Tayyip Ülkeyi Seçime Değil Savaşa Götürüyor

03.09.2015 | Harun YILMAZ
AKP’nin 13 yıldır iktidarda kalmasının sırrı muhalefetin siyaset üretememesidir. 7 Haziran öncesinde hem CHP hem de HDP kendi kulvarlarında bir siyaset ürettiler ve bunun karşılığını sandıkta –değişen oranlarda– aldılar. AKP, daha doğrusu Tayyip ise ilk kez kendi sağ çizgisinde bile hiçbir siyaset üretemeden tam bir pespayelikle seçime girdi ve birinci parti olarak çıksa da istediğini alamayıp yenildi. 7 Haziran sonrasındaysa işler tersine döndü. HDP ilk başlarda yanlış tutum almış olsa da, bugün PKK’ye silah bırakma çağrısında bulunmakla doğru bir siyasi hat izlemektedir. Savaşı sadece Tayyip istiyor ve bunu teşhir etmenin yolu da düşmanın elindeki kozları bir bir almaktır. İlk kez “şehit cenazeleri”nde bu denli tepkiler duyuluyor. Tam da bu havanın tersine dönüp milliyetçi bir yola kanalize olmasını engellemek için doğru hamlelerde bulunmak gerekiyor.

AKP’nin 13 yıldır iktidarda kalmasının sırrı muhalefetin siyaset üretememesidir; dün olduğu gibi bugün de gerçek budur. 7 Haziran öncesinde hem CHP hem de HDP kendi kulvarlarında bir siyaset ürettiler ve bunun karşılığını sandıkta –değişen oranlarda– aldılar. AKP, daha doğrusu Tayyip ise ilk kez kendi sağ çizgisinde bile hiçbir siyaset üretemeden tam bir pespayelikle seçime girdi ve birinci parti olarak çıksa da istediğini alamayıp yenildi.

7 Haziran sonrasındaysa işler tersine döndü. Erdoğan düştüğü bataklıkta somut bir siyaset (cinai ama somut bir siyaset) üretirken; CHP ve HDP’de cisimleşen muhalefet için tam bir siyasetsizlik hâkim oldu. Daha seçim sonrasında yazdığımız ilk yazıda HDP’nin, “meclisin açıldığı ilk günden itibaren, deyim yerindeyse, icracı parti rolüne soyunması gerek”tiğini söylemiş, bunun, “AKP diktatörlüğünü tasfiye etme amacı taşıyan, diğer muhalefet partilerinin tabanını imrendirecek bir icracılık” olması gerektiğini vurgulamıştık. Ne var ki HDP 7 Haziran öncesinde olduğu gibi AKP’ye cepheden saldırmaya devam etmek yerine uzun süre ortadan kayboldu, döndüğündeyse daha ılımlı mesajlar verdi, AKP’nin seçim sonuçlarını uysallıkla kabul edeceği yanılsamasıyla bekle-gör politikası izledi, hattâ AKP’yle koalisyona yeşil ışık yakan sözler sarf edildiği oldu – elbette şartlar düşerek, sanki AKP’nin şart şurt dinleyecek bir durumu varmış gibi!

CHP ise fırsat bu fırsat diyerek ne olursa olsun hükümete ortak olmanın derdine düştü. MHP’den umduğunu bulamayınca AKP’ye yanaşması tam bir aymazlıktı. Erdoğan’ın kendisini oyalamasına, zaman çalmasına izin verdi. Hepsinden önemlisi, Davutoğlu 40 günlük oyalamacanın sonunda hükümet kurmayınca, Kılıçdaroğlu kendi hakkı olan hükümet kurma girişimlerine Erdoğan’dan veto gelmesine ses çıkarmadı. Yıllardır tek bildiği laf milli irade olan, sandık demokrasisi sakızını çiğneyip duran bir adamın temel bir demokratik hakkı keyfi olarak yok sayıp ülkenin yüzde 25′inin oyunu gasp etmesine CHP ortalığı ayağa kaldırarak yanıt vermesi gerekirken ses çıkarmadı. Lafa geldiğinde AKP’nin mağduriyet hamasetiyle prim yaptığını söyleyip, sonra bunun aksini ispatlamak için fırsat geldiğinde durmak siyasetsizliğin ta kendisidir (aynı siyasetsizlik bugün de AKP’nin savaş tezkeresine onay vererek sürdürülüyor).

Her halükarda, mutlak iktidar isteyen Tayyip bir yandan parlamenter manevralarda bulunurken, diğer yandan son hazırlıklarını tamamlayıp Kürtlere karşı kirli savaşı tekrar başlattı. AKP’nin bu savaş için ABD’den icazet aldığını bile söyleyemeyiz. ABD’nin şu an Ortadoğu’da ve özel olarak Türkiye’nin doğu sınırlarında tek güvenilir, seküler müttefiki PKK ve Kürtlerdir. IŞİD’i kendisine zararlı olmayacak bir noktaya getirmek için operasyonlara girişmek ve daha önemlisi İncirlik Üssü’nü kullanmaya başlamak adına girişilen pazarlıklar çerçevesinde, belli ki, Tayyip kendisine alan açmış ve fırsattan istifade ederek bu boşlukta Kürtlere saldırıp oy devşirmeye girişmiştir. Emperyalist güçlerin bunun farkında olmadığını söyleyemeyiz. Daha birkaç gün önce New York Times‘ta çıkan makalede Türkiye’nin, daha doğrusu Tayyip Erdoğan’ın amacının PKK’yi vurarak seçim kazanmak olduğu açıkça belirtiliyordu. Zaten Ağustos başında Kürt hareketiyle görüşen ABD’nin Ankara Büyükelçisi Bass’ın da, “PKK’ye yönelik operasyonlar hız kaybedecek; bir-iki ay sabredin” dediği basına yansıdı. Dolayısıyla bir süreliğine bu Şark kurnazlığına göz yumulduğu söylenmiş oluyor. Başka türlüsü, yani Kürtleri kaybetmek ABD için bölgede tamamen işe yaramaz müttefiklerle baş başa kalmak anlamına gelir. Elbette ABD emperyalizmi adına konuşamayız ya da her zaman akılcı adımlarla hareket edeceğini söyleyemeyiz, ama bile bile lades diyeceğini düşünmek de mantıksız.

Neticede, seçime iki aydan az bir süre kaldı ve AKP tüm yasadışılığı ve gayrimeşruluğuyla yeni bir seçim sürecini başlattı. Kimse kesin olarak ne olacağını bilmiyor, ama neler olabileceğini tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok: Bizi tam bir seçim aldatmacası bekliyor. Tayyip son seçimde başına gelen kazaya izin vermeyeceğini, bunu engellemek için her türlü cinayete imza atabileceğini saklamıyor. Daha geçen gün “7 Haziran’da yaşananlar 1 Kasım’da yaşanmayacak, TSK ve İçişleri tüm tedbirleri alacak” tehdidinde bulundu. Tedbir derken elbette kastedilen AKP karşıtlığının yasadışı yollara başvurarak engellenmesidir. Bundan kimse şüphe duyamaz. Değil mi ki anayasayı çiğnediğini açıkça söyleyen, sandık yoluyla değiştiremediği rejimi fiilen değiştirmiş olmakla (beyhude yere) övünen biri bu?

Şurası çok açık ki, hırsızlık düzenini devam ettirmek için bir iç savaş çıkartana kadar durulmayacaklar. 7 Haziran sonrası gelişmelere de bakıp hâlâ AKP’den bir muradı olanların, bu (engellenmesi gereken) iç savaşta cephenin karşı tarafında yer alacakları kesindir.

HDP ilk başlarda yanlış tutum almış olsa da, bugün PKK’ye silah bırakma çağrısında bulunmakla doğru bir siyasi hat izlemektedir. Savaşı sadece Tayyip istiyor ve bunu teşhir etmenin yolu da düşmanın elindeki kozları bir bir almaktır. PKK dün savaşarak elde ettiklerini bugün savaşarak kaybedebilir. Demirtaş bunun farkında ve açıklamaları da bu yönde seyrediyor.

İlk kez “şehit cenazeleri”nde bu denli tepkiler duyuluyor. Biliyoruz ki muazzam bir baskı ve sindirme mekanizması işlemiyor olsa, bu tepkiler çığ gibi büyüyecek. Hırsızlar kaçak saraylarında ve ölüler üzerinde yükselen rezidanslarında rahat yaşasınlar diye sürdürülen bir savaşa kimse evladını vermek istemiyor. Tam da bu havanın tersine dönüp milliyetçi bir yola kanalize olmasını engellemek için doğru hamlelerde bulunmak gerekiyor.

Elbette bunun yolu sınıf siyasetinden geçiyor. Çok kişinin dilinde olan haklı bir söz var: “Hep yoksul ailelerin çocuklarının cenazeleri geliyor, iki tarafta da yoksul gençler ölüyor!” Doğru! AKP’lilerin yedi sülalesi asker kaçağıyken, burjuvalar savaşın meyvelerini yerken, yoksullar, işçi-emekçi çocukları ölüyor. Fakat bu gerçek siyasi alana ezilenler adına tahvil edilemiyor. Neden? Çünkü işçi ve emekçiler içerisinde bu sorunu diğer sınıfsal sorunlara bağlamak konusunda ısrarlı ve sebatkâr bir çalışma yürüterek mevziler elde etmiş devrimci bir parti yok. Başka bir deyişe, bu doğru söz alıcısını arıyor ama bulamıyor! Devrimci Marksistler olarak bu role talip olduğumuzu daha aktif bir şekilde göstermeliyiz.

2 Eylül 2015