi? Aynı soruları tersten de sorarsak yanıta hemen ulaşabiliriz. Bu kadar büyük sermayeye sahip olan Koç neden sendikalı olmak, sendika değiştirmek, daha iyi koşullarda çalışmak isteyen Arçelik, Divan, Renault, Tofaş… işçilerinin isteklerini yerine getirmek istemiyordu? İşçiler neden bunca mücadele vermek zorunda kaldı? Eğer bunlar, Koç’un ölümünden sonra burjuva ideologlarının iddia ettiği gibi[2] bir maliyet unsuruysa neden Koçların sahibi olduğu milyonluk yatlar, yurtdışında yapılan dalışlar, maket uçak merakı, müzeler, golf, binicilik, havacılık, safari turları maliyet unsuru sayılmıyor? Neden alın teri dökmekten başka yaşama aracı olmayan işçilerin “üç kuruşluk” talepleri maliyet sayılıyor? Çünkü bütün patronlar gibi Koçlar da, burjuvazi için hep söylenegeldiği üzere, “büyük riskler almışlardır, binlerce işçiye ekmek vermektedir, işçiler onlar için vazgeçilebilir yegâne unsurlardır, dolayısıyla gerektiğinde işten çıkarılabilir ya da talepleri karşılanmayabilir, aksi takdirde işçiler tümüyle işsiz kalabilir”.

Burada sorulması gereken bir başka soru da şu: Sistem olağan işleyişine bırakıldığında neden kaybeden her zaman binlerce işçi,  kazanan da bir avuç Koç oluyor? Başka bir deyişle düğüm neden her zaman sermaye lehine çözülüyor? Burjuva medyası neden sürekli ikiyüzlü bir tutumla patronları övüyor?

Bütün bu ikiyüzlü tutumların nedeni, gizlemeye ve inkâr edilmeye çalıştıkları şey, sınıflı toplumların temel unsuru olan uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarıdır. Kapitalist toplumun sınıf karşıtlığı ise işçi sınıfıyla burjuvazi arasında verilen, amansız ve uzun soluklu mücadelede kendini gösterir. Bu mücadelede, burjuvazinin zenginliği işçilerinin sefilliği pahasına gerçekleşir. Son tahlilide, işçi için iyi olan patron için kötü, patron için iyi olan şey işçi için kötüdür.

Bir fabrikada başlayan bir grevin, onları mülksüz bırakacak olan uzaktaki devrimin ilk habercisi olduğunu herkesten önce ve herkesten çok burjuvazi bilir. Bu nedenle Koçlar sefahat içinde ve sürekli sermaye büyüterek yaşamak için işçileri daha fazla sömürmek, onların haklı taleplerini yok saymak, kriz çıktığında kendi sefahatlerinden ödün vermek yerine, aynı gemide olduklarını iddia ettikleri işçileri işten çıkarmak zorundadır. Sömürü imparatorluğunun, dolayısıyla işçi sınıfının sefaletinin sürmesinin tek koşulu budur.

İşçi sınıfı ya bu gerçekliği kaderi olarak benimseyip, nedenini bir türlü öğrenemediği sefaletine ağlamayı sürdürecek ya da her gün artan oranlarda sömürüldüğünün bilincine vararak bu dünyayı Koçlara dar edecektir. Bu mücadelede taşın altına elini ilk koyması gereken militan işçi sınıfı devrimcileri, militan sınıf sendikacıları ve grevlerle, direnişlerle iki adım öne çıkan öncü işçilerdir.

Bu kişileşmiş sermayenin ölümüne dizilebilecek en güzel “ağıtı” belki de en iyi, sevgili Müştak Erenus dile getirmiştir. Kim bilir!

Çok Acı Bir Ölüm

Amma da çok ölüyorsunuz
Bir kere doğmakla.
Ve ne de çok korkuyorsunuz
Her allahın günü yeniden ölerek
Analar bir avaza keyifle
bir kerede doğururlar çocuklarını
O çocuklar ki bu yaşam güzelin de ölmeden
Her gün yeniden doğarlar güne.

Amma da çok ölüyorsunuz
Boy boy ilanlarla utanmadan
Suya su katan kolektif şirketi
komandit
limited
anonim
holding
acılı ailesi
bankası
şubesi
Velhasıl sinsilesi
Ölümde bile ölümü üretiyorlar

30 Ocak 2016


Notlar

[1] Karl Marx, Kapital, I. Cilt, Yordam Kitap, s. 230.

[2] Evren Aybars, Mustafa Koç’un Ardından, Radikal, 23 Ocak 2016.