Kendiliğindenlik ve Dışarıdan Bilinç Üzerine (1. Bölüm)

30.12.2015 | Sinan KARASU
Sosyalist fikirler proletaryanın kendi doğal koşullarının ve o koşulların değiştirilmesi için gerekli adımların formüle edilmiş hali olması bakımından doğal; ama bu fikirlere ulaşmasının mekanik, dolayımsız bir süreçle olmayacağı anlamında dolaylıdır. O halde, işçi sınıfının bu bilince kendiliğinden ulaşamayacağı açıktır. Peki, Manifesto’yu kabaca incelediğimizde bile ulaşabileceğimiz bir gerçek, neden bu denli hararetli ve hayati tartışmalara konu olmuştur ya da olsun? Lenin’in kastettiği sınıf bilinci işçi sınıfını kendisi için sınıf haline getiren, devrimci potansiyellerini ortaya sermeye ve nihayetinde sosyalizme götürmeye muktedir olan sınıf bilincidir ve harekete taşınması gereken de bu sınıf bilincidir.

Bu yazı “Bir Devrimci Parti Teorisine Doğru” broşürünün parçası olarak 2004 yazında kaleme alındı. O broşür çeşitli nedenlerle tamamlanamadı. Böylece o broşürün dördüncü yazısı olması planlanan “Kendiliğindenlik ve Dışarıdan Bilinç Üzerine” de diğer birkaç yazı gibi kaldı, iyi de oldu. Metnin yazılmasının ardından Lars T. Lih adlı bir Marksist tarihçi Lenin’in Ne Yapmalı?’sını ve bu esere dair efsaneleri yerle bir eden bir çalışma kaleme aldı: Lenin Rediscovered – What Is To Be Done? in Context, (Lenin’in Yeniden Keşfi – Tarihsel Bağlamı İçinde Ne Yapmalı?, 2006).

Lih önemli ve yer yer tartışmalı tespitleri dışında, burada incelediğimiz konunun ve terimlerin sahibi olan Lenin’in aslında “kendiliğindenlik” diye bir kelime kullanmadığını örneklerle gösteriyordu. Lenin’in diğer dillerde “kendiliğindenlik” olarak kullandığı “stihiinyi” ve “stihiinost”  kelimelerinin aynı zamanda “iptidai” anlamına da geldiğini yazıyordu.

Neyse ki Türkçede de Lih’in bu çalışmasını dikkate alan bir Ne Yapmalı?[1] edisyonu yayınlandı ve orada Lih’in tabirlerinin Türkçe karşılığı olarak kendiliğinden-iptidai kullanıldı. Çevirmen Ferit Burak Aydar kitaba yazdığı Sunuş’ta bu tercihi şöyle açıklıyordu:

Bunlardan en önemlisi “kendiliğindenlik” terimidir. Lih haklı olarak bu kavramın metinde polemik amacıyla kullanıldığını ve Lenin’in sonraki eserlerinde yer almadığını söyledikten sonra, kelimenin (stihiinyi ve stihiinost) her seferinde “kendiliğinden” diye çevrilemeyeceğini söyler. Nitekim Lenin’in de Webb’lerin eserini Rusçaya çevirirken, “kendiliğinden” sözcüğünü Rusçada karşılamak adına “stihiinyi”yi tercih etmediğini ve de uygun bir karşılık bulamadığı için her seferinde anlamı aktarmaya çalıştığını söyler: “kendi kendine karar veren”, “özgür, bağımsız” vs. Lih’e göre, “‘kendiliğindenlik’, stihiinost kelimesi için uygun bir karşılık gibi görünmektedir, çünkü her iki kelime de denetim dışı olma etrafında dönmektedir. Fakat stihiinost kişinin kendi dışındaki dünya üzerinde denetime sahip olmamasını anlatırken, kendiliğindenlik dış dünyanın kişinin üzerinde denetime sahip olmamasını anlatır” (s. 620).

Yukarıda anlatılan nedenlerle, burada “kendiliğinden” çevirisi muhafaza edildi ve bağlama göre, işçi sınıfının başlangıç mücadelesini, ilk eylemliliklerini anlatması bakımından, Lih’in vurguladığı hususlar dikkate alınarak, “kendiliğinden-iptidai” karşılığı kullanıldı. (s. xxxix-xl)

Aydar’ın yukarıda vurgulandığını söylediği hususlar, “kendiliğinden” kelimesinin her şeyden önce mücadelenin başlangıç aşamasında olduğunu anlatmasıdır. Fakat meselenin püf noktası, kendiliğinden mücadelenin bu ilk aşamada kalmaya mahkûm olup olmadığıdır ki, elinizdeki makalenin cevap aradığı soru da budur.

Tüm bunları da dikkate alarak, metnin sekiz yıl önce yazılmış haline dokunulmamış, tashihler dışında yalnızca birkaç dipnotla eklemede bulunulmuştur.

*  *  *

İşçi sınıfının devrimi nesnellik ile öznelliğin, yani bizim dışımızdaki koşullarla irademiz dâhilinde olan öğenin buluşması demektir. İşçi sınıfını iktidara taşıyacak ve ardından sınıfsız bir dünyanın kurulmasına giden yol böyle bir devrimi şart koşar.

Lenin’in Ne Yapmalı?’da ortaya koyduğu ve o günden beridir sosyalist hareket içinde ciddi ihtilaf konusu olmuş “kendiliğinden mücadele ve dışarıdan bilinç” terimleriyle ifade edilen tartışma, işçi sınıfının bu bilince nasıl ulaşacağı ve bu bilincin nasıl bir nitelik taşıması gerektiği sorularına kafa yorar. Bu açıdan bakıldığında, aslında, sosyalist teorinin en önemli meselesi olduğu da gözden kaçmayacaktır: Devrimci fikirler kitlelerle nasıl buluşacak?

1

Sosyalist bilincin nasıl olması gerektiği sorusu ilk başta basit görünebilir. “İşçi sınıfının devrim yapmak için devrimci ya da anti-kapitalist bilince sahip olması, ya da sosyalizmi kurmak için sosyalist bilince sahip olması gerekir.” Ne var ki bu totoloji bizi hiçbir yere götürmez, o kadar doğrudur ki … yararsızdır! Aynı şekilde, “işçi sınıfı bu bilince nasıl erişecek?” sorusunun, “işçi sınıfına sosyalist bilinci sosyalistler kazandıracaktır” şeklinde cevaplanması da, malumun ilamından başka bir şey değildir. O halde, ne yapmalı?!

Bu cevapları daha da açmak, ayrıntılandırmak gerekiyor. Örneğin devrimin olması için tüm işçi sınıfının ya da yarısının tam anlamıyla sosyalist olmasının gerekmediğini biliyoruz.[2] Keza işçi sınıfının sosyalizme milyonlar halinde kızıl bayraklarla “sosyalizm” sloganları atarak ilerlemeyeceğini de biliyoruz. Ama sosyalizmin ilkelerini özümsemiş bir öncü, işçi sınıfının geri kalanını sosyalizm düşüncesine ikna etmediği müddetçe devrime asla ilerlenemeyeceğini çok daha biliyoruz. Tüm bunlar, ancak bilimsel sosyalizm düşüncesinin köklerine inilerek netliğe kavuşturulacak konulardır.

Bu köklere inerken karşımıza elbette Komünist Manifesto çıkmaktadır. Marx ve Engels’in temel siyasal metni olan Manifesto gerçekte Ne Yapmalı?’dan da önce aynı temel soruya farklı bir tarihsel dönemde yanıt arar: Tarihin gelmiş geçmiş en güçlü egemen sınıfı olan burjuvazinin maddi ve düşünsel tahakkümü altında yaşayan proletarya, sınıf mücadelesini kapitalizmi ortadan kaldıracak noktaya nasıl taşıyabilir?

Marx-Engels Manifesto’da sorunun temel cevaplarını ortaya koyarlar. “Proleterler ile Komünistler” başlıklı İkinci Bölüm açıkça bu konuya eğilir. Marx ve Engels proletaryanın salt proleter olmaktan ötürü sosyalist bilince (proleter bilincine) erişemeyeceğinin farkındaydı. Proleterlik nesnel bir olguyu ifade eder: Kişilerin, öznel niyetlerinden bağımsız olarak, çoğu zaman geçmişten gelen koşulların ürünü olarak kendilerini içinde buldukları nesnel konumdur. Bir kişi, kendisinin ne düşündüğünden bağımsız olarak işçidir, proleterdir. Bunu belirleyen üretim ilişkileri içindeki, üretim araçları karşısındaki konumudur. Komünist olmak ise, bu nesnel konumun çıkarlarını azami ölçüde savunmak için sahip olunması gereken bilinç düzeyini ifade eder. Bu anlamda komünistlik iradi bir meseledir, kişinin kendisinin seçeceği bir vasıftır. Bu vasıf, proletaryanın en ileri kesimi olmak anlamına gelir.

Demek ki proleter olmak doğrudan komünist ya da sosyalist olmak anlamına gelmez; bu ikisi arasında belli açılardan doğal bir ilişki olsa da, doğrudan bir ilişki yoktur. Proleterlikten komünistliğe uzanan yol dolaylı, engebeli ve meşakkatlidir. Sosyalist fikirler proletaryanın kendi doğal koşullarının ve o koşulların değiştirilmesi için gerekli adımların formüle edilmiş hali olması bakımından doğal; ama bu fikirlere ulaşmasının mekanik, dolayımsız bir süreçle olmayacağı anlamında dolaylıdır.

O halde, işçi sınıfının bu bilince kendiliğinden ulaşamayacağı açıktır. Peki, Manifesto’yu kabaca incelediğimizde bile ulaşabileceğimiz bir gerçek, neden bu denli hararetli ve hayati tartışmalara konu olmuştur ya da olsun? Gerek işçi sınıfının yaşam koşulları, gerek burjuvazinin işçi sınıfı üzerindeki tahakkümü işçilerin bu bilince ulaşmalarını engellemektedir. Saatlerce çalışmak zorunda kalan, cahil bırakılan vb. işçiler, burjuvazinin karşı propagandası ve ideolojik bombardımanı da üzerine eklenince sosyalist ya da devrimci bilince ulaşmakta zorlanmaktadırlar. Zaten bunu bilmek için Manifesto’yu açmaya da gerek yok; yalnızca çevremize bakmak ve işçi sınıfının durumunu görmek bile işçilerin bu bilince kendiliğinden ulaşamayacaklarını anlamaya yeter.

O halde, neyi tartışıyoruz? İşçi sınıfı bu bilince kendiliğinden ulaşamayacağına göre, kendi içinden bu bilinçlenmeyi yaratamayacağına göre, demek ki bilinç işçi sınıfına dışarıdan gelecektir, yani: Dışarıdan bilinç!

Meseleyi bu şekilde ortaya koyduğumuzda, geriye yalnızca birkaç aşırı pürüzü temizlemek kalıyor: İşçi sınıfı bile bu bilinci edinemezken, ona bu bilinci küçük burjuvazi, burjuvazi, ya da lümpen proletarya mı verecek? Ya da işçi sınıfı hariçten gazel okuyanları (“dışarıdan bilinç götürme”) niye dinlesin?

Elbette bu sorular basitçe cevaplanabilecek içeriktedir, ama bu soruların varlığı da bir şeyi göstermektedir: Tartışmada kavramların kendi özgül anlamları vardır ve aslında kelimelerin kendisine odaklanmaktan ziyade, tartışmanın bütününe bakıp tarafların ne söylediğine odaklanmak daha yararlı olacaktır. Aksi takdirde, tartışma ilk anda şu cevapla kesilecektir: İşçi sınıfı kendi başına sosyalist fikirlere ulaşamamaktadır, son elli-altmış yıl, hattâ daha da ötesi bunun kanıtıdır, bu yüzden birilerinin işçi sınıfını bilinçlendirmesi (“dışarıdan bilinç” götürmesi) ve bunu yadırgatıcı bir şekilde değil, Lenin’in sözleriyle, kitlelerin arasına karışarak yapması şarttır.

Herhalde sosyalistler arasında bunu reddedecek kimseye rastlayamayız. Elbette sosyalistler olarak görevimiz işçi sınıfına bu bilinci taşımaktır, hattâ bir adım daha ileri gidelim: İşçi sınıfı kendiliğinden bu bilince erişsin ya da erişmesin, bizim varlık nedenimiz zaten işçileri ve diğer emekçileri sosyalistleştirmek olduğuna göre, biz “bilinç taşımaya” devam ederiz, işçileri (bilinçli bile olsalar) daha da bilinçlendirmek için çabalarız vb. Üstelik Bolşevik-Leninistler olarak, işçi sınıfının genel bir sosyalist bilince ya da anlayışa sahip olmasının da yetmeyeceğini, sosyalizmden ne anladığının da önemli olduğunu savunduğumuza göre, sadece bu sosyalist bilincin ayrıntılarını ve ince yanlarını öğretmek için bile olsa, bilinç taşımalıyız, hem de sistemli, disiplinli, profesyonel şekilde. O halde, bir kez daha soralım: Neyi tartışıyoruz?

2

Tartışmanın kendi terimleri olduğunu, tarafların da bu terimler üzerinden kendi özgül yorumlarıyla tartışmaya katıldıklarını söyleyerek ilerlemeliyiz.

Kendiliğinden mücadele her şeyden önce işçi sınıfının en temel mücadelelerini anlatmak için kullanılır. İşçi sınıfının ilk mücadeleleri olup, aslında kapitalist sistemin işçilerde doğrudan uyandırdığı tepkinin bir sonucu olarak gelişir. İşçi sınıfı, sermayenin kendisine bindirdiği yükün bir sonucu olarak, kısmi kalan mücadelelere, karşı koyuş eylemlerine sık sık girişir, bu tür mücadelelere itilir. Bu mücadele, öznel müdahalenin değil, deyim yerindeyse, denizdeki dalga gibi nesnelliğin bir ürünü olarak doğar. Başka bir deyişle, kendiliğinden mücadele, öncelikle, çelişkilerle dolu kapitalizmin doğrudan yol açtığı başlangıç mücadelesidir.

Bu başlangıç mücadelesinin de belli bir bilinç gerektirdiği açıktır. İşçilerin patronla olan sorunlarını tek tek, kendi başlarına halletmeye çalışmak yerine, ya da daha da kötüsü halletmekten geri durmaları yerine, kolektif bir şekilde çözme yoluna gitmeleri kuşkusuz ki bir sınıf bilincine işaret eder. İşçi sınıfının kendiliğinden ya da iptidai, yani ilk mücadelesi olması bakımından grev ve direnişler ve genel olarak ekonomik haklar için yürütülen diğer mücadeleler kendiliğinden mücadelenin bu tanımının kapsamına alınabilir. İşçi sınıfının ilk adımları ya da emekleme evresi olan bu eylemlere ona uygun olarak çoğunlukla güçsüz bir sınıf bilinci düşer. Dolayısıyla işçiler bu ekonomik mücadeleye giriştiklerinde, Lenin’in tabiriyle, mücadele henüz yalnızca “sınıf mücadelesinin zayıf bir rüşeymidir”.[3] Bu bakımdan kendiliğinden mücadele de bir bilinç öğesi taşır.

Ne var ki bu bilinçlilik düzeyi, işçi sınıfının kurtuluşu için yeterli değildir. Kendiliğinden mücadele ve dışarıdan bilinç tartışmasının oturduğu yer işte tam burasıdır.

İşçi sınıfı bu başlangıç aşamasındaki mücadeleleri verip bu bilince erişebildiğine göre, neden daha ilerisine de gidemez? Lenin bunu şöyle cevaplar: “İşçi sınıfı sosyalizme kendiliğinden çekilir, fakat en yaygın (dahası sürekli olarak ve çeşitli biçimler altında canlandırılan) burjuva ideolojisi, kendisini işçi sınıfına kendiliğinden çok daha büyük ölçüde dayatır.”[4] Yani işçi sınıfının sosyalist bilinci kendiliğinden elde etme olasılığı reddedilemez, fakat bu olasılık burjuva ideolojisinin baskın niteliği karşısında kendiliğindenliğinin, güçsüzlüğünün kurbanı olur ve “‘maddi unsurlarla maddi ortamın etkileşimi tarafından belirlenen’ yolundan” burjuva ideolojisi tarafından “saptırılır”.

Bu noktada, daha fazla ilerlemeden önce “kendiliğinden” kelimesinin anlamı üzerinde düşünmek şarttır, zira ancak bu şekilde sorunun özüne inebiliriz.

“Kendiliğinden”, kelime anlamı olarak, dışarıdan bir müdahale sonucu değil, kendi içsel dinamikleri sonucunda oluşmuş olmayı ifade eder. Her tanıma özgü sorunları (“tanımlamak sınırlamaktır”) bir kenara bırakırsak, içsel dinamiklerin belirginliğine ya da belirleyiciliğine vurgu yapıldığını görürüz. Ne var ki bu tanımı toplumsal mücadele alanına, işçi sınıfının alanına taşıdığımızda, sorunlar baş gösterecektir.

Şöyle ki, işçi sınıfı hiçbir zaman kendi başına kalamayacaktır, özellikle de günümüzde birçok örgüt tarafından (devrimci, küçük burjuva devrimcisi, reformist, sendikacı, burjuva-şovenist vb.) çevrili olacak ve eylemlerine bu kesimler bir şekilde etkide bulunacaktır. Özellikle de “kendiliğindenlik” tartışması söz konusu olduğunda, bir grev ya da direniş gibi küçük ölçekli değil, büyük bir hareket kastedildiğinden, işçi sınıfının “dışarıdan” bir yönlendirmeyle harekete geçip geçmediğini ya da harekette dışarıdan müdahalenin belirleyici olup olmadığını saptamak oldukça güçtür. Her hareketin olmasa bile çoğu hareketin bir önderliği vardır, önderliği olmasa bile bir yerlerden akıl (bilinç) almıştır vb.

Örneğin sendikaların örgütlü olduğu bir yerde başlayan resmî ya da fiilî birçok eylemin kendiliğinden olduğunu söyleriz ve haksız da sayılmayız. Ama o sendikaların başındaki bürokratlara soracak olsak, onlar kendi rollerinin neden yabana atıldığını söyleyeceklerdir! Burada verilecek yanıt, önderliği olsa bile o anki hareketin ortaya çıkışında ya da gelişmesinde mevcut önderliğin ya da dışarıdan müdahalesinin belirleyici ya da belirgin olmadığı yönünde olduğu olacaktır. Fakat bu noktada da bir itiraz gelebilir: “Biz yıllarca işçilere mücadele bilinci vermek için uğraştık, bu bilinç bizim istediğimiz bir anda değil de, sonra ortaya çıktıysa bizim kabahatimiz ne? Sonuçta işçi sınıfının öğrenme ve uygulama sürecinin değiştiğini, zaman alabileceğini mücadele içinde olan herkes bilir.”  Ne var ki bu itiraz faydasızdır.

Kendiliğinden hareket tam da (önderliği olsun olmasın) hareketin bir önderliğin doğrudan yönlendirmesiyle değil; kendi doğallığında, kendi doğal önderleriyle gerçekleşmesini yahut öne çıkan önderleri olmadan gelişmesini anlatır.

Örneğin 1905 Devrimi kendiliğinden gelişmiş bir harekettir. 9 Ocak 1905’te kitlelerin Çar’a taleplerinin yazılı olduğu bir dilekçe yazmak üzere saraya yürüyüşüyle başlayan hareket, müstebit Çar’ın askerlerinin kitlelere kurşun yağdırmasıyla Çarlık düzenini sorgulayıcı bir harekete dönüşür. Hareketin ya da yürüyüşün başında Papaz Gapon vardır ve kendi çapında gayretli bir şekilde mücadeleye ön ayak olur. Ama hareket ona ya da onun önderliğine mal edilemez. Aynı şekilde, bu kitlelerle yıllardır temas halinde olan çeşitli sosyalist partilerin rolü de hareketin kendiliğinden niteliğini değiştirmez. Harekette belirgin ya da belirleyici olan önderlikler değil, onların yokluğudur.

Başka bir örnek de 1917’deki Temmuz olaylarıdır. Bu örnekte ayağa kalkan kitlelerin bir önderliği vardır, hem de gerçek anlamda sosyalist bir önderlik: Bolşevikler! Ne var ki hareket Bolşeviklerin yönlendirmesiyle gelişmemiştir. Harekete katılan kitleler Bolşeviklerin propagandaları ve açıklamaları sonucu hükümetin devrilmesine ve bir devrimin olması gerektiğine ikna olmuş bir kitle olarak elbette kendi başlarına hareket etmiş bir kitle teşkil etmezler. Fakat Temmuz olaylarında kitlelere bu yönde hareket etmeleri için Bolşeviklerden doğrudan belirleyici nitelikte bir talimat gelmemiştir, hattâ gelmediği gibi tersi yönde telkinler olmuştur. Bolşevikler Rusya’da başlayan devrimin o günkü dönemecinde ayaklanma girişiminin yanlış olduğunu düşünüyorlardı; sanayi kentlerinde çoğunluğu kazanmış olmalarına karşın, henüz kırsalda güce sahip değillerdi. Bu yüzden ayaklanmanın o gün doğru olmayacağına, işçi sınıfının diğer emekçi kesimlerden yalıtacağına inanıyorlardı. Ama kitleler Bolşeviklerin kontrolünden çıkmış ve Temmuz olayları gerçekleşmişti (Lenin ve yoldaşları yine de kitlelerin yanında yerlerini almışlardı elbette).[5]

Dolayısıyla kendiliğinden derken o hareketin Hegelci anlamda tesadüfi niteliğine vurgu yaparız. Hegel tesadüfü zorunluluğun kendisini ifade etme biçimi olarak nitelendirir. Tesadüf, ortada nedenler silsilesinin olmaması değil, nedenler silsilesinin takip edilememesi ya da ilintisiz bir nedene bağlanmasıdır. Kendiliğinden eylemlerde de eylemin kimin tarafından örgütlendiğini bilmeyiz ya da örgütleyici faktörün belirgin veya belirleyici olmadığını biliriz.

Demek ki saf kendiliğinden diye bir şey olmadığı doğru olsa da, “kendiliğinden hareket” tanımında kastedilen bu değildir. Kendiliğindenlik, gelişen harekette dışarıdan müdahalenin ya da önderliğin etkisinin belirleyici ya da belirgin olmamasıdır.

Gelgelelim bu tanım çerçevesinde baktığımızda bile, kendiliğinden hareketler bulmak kolay değildir. Lenin de Ne Yapmalı?’da vurguyu bu kısma yapar. Elbette saf kendiliğinden gelişen hareketler olacaktır, ama çoğunlukla hareketler birilerinin yönlendiriciliğinde olacaktır. Bu tespitin geçerli olması için hareketin kapsamlı büyük mücadelelere girişmesi de şart değildir. Ekonomik mücadele gibi işçi sınıfının temel mücadeleleri bile bundan azade değildir. “Ekonomik mücadele çoğu zaman kendiliğinden, yani ‘devrimci basil olan aydın tabakanın’ müdahalesi olmadan, sınıf bilinçli sosyal-demokratların müdahalesi olmadan siyasal bir niteliğe bürünür.” Lenin işçi sınıfının tek başına kalamadığının güzel bir örneği olarak İngiliz sendikacılarını zikreder:

İngiliz işçilerinin ekonomik mücadelesi de, sosyalistlerin herhangi bir müdahalesi olmadan siyasal bir niteliğe büründü. … İngiliz işçi sendikalarının “ekonomik mücadelenin kendisine siyasal bir nitelik kazandırma” görevini uzun zamandan beri benimsediklerini ve yerine getirmekte olduklarını görürsünüz. (s. 86)

Elbette işçi sınıfına dışarıdan verilen bu bilinç işçi sınıfının devrimci mücadelesi için verilmiş bir bilinç değil; reformist mücadelesini, onu düzenden paylar alıp düzene daha sıkı bağlarla bağlamak için yürütülen bir mücadeleye dair bilinçtir, yani işçi sınıfına dışarıdan verilen burjuva bilinçtir. O halde, kendiliğinden ve dışarıdan bilinç tartışmasında daha fazla ilerlemeden önce bir konuya açıklık getirmek devrimciler açısından mutlak bir zorunluluktur.

Lenin’in dünyadaki ilk büyük işçi devrimine önderlik etmiş olması, yirminci yüzyıl boyunca burjuva ideologlarının yoğun saldırılarına maruz kalmasına yol açmıştır. Bu saldırılara sol ya da “sosyalist” hareket içinden de destek çıkılmıştır. Soldan destek bulan saldırıların merkezinde, Lenin’in kitle hareketine güvensizliği ve elitizmine işaret edilmiş, bunun temel metni, amentüsü olarak da Ne Yapmalı?’dan dem vurulmuştur. Buna göre, kendiliğinden işçi hareketini küçümseyen Lenin, ancak kendisini kitleyle ikame eden bir dar örgütle (“kitle partisi yerine dar bileşimli örgütle!”) devrimin yapılabileceğini savunuyordu. Bu dar örgütün devrimcilerini yüceltiyor, kendi başlarına kaldıklarında burjuva ideolojisinden kurtulamayacak olan kitleleri küçümsüyordu. Bunun karşısında ise elbette kitlelerle hemhal olmuş “demokrat sosyalistler” vardı. Onlar işçi sınıfının kurtuluşunun kendi eseri olacağına inanıyor, işçi sınıfına dışarıdan bilinç dayatmaya, onun hareketini doğal mecrasından saptırmaya çalışmıyorlardı vb.

Bu mite kesinkes karşı çıkmak gerekiyor. İki şekilde cevap verebiliriz: Birincisi ve en doğrusu bizatihi kitabın kendisine bakmaktır. Lenin kitap boyunca kitleleri küçümsemek bir tarafa, deyim yerindeyse, övdükçe över. Mesela kitlelerin hareket (seferber olma) kabiliyetini yere göğe sığdıramaz:

Eğer bütün utanç verici haksızlıklara karşı yeteri kadar geniş, çarpıcı ve ânında teşhirleri hâlâ örgütleyemiyorsak, suçu kendimizde, kitle hareketinin gerisinde kalmış olmamızda aramalıyız. … İşçi kitleleri bizden daha aktif olduklarını kanıtladılar. Muhalefet katmanları arasında hüküm süren hava hakkında tam bilgisi bulunan ve harekete önderlik edebilecek, kendiliğinden bir gösteriyi siyasal bir gösteriye dönüştürebilecek, onun siyasal niteliğini genişletebilecek vb. düzeyde eğitilmiş önderlerden ve örgütçülerden yoksunduk. … Fakat tam da şu anda, kendiliğinden öfke dalgasının, deyim yerindeyse, bizi, hareketin önderlerini ve örgütçülerini geride bıraktığı böyle bir dönemde… (s. 84, 117 ve 121)

Kitlelerin öncüsü olması gerekirken artçı olan devrimcileri eleştirir:

Rusya sosyal-demokrasisindeki bugünkü krizin başlıca sebebine ilişkin tespitimizi doğrulamaktadır: Krizin başlıca sebebi, önderlerin (“ideologların”, devrimcilerin, sosyal-demokratların) kitlelerin kendiliğinden atılımının gerisinde kalmış olmalarıdır. Rusya’da kitlelerin kendiliğinden kabarışı öyle hızlı gelişmiş (ve halen de gelişmektedir) ki, genç sosyal-demokratların bu devasa görevleri yerine getirmek konusunda hazırlıksız oldukları ortaya çıkmıştır. … Ama devrimciler hem “teorileriyle” hem de faaliyetleriyle bu kabarışın gerisinde kaldılar, bütün harekete yön verebilecek sağlam ve sürekli bir örgüt kurmayı başaramadılar.” Ve eleştirisini yalnızca genel olarak devrimcilerle sınırlı tutmaz: “Kitlelerin kendiliğinden uyanışının gerisinde kalan yalnızca genel olarak devrimciler değildir; işçi sınıfı devrimcileri bile işçi kitlelerinin kendiliğinden uyanışının gerisinde kalmaktadırlar.” (s. 128 ve 60)

Dolayısıyla Lenin “hareket aldı başını gidiyor, kitlelere yetişemiyoruz” der. Kitlelerin mücadeleleri önemli boyutlara ulaşmışken, devrimcilerin amatörce iş yaptığını söyler. Ana vurgusu: “Hareketimizin temel siyasal ve örgütsel eksiklerinden biri, bütün bu güçlerden yararlanmayı ve onlara uygun işler vermeyi beceremememizdir” şeklindedir.

İkincisi ise, bu iddialarda, tıpkı diğer birçok Marksizm eleştirisi gibi, Marksizmin önderleri Marx, Engels, Lenin ve Troçki’nin yaşadıkları dönemde bizzat onlara yöneltilmiş ya da ortaya atılmış olan iddiaların tekrarına yanıt vermek olacaktır. Bunların birçoğuna Marksist önderler yanıt vermiştir ve bu iddiaları sonrasında ortaya atanlar bir geleneğin sürdürücüsü konumundadırlar, yeni görüşler ortaya atan kişiler değildir. Dolayısıyla bandı bir bakıma başa sarmak yeterlidir.

Ne Yapmalı? konusunda çok bariz bir örnek verilebilir. Lenin Ne Yapmalı?’yi yazdıktan bir yıl sonra toplanan parti kongresinde şöyle der: “Broşürüm Ne Yapmalı?’ya doğrudan atıflara gelirsek, bağlamından kopartılarak alıntı yapıldığını rahatlıkla söyleyebilirim. Lenin’in çelişkili eğilimler hakkında hiçbir şey söylemediği, aksine işçi sınıfının her zaman burjuva ideolojisine kapılmaya ‘eğilim gösterdiğini’ kesin olarak onayladığı iddia edilmektedir. Öyle mi gerçekten? Ben işçi sınıfı hareketinin burjuva bakış açısına Schulze-Delitzsche’lerin ve onun gibilerin hayırhah yardımlarıyla çekildiğini söylemedim mi? Ayrıca burada ‘onun gibilerin’ derken kim kastediliyor? ‘Ekonomistler’den başkası değil, örneğin eskiden Rusya’da burjuva demokrasisinin bir hayaletten başka bir şey olmadığını söyleyenlerden başkası değil. Bugün burjuva radikalizminden ve liberalizminden bahsetmek çok kolay, gözümüzün önünde onlarca örneği var. Ama önceden öyle miydi?”[6]

Görüldüğü üzere, Lenin doğal, kendi başına, kendiliğinden bir işçi hareketini tartışma konusu etmez. Lenin’e göre, işçi sınıfına illaki birileri bilinç verir, onu “doğal” yolundan saptırır. Devrimcilere düşen görev, işçi sınıfını ilkel, rüşeym halindeki bilincinden kurtarıp daha ileri bir bilinç seviyesine ulaştırmaktır.

İşçi sınıfı kendi niyetlerinden bağımsız olarak bir sınıf teşkil eder, fakat Marx’a göre, bu nesnel durumuyla proletarya henüz kendisi için değil, bir kendinde sınıftır. Proletarya ancak çıkarlarının genel anlamda (hemen sosyalizmi kuracak kadar değil, genel hatlarıyla) farkına varıp patronlara, burjuva sınıfına karşı mücadeleye giriştiğinde kendisi için sınıf haline gelir. Lenin bunu bir adım daha ileri götürür ve işçi sınıfının kendiliğinden erişmesini engelleyen bariyerleri yıkacak ve sınıfın kendi özüne uygun hareket etmesini sağlayacak olan müdahaleye odaklanır. Devrimcilerin örgütlü ve disiplinli müdahalesiyle bu bilinç edinilebilir. İşte Lenin’in kastettiği sınıf bilinci işçi sınıfını kendisi için sınıf haline getiren, devrimci potansiyellerini ortaya sermeye ve nihayetinde sosyalizme götürmeye muktedir olan sınıf bilincidir ve harekete taşınması gereken de bu sınıf bilincidir.

Böylece bilincin taşınmasının neden zorunlu olduğu da anlaşılmaktadır. İşçi sınıfının kendi çıkarlarını ve genel olarak insanlığın bilgi birikimini sistemli ve bütünlüklü bir tarzda öğrenmesi zorunlu olduğuna göre, bu bilincin işçi sınıfına aktarılması da zorunludur. Ömrünü burjuvazinin emrinde dur durak bilmeden geçiren birçok işçinin bu bilgiye kendi çabalarıyla ulaşması mümkün olmadığından, bu bilinci ulaştırmak için örgütlü çaba şarttır. Diğer yandan, işçi kendiliğinden ulaşacak olsa bile, böyle bir şey için kaderci bir şekilde beklemek devrimcilerin işi olamaz; iki koldan bu işe girişmek gerekir.

Dolayısıyla dışarıdan müdahalesiz mücadele zaten olmaz ya da her halükarda istisna teşkil eder, çoğu zaman patlamalı eylemlerle sınırlıdır. Lenin, metinde ve metinden bir yıl sonra kongrede vurguladığı üzere, müdahalenin olup olmayacağını değil, hangi mücadelenin olacağını tartışır. Başka bir deyişle, kendiliğinden mücadele ile dışarıdan bilinç ikileminde kendiliğinden mücadele gerçek komünistlerin, Bolşeviklerin dışındaki her türlü müdahaleyi içeren, kapsayan mücadeledir. Bu kavramsallaştırmanın, devrimci olmayan sosyalistlerin ya da devrimci olmayan sendikacıların iradi-örgütlü müdahalesini dışladığı düşünülebilir, ama bu yanlıştır. Meseleyi yalnızca kendiliğindenlik-bilinçlilik ikiliğine, bu dar kapsama hapsettiğimiz sürece böyle görünebilir. Ama Lenin’in 1907’den sonra bir daha kullanma gereği duymadığı bu tabirlerle kendimizi sınırlamak yerine, bir ömür boyu bağlı kaldığı görüşler üzerinden hareket edersek daha faydalı olur.

Lenin sonradan, özellikle de 1905’ten sonra bu terimlere bir daha geri dönmez. Dile kolay, bir örgütün inşası için girişilen yirmi yılda bu kavramlara bir daha merkezî düzeyde ihtiyaç duymaz. Elbette bu kavramların ele aldığı sorunun önemsizliğinden değil, bu meseleyi kendiliğinden-bilinçlilik ya da kendiliğinden-dışarıdan müdahale ikiliğine hapsetmek istememesinden ötürü. Lenin bu kitapta işçi sınıfının gerçek savunucularının müdahale etmemesi (hem de profesyonel, teorik açıdan donanımlı bir tarzda müdahale etmemesi) durumunda, işçi hareketi içindeki başka kesimlerin müdahale edeceğini söyler. Yani tekrarlayacak olursak, mücadeleye dışarıdan müdahale zaten mutlaka olur: “Ekonomik mücadele çoğu zaman kendiliğinden, yani ‘devrimci basil olan aydın tabakanın’ müdahalesi olmadan, sınıf bilinçli sosyal-demokratların müdahalesi olmadan siyasal bir niteliğe bürünür. Örneğin İngiliz işçilerinin ekonomik mücadelesi de, sosyalistlerin herhangi bir müdahalesi olmadan siyasal bir niteliğe büründü.” Aslolan bizlerin, yani Bolşeviklerin müdahale etmesidir!

Lenin sonradan görüşlerini çarpıtan Stalinist ya da merkezci akımlar gibi işçi sınıfının kendiliğinden yalnızca sendikal bilince erişebileceği görüşünü temel almaz. Bu söz, hem Lenin’in metin boyunca anlattıklarıyla (yukarıda aktarılanlar) ve sonradan söyledikleriyle hem de gerçeklerle çelişmektedir.

1. Bölümün Sonu


Notlar

[1] V.İ. Lenin, Ne Yapmalı? Hareketimizin Can Alıcı Sorunları, çev. Ferit Burak Aydar, Agora Kitaplığı, 2010.

[2] Daha fazla ayrıntı için, bkz. Sinan Karasu, Devrim: Nedir, Neden, Nasıl?

[3] “Our Immediate Task,” Collected Works, cilt 4, s. 215.

[4] Ne Yapmalı?, s. 46 (bundan sonra Ne Yapmalı?’dan yapılan alıntıların sayfa numarası yazının içinde verilecektir).

[5] Yakın tarihimizde iki büyük kendiliğinden eylem göze çarpıyor: TEKEL Direnişi ve Gezi İsyanı.

[6] 1903 RSDİP İkinci Kongresi’nde Lenin’in konuşmasından.