Kendiliğindenlik ve Dışarıdan Bilinç Üzerine (2. Bölüm)

17.01.2016 | Sinan KARASU
İşçi sınıfının devrimci önderlikle buluşamadığı istisnai durumlarda, mücadele neden ve nasıl sendikal sınırları aşar? Bunun iki temel nedeninden bahsedebiliriz. Zaten bu iki neden, kendiliğinden mücadelenin sendikal sınırları aşmasına dair iki model sağlamaktadır bize. Birinci model, devrimci Marksistlerin müdahalesinin olmadığı (yani kendiliğinden) mücadelenin kelimenin düz anlamıyla kendiliğinden bir şekilde, yani herhangi bir örgüt ya da önderlik tarafından belirgin ya da belirleyici müdahalenin olmadığı koşullarda aşmasıdır. İkinci model ise, “sosyalistlerin” (reformist, merkezci, sosyal-şovenist vb.) ya da sendikacıların müdahalesiyle aşmasıdır. Bu ikinci tür mücadele de devrimci Marksistler açısından kendiliğindendir, fakat bir önderliğin (yanlış önderliğin) müdahalesi belirgin ya da belirleyicidir.

1. Bölüm İçin Tıklayınız

Kavramları tartışmadaki özgül anlamlarıyla yerli yerine oturttuktan sonra, tartışmanın ne olduğunu belirtebiliriz. Sosyalist harekette kendiliğindenlik-dışarıdan bilinç terimleriyle ifade edilen tartışma, işçi sınıfına bilinç götürmenin gerekli olduğu konusunda şüphesi olmayan iki taraf arasında cereyan etmektedir. Tartışmada devrimci Marksistler kadar Stalinistlerin (ya da merkezcilerin) de işçi sınıfına dışarıdan bilinç götürmenin zorunlu olduğu konusunda herhangi bir şüpheleri yoktur. Fakat taraflardan biri işçi sınıfının kendiliğinden yalnızca sendikal bilince erişebileceğini söylerken, diğeri bu önermeyi reddetmekte ve bir devrimci partinin olmadığı koşullarda da işçi sınıfının sendikal ya da dar reformist mücadelenin sınırlarını aşabileceğini vurgulamaktadır.

Dolayısıyla tartışma işçi sınıfının eylemini kendi dar grubunun faaliyetine endeksleyen ikameci anlayışla; öznel öğenin önemini tanımak ve niteliksel önemini vurgulamakla beraber, bu öğeyi (yani devrimci partiyi) tarihteki tek etken haline getirmekten kaçınan anlayış arasındadır.

Elbette işçi sınıfının devrimi yapabilmek ve yerel ya da ulusal değil, uluslararası bir hareket olan sosyalizmi kurabilmesi için devrimci bir partiyle kucaklaşması gerekir. İşçi sınıfının böyle bir (enternasyonal) parti olmadan hareketin eşgüdümünü sağlaması, ortaklaştırması ve doğru yolda ilerlemesi mümkün değildir. Yaşanacak iktidar deneyimleri ya da teşebbüsleri daha baştan ciddi sorunlar, çatlaklar vb. içerecektir.

Ne var ki devrimci bir partinin yokluğu koşullarında işçi sınıfı hareketinin yalnızca reformlar peşinde koşan kısmi mücadelelerle sınırlı kalacağı görüşü hem pratik hem de teorik açıdan yanlıştır. İşçi sınıfı, kendisini bilinçlendirecek, yalnızca günlük mücadelelerinde değil, sistemin kendisine dair konularda da bilgi aktaracak bir devrimci parti olmadığı müddetçe sadece ekonomik mücadelenin sığ sularında kulaç atan güçsüz, çaresiz bir kütle olarak kalmayacaktır. İşçi sınıfının harekete geçmek için ilelebet bir devrimci partiyi bekleyeceğini düşünmek, saf kadercilikten başka bir şey değildir.

Pratikten gidersek, en iyi örnek Paris Komünü’dür. 1871’deki bu ilk işçi devrimi, yani işçi sınıfının ilk iktidar deneyimi, gerçek devrimcilerin (Marksistlerin) belirleyici müdahalesi olmadan gerçekleşmiştir. Hareketin başını Proudhoncular ve Blankistler çekmiştir. Paris Komünü’ndeki tarihsel örnek, işçi sınıfının birkaç küçük mücadeleyle değil, komünistler ya da devrimci Marksistler dışındaki örgütlü grupların iradi müdahalesiyle işçi hareketinin ekonomik ya da reformist mücadelenin çok ötesine geçebileceğini gösterir (“ikinci model”). Başka bir deyişle, yirminci yüzyıldaki örneklere gelmeden, Ne Yapmalı?’dan önceki büyük örnek bile kavramsallaştırmanın böyle bir ikili karşıtlık şeklinde yapılamayacağını göstermektedir.

Tarihten bu türde birçok örnek sıralanabilir. Yukarıda Rusya’daki deneyimlerden bahsetmiştik. Keza bugün [2004] Venezuela’da başlayan devrim bir devrimci partinin varlığı koşullarında değil, bu eksikliğin en yakıcı şekilde hissedildiği koşullarda gerçekleşmektedir.

İkameci sosyalistlerin tüm bunlara verdikleri yanıt, özünde, buralarda örgütlü sosyalistlerin veya devrimcilerin var olduğudur; böylece başladıkları yerden de kötü bir yere savrulmaktadırlar. Başta da belirttiğimiz gibi, Lenin “dışarıdan bilinç” götürme işinin yalnızca gerçek devrimciler olan Bolşeviklerle sınırlı olmadığını, hareketin içinde başka kesimlerin de bilinç (yanlış ya da reformist bilinç, son tahlilde, burjuva bilinci) götürdüğünü, ama bunun yeterli olmadığını söyler. Tartışmanın merkezinde tam da teorik açıdan yetkin bir bilincin sistemli bir şekilde götürülmesi mevzuu vardır.

Oysa ikameci sosyalistler dışarıdan bilinç tartışmasını “işçi sınıfı kendiliğinden sendikal mücadelenin ötesine geçemez” düsturuna indirgemekle Ne Yapmalı?’nın özünü reddetmiş oluyorlar. Ne zamandan beri Paris Komünü’nde önder konumda olan sosyalistlere ya da anarşistlere “gerçek sosyalist” diyoruz? Yaratılmak istenen böyle bir sosyalist bilinç götürecek olan parti midir? Elbette değil. O halde?

Bu ve benzeri örneklerde sosyalist parti ya da partilerin varlığı, kendiliğinden hareket olmadığını kanıtlamaz, çünkü işçi sınıfının kendiliğinden mücadelesinde sendikal mücadeleye hapsolacağını söyleyenler gerçek bir devrimci partinin, büyük çoğunlukla da kendi partilerinin yokluğunu kastediyorlar. Aksi takdirde, sosyalistlerin hiç olmadığı bir dönem, bir hareket düşünülebilir mi? Bu tür sosyalistler her zaman olacaktır ve o zaman biz neyi tartışıyoruz: İşçi sınıfının tamamen kendi başına olduğu, ne reformist ne şovenist ne de devrimci bir parti varken ne yapacağını mı? Elbette böyle bir şeyi değil. Tartıştığımız şey, işçi sınıfının devrimci (lafta değil, gerçekten devrimci) bir parti olmadan ne yapacağıdır ve tarihsel örnekler, işçi sınıfının gerçek bir devrimci parti olmadan da sendikal mücadelenin sınırlarını misli misli aşabileceğini, hattâ devrime ilerlemesinin bile imkân dâhilinde olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla işçi sınıfının devrimci Marksistlerin müdahalesi olmadan sendikal mücadelenin sınırlarını aşamayacağı doğru değildir.

Gerçek devrimcilerin, Marksistlerin müdahalesi olmadığı sürece mücadelenin sendikal alana ya da ekonomik mücadeleye hapsolmasının kaçınılmaz olduğunu iddia edenler ya tarih bilmiyorlar, ya da sosyalist kılığına bürünmüş envai çeşit reformist, şovenist, oportünist vb. unsuru, partiyi, örgütü gerçek sosyalist kabul ediyorlar, zira bugün dünyanın hiçbir yerinde, belli bir düzeye ulaşan hiçbir mücadelenin sahte sosyalistlerden uzak (“kendiliğinden”) kalamayacağı açıktır. Bu tür sosyalistler hemen her zaman olacaktır ve onlara bakarak “burada dışarıdan müdahale var” demek, Lenin’in Ne Yapmalı?’da anlattıklarını es geçmektir, zira Lenin bu tür müdahalelerin (sosyalist olmayan müdahalelerin) her zaman olacağını, olduğunu söyler ve formülasyonunu bu gerçeği hesaba katarak geliştirir, atlayarak değil.

Bu yüzden bize düşen, sosyal-demokrasiye düşen görev, kendiliğindenliğe karşı savaşmak, işçi sınıfı hareketini burjuvazinin kanatları altına sokma yolundaki bu kendiliğinden, sendikalist çabadan saptırıp uzaklaştırmak ve devrimci sosyal-demokrasinin önderliğine kavuşturmaktır. (s. 44, abç)

Lenin bu satırlarda, kendiliğinden derken ne anladığını söylemiş olur. Lenin açısından kendiliğinden demek dışarıdan müdahalenin dar anlamda belirgin-belirleyici olmaması iken, geniş anlamda, bilhassa da Ne Yapmalı?’da kullanıldığı anlamıyla devrimcilerin, gerçek komünistlerin müdahalesi dışındaki tüm müdahaleleri kapsar.

3

Kavramları tartışmadaki özgül anlamlarıyla yerli yerine oturttuktan sonra, tartışmanın ne olduğunu belirtebiliriz. Sosyalist harekette kendiliğindenlik-dışarıdan bilinç terimleriyle ifade edilen tartışma, işçi sınıfına bilinç götürmenin gerekli olduğu konusunda şüphesi olmayan iki taraf arasında cereyan etmektedir. Tartışmada devrimci Marksistler kadar Stalinistlerin (ya da merkezcilerin) de işçi sınıfına dışarıdan bilinç götürmenin zorunlu olduğu konusunda herhangi bir şüpheleri yoktur. Fakat taraflardan biri işçi sınıfının kendiliğinden yalnızca sendikal bilince erişebileceğini söylerken, diğeri bu önermeyi reddetmekte ve bir devrimci partinin olmadığı koşullarda da işçi sınıfının sendikal ya da dar reformist mücadelenin sınırlarını aşabileceğini vurgulamaktadır.

4

Peki, işçi sınıfının devrimci önderlikle buluşamadığı istisnai durumlarda, mücadele neden ve nasıl sendikal sınırları aşar? Bunun iki temel nedeninden bahsedebiliriz. Zaten bu iki neden, kendiliğinden mücadelenin sendikal sınırları aşmasına dair iki model sağlamaktadır bize.

Birinci model, devrimci Marksistlerin müdahalesinin olmadığı (yani kendiliğinden) mücadelenin kelimenin düz anlamıyla kendiliğinden bir şekilde, yani herhangi bir örgüt ya da önderlik tarafından belirgin ya da belirleyici müdahalenin olmadığı koşullarda aşmasıdır. İkinci model ise, “sosyalistlerin” (reformist, merkezci, sosyal-şovenist vb.) ya da sendikacıların müdahalesiyle aşmasıdır. Bu ikinci tür mücadele de devrimci Marksistler açısından kendiliğindendir, fakat bir önderliğin (yanlış önderliğin) müdahalesi belirgin ya da belirleyicidir.

Kitle hareketinin kendi dinamikleriyle düzen sınırlarına dayanabilmesinin nedeni işçi sınıfının içgüdüsel olarak sosyalist olmasıdır. Kendiliğinden meselesini yanlış kavrayan kesimler, Lenin’in aynı tartışmada bilimsel sosyalizmin üretimi konusunda söylediklerini de yanlış kavrıyorlar.

Lenin daha Ne Yapmalı?’nın başında kitabının aceleye geldiğini söyleyerek, metnin edebi kusurlarından ötürü özür diler: “Gecikme yüzünden dilediğim özürlere, kitapçığın ciddi edebi kusurları için dileyeceğim özürlerimi de eklemeliyim. Diğer birçok görev yüzünden sık sık kesintiye uğrayan çalışmamı çok hızlı bir şekilde tamamlamak zorundaydım.” (s. xlvii) Fakat buradan Lenin’in Ne Yapmalı?’da söylediklerinin çöpe atılabileceği sonucu çıkmaz, yalnızca yer yer yaptığı abartılı vurguların, metnin geri kalanında söyledikleriyle bütünleştirmeyi daha da zorunlu hale gelir. “Daha da” diyoruz, zira bu yaklaşım her metin için geçerlidir. Elbette bir yazar vurgularına dikkat etmeli, cümlelerini yanlış anlamalara olabildiğince kapalı tutmalıdır, ama yazarın yükümlülükleri kadar hakları da vardır: Bir cümlede ya da birkaç cümlede her şeyi söylemek zorunda değildir; metnin geri kalanında zaten söylediği şeyleri tekrar tekrar yazmamak ya da belli önkabullerden hareket etmek gibi özgürlükleri de vardır. Bu şekilde bakıldığında Ne Yapmalı? ortalama, hattâ ortalamanın üzerinde açıklıkta bir metindir.

Lenin’in sosyalist teorinin üretimiyle ilgili söylediklerinden başlayalım. İki temel alıntıyı art arda vermek en yararlısı olacaktır:

[Bilimsel] sosyalizm teorisi, mülk sahibi sınıfların eğitimli temsilcileri olan aydınlarca geliştirilen felsefe, tarih ve iktisat teorilerinden doğup gelişmiştir. Bilimsel sosyalizmin kurucuları Marx ve Engels de, toplumsal konumları itibariyle, burjuva entelijansiyasına mensuplardı. Aynı şekilde, Rusya’da sosyal-demokrasinin teorik öğretisi, işçi sınıfı hareketinin kendiliğinden gelişiminden tamamen bağımsız olarak ortaya çıkmıştır; bu teori, devrimci sosyalist aydınlar arasındaki düşünce gelişiminin doğal ve kaçınılmaz bir sonucu olmuştur. (s. 32)

Diğeri ise Kautsky’den bir alıntıdır ki, Lenin zaten bu konudaki görüşünü Kautsky’ye dayandırır:

Bu bağlamda, sosyalist bilincin, proleter sınıf mücadelesinin zorunlu ve doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıktığı görünmektedir. Oysa bu kesinlikle yanlıştır. Elbette, bir öğreti olarak sosyalizmin kökleri, tıpkı proletaryanın sınıf mücadelesi gibi, modern ekonomik ilişkilerde yatmaktadır ve sosyalizm, tıpkı proletarya gibi, kapitalizmin kitlelerde yarattığı yoksulluk ve sefalete karşı mücadeleden doğar. Ama sosyalizm ve sınıf mücadelesi yan yana doğar, birbirinin içinden değil; bu ikisi farklı koşullarda ortaya çıkar. Modern sosyalist bilinç ancak derin bilimsel bilgiye dayanarak yükselebilir. Gerçekten de, modern iktisat bilimi sosyalist üretim açısından, mesela bir modern teknoloji kadar gerekli bir koşuldur ve proletarya, ne kadar çok isterse istesin, ne birini ne de diğerini yaratabilir; çünkü bunların ikisi de modern toplumsal sürecin ürünleridir.

Bilimin taşıyıcısı proletarya değil, burjuva aydınlardır [italikler K. K.’ye ait]: Modern sosyalizm, burjuva aydın tabakasının üyelerinin kafalarında doğmuştur ve bunu, entelektüel açıdan daha ileri olan ve koşulların elverdiği yerlerde modern sosyalizmi proleter sınıf mücadelesine sokan proleterlere aktaranlar da onlar olmuştur. Dolayısıyla sosyalist bilinç sınıf mücadelesine dışarıdan [von aussen Hineingetragenes] verilen bir şeydir, onun içinden kendiliğinden [urwüchsig] çıkan bir şey değildir.” (s. 42-3)

Nedir burada anlatılan? Bilimsel sosyalizmin nasıl doğduğu. Sosyalizm düşüncesi sınıfların, hattâ eşitsizliklerin olduğu ilk günden beri vardır ve bu temel var olduğu müddetçe var olmaya devam edecektir. Keza bu düşüncenin bilimsel sosyalizmden önce bütünlüklü bir teori haline getirildiği de bilinmektedir. Marx ve Engels’ten de önce sosyalist teoriler ortaya çıkmıştı. Fakat bilimsel sosyalizm teorisi modern kapitalizm dönemine aittir. Burada tartışılan konu, sosyalist teorinin üretimi ve proletaryayla ilişkisidir.

Burada da ilk başta bir mütearife var gibidir. Kuşkusuz bilimsel sosyalizm teorisi işçi sınıfının dışında geliştirilmiştir. Marx ve Engels (ya da Kautsky, Lenin vb.) işçi değil, küçük burjuva ya da burjuva kökenli aydınlardır. Teoriyi onlar üretmiş ve sonra işçi sınıfına taşımışlardır. O halde?

Bu şekliyle bırakıldığında, bu sorunda da hiçbir görüş ayrılığı yoktur, olamaz da, zira burada bir teorik önerme yoktur, yalnızca bir olgudan bahsedilmektedir. Belki bugüne dair bir düzeltme yapılabilir, o da genel eğitimin yaygınlaşması sonucunda teorinin üretiminde artık işçilerin çok daha fazla yer alıyor olmalarıdır. Ama yine de küçük burjuva kökenli aydınlar çoğunluktadır.

Bu önermenin kilit noktası proletaryayla bağı meselesidir. Marx ve Engels bilimsel sosyalizm teorisini dış koşullardan tamamen bağımsız olarak mı üretmişlerdir? Lenin’in, “Rusya’da sosyal-demokrasinin teorik öğretisi … devrimci sosyalist aydınlar arasındaki düşünce gelişiminin doğal ve kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır” sözü genelleştirilebilir mi, ya da Rusya için doğru mudur? Yahut tartışmayı başka bir soruyla genişletirsek, ürettikleri teori işçi sınıfına yabancı, işçilerin benimsemek için tavizler vermeleri gereken bir teori midir?

Bu soruların cevabı, hayır olmalıdır. Marx ve Engels’in teorisinin iki ayağı vardır. Bunlardan birisi insanlığın bilgi hazinesidir ve bu hazineye en büyük katkıyı, burjuvazinin bilimi yapmıştır. Burjuvazinin egemenliği döneminde insanlığın bilgi birikimi muazzam bir ilerleme kaydetmiş, Marx ve Engels de bilimsel sosyalizm teorisini üretirken bu bilgi birikiminden yararlanmışlardır. Alman felsefesi, İngiliz siyasal iktisadı işçi sınıfının dışında, burjuva ya da küçük burjuva aydınların zihinlerinin bir ürünüdür.

Ne var ki, neden Marx’ın ve Engels’in bilimsel sosyalizm teorisini ürettikleri, mesela Engels’in büyük önem verdiği Rousseau ya da Marx’ın büyük önem verdiği Hegel veya Feuerbach’ın bu teoriyi üretemedikleri sorusunun yanıtını, modern proletaryanın ortaya çıkışında bulabiliriz. Marx ve Engels kafalarından bir teori uydurmamış, modern proletaryanın yaşam koşullarında saklı olan gerçekliği insanlığın bilgi birikimiyle buluşturmuşlardır. Marx bu yüzden “biz bugünkü duruma son verecek gerçek harekete komünizm diyoruz” der. Marx-Engels örneğin bir yirmi yıl önce doğmuş olsalardı, belki de kendilerinin hayran oldukları düşünürlerden farkları olmayacaktı. Tam da bu yüzden, Lenin’e göre “Marksizmin üç kaynağı ve üç bileşeni”nden sonuncusu da Fransız sosyalizmidir.

Bunun otomatik sonucu, işçi sınıfının kendisine yabancı bir ideolojiyle, yararlı da olsa alakasız bir ideolojiyle değil, kendi içgüdüleriyle genel anlamda kavrayabileceği çıkarları incelikli şekilde formüle eden bir teoriyle karşılaşacak olmasıdır.[7]

Bu bağlamda, Lenin’in “devrimci sosyalist aydınlar arasındaki düşünce gelişiminin doğal ve kaçınılmaz bir sonucu” sözünü bir vurgu fazlalığı olarak almak gerekir. Elbette Lenin sosyalist teorinin yalnızca düşünsel olarak bulunan bir şey değil, işçi sınıfının ortaya çıkışı ve mücadeleleriyle etkileşim içinde ortaya çıkan bir şey olduğunu biliyordu. Teori işçi sınıfıyla etkileşim içinde üretilir, ondan bağımsız olarak değil. İşçi sınıfı bu teoriye kimi zaman dolaylı olarak (varlığıyla) kimi zaman doğrudan (Paris Komünü’yle işçi devletinin temel ilkelerini ortaya koyması gibi) katkıda bulunur. Yani sosyalist teori işçi sınıfından bağımsız gelişmez.

Sosyalist fikirler işçi sınıfının koşullarında saklıdır, fakat burjuvazinin ideolojik ve maddi saldırıları bu fikirlerin bastırılmasına yol açar. Bu fikirler ona yabancı değildir, aksine burjuvazi tarafından engellenmese (ki böyle bir şey mümkün değildir) her zaman kendiliğinden varabileceği, genel anlamda bilince çıkarabileceği fikirlerdir. Toplumda egemen fikirler olağan dönemlerde egemen sınıfın fikirleri olduğundan, proletarya burjuvazinin bu ablukasından kurtulamaz; ama olağanüstü dönemlerde olağan dönemin etkisi yavaş yavaş kırılmaya, sorgulanmaz doğrular sorgulanmaya başlar. Bu temelde işçi sınıfı kendi özüne ait olan fikirlere (en incelikli formülasyonu kendisinin dışında üretilen fikirlere) ulaşabilir, el yordamıyla da olsa ilerleyerek düzeni karşısına alacak eylemlere girişebilir. Bu noktada, karşıdevrimin kamçısı da işçi sınıfına sezgilerini doğru yönlendirmede yardımcı olur. Marx “devrim bazen karşıdevrimin kamçısına ihtiyaç duyar” der. Bu kamçı, işçi sınıfına düşmanı nerede araması gerektiğini gösterir. İşçi sınıfı nereye gittiğini tam olarak bilmese bile ilerler, ilerleyebilir. İşte işçi sınıfının bir devrimci önderliğin olmadığı ve reformist partiler tarafından da yönlendirilmediği koşullarda sendikal mücadelenin sınırlarını aşması böyle olur.

2. Bölümün Sonu


Notlar

[7] Daha fazla bilgi için, bkz. Harun Yılmaz, İşçi Hareketinin Güncel ve Teorik Meseleleri ve Mevcut Durum.