Paris Katliamının Ardından

09.12.2015 | Güven YALÇIN
Hem Paris saldırısının yarattığı göçmen karşıtı tepkiden hem de aşırı sağın bu tepkiyi büyütmeye oynayarak seçimin ilk turundan galip çıkmasından olumsuz etkilenen iki kesim olacaktır: Göçmen işçiler ve Fransız solunun içindeki enternasyonalist kanat. Avrupa solu, Müslümanlara yönelik ayrımcılığa karşı durarak büyük bir iş başarmaktadır, ama bunu yaparken siyasal İslamın nasıl bir bela olduğunu da göz ardı etmemelidir, zira bu zamana kadar sıradan dindarlarla siyasal İslamcılar arasında gerçek anlamda hiçbir ayrım yapmamıştır. Bu zorlu döneme bu ayrımı yapan enternasyonalist bir çizgiyle girilirse, siyasal İslamdan nefret eden ama İslamcı saldırılar karşısında haklı olarak korkuya kapılıp bir çıkış arayan kesimleri sağın eline düşmekten (yılana sarılmaktan) kurtarmak mümkün olabilir. Aksi takdirde Fransa’daki son seçimlerde görüldüğü gibi, Avrupa’da ırkçı sağ, kendisi gibi faşist olan İslamcıların yaptıklarından güçlenerek çıkar.

Uluslararası burjuvazinin üvey ve hayırsız evladı IŞİD, son dönemdeki en büyük katliamını 13 Kasım Cuma akşamı Paris’te gerçekleştirdi. Altı ayrı noktada gerçekleştirilen saldırılarda en az 132 kişi katledilirken, yüzlerce kişi de yaralandı. Saldırının hemen ardından açıklama yapan Fransa Cumhurbaşkanı Hollande, bu saldırıların bir savaş ilanı olduğunu, verecekleri cevapta merhametsiz olacaklarını söyledi. Birkaç gün sonra da IŞİD’in Suriye’deki merkezi konumunda olan Rakka’ya bombalar yağdırdı.

Saldırıların ardından Avrupa medeniyetinin yıkılmak istenmesinden İslamiyetin barbarlığına, Fransa’nın Suriye’de ektiğini biçtiğinden gerçek İslamın bu olmadığına, Fransa’nın her şeyi kendi kendine planladığından IŞİD’in bundan böyle kökünün kazınacağına kadar birçok yorum yapıldı. Bu yorumları ele almadan önce, ön açıcı olması adına bugüne kadar yaşananlara kısaca değinmekte yarar var.

IŞİD: Hizmetkârlıktan Efendiliğe

2011’de Suriye’de başlayan ayaklanmaların siyasi ve ekonomik önderliği, Mısır ve Tunus’taki benzerlerine oranla çok daha erken bir zamanda Esadcı olmayan burjuvazinin eline geçmişti. Böylece Suriye burjuvazisinin bir bölümünün temsilcisi olan Esad’ın diktatörlüğüne karşı başlayan ayaklanmalar, Esad yanlısı olsun olmasın tüm Suriye burjuvazisini mülksüzleştirmeye varabilecek bir potansiyel taşırken; hem işçi sınıfı temelli bir önderlik çıkmaması hem de burjuvazinin muhalif kanadının el çabukluğu nedeniyle, burjuva sınıfı içinde çok kanlı ve vahşi çarpışmaların yaşandığı bir iç savaşa dönüştü. Tabii ki, kendi açısından doğru bir taktikle üçüncü cephe açarak birçok kazanım elde eden Suriye Kürtlerini bir kenarda tutuyoruz.

Başını ABD, Fransa, Almanya ve nihayet genç ortakları Türkiye’nin çektiği emperyalist devletler Esad karşıtı burjuva muhalefetin ya da şeriatçı faşist örgütlerin güçlenmesi için elinden ne geliyorsa yaptı; aynı şekilde, Rusya ve diğer Esad destekçileri de ölümü gösterip sıtmaya razı etmek adına IŞİD’i el altından destekledi. Bu süreçte farklı şeriatçı silahlı örgütler bazen birleşerek bazen de bölünüp birbirlerini düşman ilan ederek de olsa ciddi bir ekonomik ve siyasi nüfuz elde ettiler. Özellikle El Kaide’nin bir uzantısı olarak ortaya çıkan IŞİD, birçok kez isim değiştirerek, Irak’ta ve Suriye’de elde ettiği bölgelerde şeriatçı bir devlet kurarak hilafet ilan etti. Ardından da tüm şeriatçı örgütleri kendilerine biat etmeye çağırdı.

IŞİD sürekli olarak vahşet görüntülerinin bulunduğu infaz videoları yayınladı. Esad’ın askerlerinin, Kürtlerin, Ezidilerin yanı sıra Batılı birçok gazeteciyi de infaz etti. Yüzlerce kadına tecavüz edip köle pazarları kurarak kadınları satışa çıkardı. Esad’ı devirmek amacıyla büyüttükleri, besledikleri çocuğun çizmeyi aştığını, hizmetkârken efendilik yapmaya başladığını gören emperyalist devletler göstermelik de olsa, IŞİD karşıtı uluslararası koalisyon kurarak hava saldırıları başlattı. Uzun süre, bombalanan yerlerin IŞİD’e ait olup olmadığı, dünya kamuoyunun aptal yerine konulup konulmadığı tartışıldı. Dahası bombalamaların kesin sonuç alınması açısından yetersiz olduğu vurgulanıyordu.

Fransa ise bir yandan Suriyeli “ılımlı” muhaliflerle görüşmeler yapıp onları ağırlıyorken, öte yandan söz konusu uluslararası koalisyonun en aktif üyelerinden biriydi, bu nedenle IŞİD’in hedefi haline geldi. Her ne kadar Hollande katliam sonrası yapılan bir anmada, “Bu müzik, bu uyum, bu harmoni yüzünden çocuklarımız hedef seçildi” demiş olsa da, IŞİD saldırının sebebini şöyle açıklıyordu: “Allah’ın peygamberine hakaret ve IŞİD’e yönelik bombardımanlara karşı bir misilleme”.

İslam ve İslamcılık

Katliamın ardından yapılan ilk yorumlardan birisi, şeriatçı faşist örgütlerin her terör saldırısının ardından duyduğumuz “gerçek İslam bu değil” oldu. Söz konusu saldırıları, nihayetinde Paris’teki saldırıyı yalnızca İslam dininin cihatçı olması vs. nedeniyle açıklamak eksik ve yanıltıcı olsa da, hiçbir dinî etkinin olmadığını söylememiz mümkün müdür? Din adına hareket eden silahlı örgütlerin birbirinden vahşice katliamlar gerçekleştirmesi yalnızca örgütlerin sapkınlığı mıdır? Gerçek İslam bu değilse nedir, neresidir, nerededir? Savaşların bitip tükenmek bitmediği Asr-ı Saadet dönemi midir? Bu da değilse nedir gerçek İslam? Gerçek İslam Türkiye midir, Katar mıdır, Mısır mıdır? Yoksa IŞİD midir? AKP midir? Hizbulkontra mıdır? Gerçek İslam nasıl bir şeydir ki, bu kadar fazla yerde güçlenmesine, dahası iktidara gelmesine rağmen bir türlü kendisini gösterememiştir? İslam ile siyasal İslam (yani İslamcılık) arasında hiç mi bağ yoktur?

Gerçek İslam, Allah’ın (yorumlayanına göre kırk farklı anlam çıkarılabilen) ayetlerinin ve peygamberin hadislerinin izinden gitmek midir? O halde bu ayetlerde ve hadislerde ne yazıyor, ne anlatılıyor? Örneğin İslamın dünyaya yayılmasına dair, gayrimüslimlere dair, hele hele kadınlara dair? Şeriat hükümlerinin uygulandığı ülkelerde erkeklerden aşağıda bir varlık olarak görünen kadınların durumlarının neredeyse aynı ve eşit olması (sıfıra eşit olması!) bir rastlantı mıdır?

Bu konuda ikiyüzlülük o kadar üst düzeyde ki, tek bir soru maskeyi düşürebilir: Saldırıyı Türkiye’de Hıristiyanlar yapmış olsa, hemen akabinde “gerçek İslam bu değil”ciler, “esas hedef Müslümanlar ya da Türkiye”ciler ne yapardı? Cevap çok basit: Zaten öldürerek, sürerek sayıları çok aza düşürülen Hıristiyan vatandaşların kökünü kuruturlardı! Egemen Bağış “bu bakara iyi makara” deyip İslam dinini aşağılarken sessiz kalıp en küçük bir tepki bile vermeyen kitle, ne hikmetse birden galeyana gelir ve sokağa dökülürdü. Tıpkı Madımak’ta olduğu gibi. O zaman gerçek İslam ne olurdu?!

Herkesin dinî inancını kendi imkânlarıyla yaşayıp (Müslümanlık) başkasına bir dayatmada (siyasal İslam) bulunmasının önüne geçmek, bu konuyla ilgili takınılacak en doğru tutum olacaktır. Fakat İslamın siyasal İslamla hiçbir bağı olmadığını söylemek, savunmak da hafifliktir.

Paris katliamında kuşkusuz sevinen iki taraf var: Siyasal İslamcılar ve ırkçı Fransız sağı. Ulusal Cephe’nin lideri ırkçı Marine Le Pen, Paris Katliamı’nın ardından artan göçmen karşıtı söylemi nedeniyle ektiğini biçmeye başladı bile. Le Pen’in başta olduğu Ulusal Cephe, 13 bölgeyi kapsayan yerel seçimlerin 6 Aralık’ta yapılan ilk turundan birinci parti olarak güçlenerek çıktı. Ulusal Cephe oyların yaklaşık % 30’unu alırken, Sarkozy’nin partisi yaklaşık % 27’sini alarak ikinci parti oldu. İktidardaki sözde Sosyalist Parti ise oyların % 22,7’sini alarak üçüncü parti oldu. Seçimlerin ikinci turu 13 Aralık’ta yapılacak.

Hem Paris saldırısının yarattığı göçmen karşıtı tepkiden hem de aşırı sağın bu tepkiyi büyütmeye oynayarak ilk turdan galip çıkmasından bilhassa olumsuz etkilenen iki kesim olacaktır: Göçmen işçiler ve Fransız solunun içindeki enternasyonalist kanat. Ayrıca bu olumsuz hava yalnızca Fransa’yla sınırlı kalmayacak, etkisini tüm Avrupa’da gösterecektir. Avrupa solu, Müslümanlara yönelik ayrımcılığa karşı durarak büyük bir iş başarmaktadır, ama bunu yaparken siyasal İslamın nasıl bir bela olduğunu da göz ardı etmemelidir, zira bu zamana kadar sıradan dindarlarla siyasal İslamcılar arasında gerçek anlamda hiçbir ayrım yapmamıştır. Bu zorlu döneme bu ayrımı yapan enternasyonalist bir çizgiyle girilirse, siyasal İslamdan nefret eden ama İslamcı saldırılar karşısında haklı olarak korkuya kapılıp bir çıkış arayan kesimleri sağın eline düşmekten (yılana sarılmaktan) kurtarmak mümkün olabilir. Aksi takdirde Fransa’daki son seçimlerde görüldüğü gibi, Avrupa’da ırkçı sağ, kendisi gibi faşist olan İslamcıların yaptıklarından güçlenerek çıkar. Buna en çok sevinecek olan kişi de IŞİD’le organik bağları Rusya tarafından (neden üç ay beş ay önce değil de bugün?) dünya kamuoyuna sunulan Erdoğan olacaktır, zira bizzat hedef tahtasına oturmaktan kurtulmuş olacaktır. Hele hele Suriyeli göçmenleri Avrupa’ya göndermemek için AB’den 3 milyar euro almışken ve AB burjuvazisinin Erdoğan aleyhine iş çevirmeyi hiç istemeyeceği bir dönemde!

7 Aralık 2015