Düşürülen Rus Uçağı: Sonuçlar ve Olasılıklar

09.12.2015 | Taylan YÜCEL
Diğer yandan, Türkiye’deki mevcut yönetim tam bir ahmaklar konseyidir. Hiçbir burjuva hükümetini salt akıl temelinde açıklamaya çalışmamak gerekir elbette, ama Erdoğan (ve yaveri Davutoğlu’nun) yönetimi akıldan yoksunluğuyla bilhassa sivrilmektedir. Bu bağlamda, biz Rus uçağının düşürülmesinin arkasında bazı incelikli nedenler ararken, bu hamle aslında pekâlâ çapsız bir hükümetin aptallığı da olabilir. Bu bağlamda, TSK’nin Rus uçağını düşürmesi, Suriye ve Ortadoğu üzerinden şekillenecek bir emperyalist savaşın saflarını şekillendirebileceği gibi, Erdoğan’ın içeride milliyetçiliği güçlendirmek suretiyle başkanlık hesaplarının bir parçası olarak da okunabilir.

24 Kasım’da TSK, sınır ihlali ve angajman kurallarını gerekçe göstererek Rus savaş uçağını düşürdü. Bu olay bir anda dünya gündemine oturdu. Rusya sınır ihlali yapmadığını savundu, Türkiye ise başta NATO olmak üzere dünya kamuoyuna angajman kuralları çerçevesinde hareket ettiğini kanıtlamaya çalıştı.

Bu durum salt bir diplomatik krizle açıklanamaz; Rusya ve Türkiye’nin Suriye üzerindeki emperyalist emellerinin çatışmasının bir sonucudur. Rus uçağının düşürülmesi planlı bir eylemdi. Türkiye, Rus uçağını düşürüp NATO’yu da arkasına alarak, Rusya’ya karşı bir güç gösterisi yaptı. Daha önceki yıllarda bu tarz sınır ihlalleri yaşanmaktaydı, fakat bunun sonucunda bu tarz bir kriz ortaya çıkmamıştı. Bundan üç yıl önce Suriye tarafından sınır ihlali gerekçesiyle TSK uçağı düşürülmüştü. Erdoğan bu duruma, “Kısa süreli sınır ihlali hiçbir zaman saldırı nedeni olamaz” diye tepki göstermişti. Oysa daha önce belirttiğimiz gibi: “Putin Rusya’nın Tayyip’i rolündedir (ya da tersi). Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, berbat bir 90’lar süreci 2000’e doğru bir ekonomik krizle taçlanmış ve Putin ülkeyi bu dibe vurmuşluktan ‘kurtaran adam’ olarak sivrilmiştir.”[1] Bu sivrilmeden sonra her geçen gün totaliterleşen, hiçbir muhalefete tahammülü olmayan, emperyalist emelleri artan iki ülke konumundadır Türkiye ve Rusya.

Putin klasik bir emperyalist değildir. Uluslararası siyaseti diplomasiden çok, bir kabadayı edasıyla yürüten, İsrail’in tarzına benzeyen bir çizgisi vardır. Bu, Erdoğan’ın da kendine hedef olarak koyduğu fakat bir türlü ulaşamadığı bir roldür. Suriye’de TC destekli IŞİD’in güçlenmesiyle birlikte, Esadlı yahut Esadsız geçiş, ılımlı muhalefet gibi tartışmalar başladı. IŞİD vahşetinden Suriye’yi kurtarma söylemiyle Rusya, Suriye’ye aktif bir şekilde operasyonlara girişti. Rusya’nın Suriye’de açıktan müdahaleyle aktifleşmesi ABD’nin de planlarını zora soktu. ABD ile Rusya arasındaki çelişkiler derinleştikçe, Erdoğan kendine yeni manevra alanları aramaya başladı.

Diğer yandan, Türkiye’deki mevcut yönetim tam bir ahmaklar konseyidir. Hiçbir burjuva hükümetini salt akıl temelinde açıklamaya çalışmamak gerekir elbette, ama Erdoğan (ve yaveri Davutoğlu’nun) yönetimi akıldan yoksunluğuyla bilhassa sivrilmektedir. Bu bağlamda, biz Rus uçağının düşürülmesinin arkasında bazı incelikli nedenler ararken, bu hamle aslında pekâlâ çapsız bir hükümetin aptallığı da olabilir. Bu bağlamda, TSK’nin Rus uçağını düşürmesi, Suriye ve Ortadoğu üzerinden şekillenecek bir emperyalist savaşın saflarını şekillendirebileceği gibi, Erdoğan’ın içeride milliyetçiliği güçlendirmek suretiyle başkanlık hesaplarının bir parçası olarak da okunabilir.

Rusya, ABD’nin ılımlı muhalefete saldırıda bulunulmaması tavrını tanımıyor; IŞİD ve siyasal İslamcı hareketleri ılımlı veya radikal diye ayırmıyor ve tamamına karşı askerî operasyonlar gerçekleştiriyor. Rusya’nın, Erdoğan’ın IŞİD’e açık silah ve lojistik destek sağladığı savı uluslararası arenada yaygın bir kanıya dönüştü ve Rusya yayınladığı uydu görüntüleriyle de bu organik bağı ispatladığını ileri sürdü. Türkiye ise Suriye’de meşruiyetini kaybetmemek için, yeni bir paradigma üretti: Türkmen Dağı ve Bayırbucak Türkmenleri.

Davutoğlu “Türkmenlere ateş yağdıran kim olursa olsun, ister Suriye rejimi ister terör örgütleri, isterse dışarıdan müdahale eden uluslara karşı mesajımız açıktır” çıkışını yaptı. Gündemden Türkmen Dağı ve Bayırbucak Türkmenleri eksik olmadı. Türkmenlere karşı soykırım yapıldığı yaygaraları koparıldı. IŞİD daha önce Tuzhurmatu, Tikrit, Musul, Kerkük’te Şii Türkmenleri topluca katlederken (ne hikmetse!) Davutoğlu’nun sesi çıkmıyordu. Türkmen Dağı’nın AKP için önemi, IŞİD’e yardım gönderdiği iki kapıdan biri olmasıdır. Erdoğan’ın bu kozu, içeride milliyetçiliği pompalamak için işe yarayıp yaramadığı bir tarafa, dışarıda tam bir alay konusudur.

Derinleşen Emperyalist Savaş ve Güncel Görevler

Başta IŞİD’in Paris’teki terör eylemi, ardından TSK’nin Rus uçağını düşürmesi uluslararası düzeyde alenileşecek bir emperyalist paylaşım savaşı ihtimalini güçlendirmektedir. Ne IŞİD tehdidi ne Esad’ın diktatörlüğü ne de Türkmenlerin can güvenliği emperyalist devletler için bir şey ifade etmektedir. Bunlar sadece Suriye ve Ortadoğu’daki emperyalist emellerini hayata geçirmek için meşruiyet sağlayan paradigmalardır. IŞİD gibi bir cani terör örgütü emperyalist sistemin eseridir. Soğuk savaş döneminde ABD, sosyalist hareketlere karşı yeşil kuşak projesini geliştirdi. SSCB’nin yıkılışından önce ve sonra Ortadoğu’da bu tarz gerici güçleri ihtiyaçları oranında palazlandırdı. Ayrıca Ortadoğu’ya askerî operasyonlar gerçekleştirmek için bahane olarak kullandı. IŞİD gibi bir terör örgütünü Ortadoğu’dan ne Putin ne Esad ne de ABD-AB emperyalizmi temizleyebilir. IŞİD benzeri terör örgütleri emperyalist sistem varlığını korudukça Ortadoğu’dan eksik olmayacaktır.

Bu gericiliği tarihin çöp sepetine atabilecek tek güç devrimci işçi sınıfıdır. Ortadoğu çapında bir proleter devrimi hayat bulmadan bu tehdit bitmeyecektir. Biz devrimci Marksistlere göre, kapitalist devletlerin kendi aralarında gerçekleştirdiği savaşlar, sermaye sınıfının çıkarları için yapılır. Bu savaşlar gerici, emperyalist savaşlardır. Bu savaşlarda büyük ülke, küçük ülke ayrımı yapmaksızın hepsine karşı çıkarız. Kapitalist devletlerden herhangi birini desteklemeyiz. “Burjuvazinin ulusal çıkarları” safsatasının önüne işçi sınıfının enternasyonal çıkarlarını koyarız. Gerçek düşmanın dışarıda değil içeride olduğunu anlatırız, yani bu düşmanın kendi burjuva devletimiz olduğunun propagandasını yapar, tüm strateji ve taktiklerimizi burjuva devletimizin işçi sınıfının devrimci ayaklanması üzerinden yıkılışı ve dış düşmanın bu hedefle paralel olarak püskürtülmesi üzerine oturturuz.

Erdoğan rejimi, her geçen gün daha da gericileşmektedir; aynısı Fransa ve Rusya için de geçerlidir. Paris katliamından sonra Hollande ulusal birlik çağrıları yapmakta, insan hakları evrensel bildirgesindeki temel insan hak ve hürriyetleriyle ilgili maddeleri kaldırmaktadır. Mülteci karşıtlığı, İslam düşmanlığı üzerinden milliyetçiliği körüklemektedir. Rusya’da da savaş uçağının düşürülüşü üzerinden aşırı sağ palazlandırılmaktadır. Rusya “Komünist” Partisi genel sekreterinin açıklaması evlere şenlik: “NATO ülkemize karşı askerî bir provokasyon düzenlemiştir. ABD ve onun uyduları bu suça iştirak etmiştir. Son elli yıldır NATO, kendi silahlı güçlerini bizim savaş uçaklarımıza karşı hiç kullanmamıştır. Oysa bizim uçaklarımız uluslararası terörizmle mücadele etmek için kendi görevlerini yerine getiriyor.” Rusya Komünist Partisi’nin tutumu 1914′teki sosyal-şoven İkinci Enternasyonal’in tutumundan farksızdır. Savaş çanlarının çalındığı bu dönemde Rusya Genel Emek Konfederasyonu ve DİSK’in ortak yaptığı “işçi sınıfı savaş istemiyor” açıklaması, Fransa’da Hollande’ın ulusal birlik çağrısına CGT’nin destek vermemesi ise ilerici adımlardır. Lâkin şu gerçek ıskalanmamalıdır: Birinci ve ikinci emperyalist paylaşım savaşlarında sendikalar fiilen savaş bakanlığına dönüşmüştü. Eğer sendikaların tabanlarında devrimci bir işçi hareketi yaratılamazsa, savaş derinleştiğinde sendikaların savaş çığırtkanı olması kaçınılmazdır.

Emperyalist savaşlar dönemi proleter devrimlerin en güncel olduğu dönemdir. Ama ne yazık ki, tırmanan emperyalist savaş dönemine gerek ulusal, gerekse enternasyonal ölçekte işçi sınıfının devrimci partisinin eksikliğinin hissedildiği bir bağlamda giriyoruz. Bu dönemde tüm gücümüzle savaşın burjuvazinin savaşı olduğunu, bu savaşın işçi sınıfının savaşı olmadığını, gerçek düşmanın iktidarın kendisi olduğunu sabırla anlatmamız gerekmektedir. İşçi sınıfının ve gençliğin içinde sağlam devrimci çekirdekler örgütlemek siyasi olarak var olmamızın sigortasıdır. Keza Suriye üzerinden kızışan emperyalist savaşta, ülkelerdeki devrimci Marksist gruplarla bağ kurup enternasyonal düzeyde mücadele platformları örmek, dünya devriminin partisinin inşası yolunda hayati önemdedir.

Savaşa karşı sınıf savaşı!

Kahrolsun TC, ABD, AB, Rus emperyalizmi!

Yaşasın proletarya enternasyonalizmi!

6 Aralık 2015


Notlar:

[1] Harun Yılmaz, “Rus Tayyip’i Putin Yeniden Devlet Başkanı“, 5 Mart 2012.