Devrimci Yenilgicilik Üzerine Mülahazalar (3. Bölüm)

16.07.2015 | Sinan KARASU
İşçi sınıfının devrimi dünya devrimidir. Lenin’in dediği gibi, “zaferin kalıcı olması için proleter devrimi ana kapitalist ülkelerin tümünde ya da en azından birkaçında zafere ulaşmalıdır.” Dolayısıyla proletaryanın dünya devrimi söz konusu olduğunda, herkesin “kendi” ülkesindeki devrim en değerli değildir. Her devrim dünya devrimi terazisindeki ağırlığına göre öneme sahiptir ve bu terazinin ağırlık ölçüsü de, öncelikle, o ülkede kapitalizmin ne derece gelişkin olduğudur. Bu çerçevede, emperyalist savaşlarda daha güçlü olan ülkenin yenilmesi bizim genel sınıf çıkarlarımıza daha uygun değil midir? Örneğin Türkiye ile Almanya arasında bir savaş çıkması durumunda Almanya’nın yenilmesi ehven-i şer değil midir? Enternasyonalizm bağlamında değerlendirildiğinde, özelde kendi ülkemizin yenilgisi “bizim” işimize yarayacaktır, ama Almanya’nın yenilmesi tüm dünya işçi sınıfının işine yarayacaktır, zira Türkiye kolsa, Almanya kalptir.

1. Bölüm İçin Tıklayınız

2. Bölüm İçin Tıklayınız

Devrimci Yenilgicilik ve “Ehven-i Şer Tartışması”

Devrimci yenilgicilik kavramının siyasi açıdan en kafa karıştırıcı ve dikkat edilmesi gereken yönü, “ehven-i şer” (kötünün iyisi) kavramıdır. Siyasi açıdan diyoruz, zira ehven-i şer tartışması söz konusu olduğunda dilekler ya da istekler ile siyaset arasındaki mesafe ve günlük hayatta “istenilir” olanın siyaset üretilirken doğrudan bir karşılığının olamayacağı gerçeği devreye girmektedir.

Yukarıda da örneklendiği üzere, günlük hayatta ya da siyasal alanda gerçekleşen birçok olayda aklımız başka düşünse de gönlümüz başka yöne meyledebilir. Buna bir örnek daha verebiliriz: “Bireysel terör” eylemleri.

Marksistler geleneksel olarak bireysel terör eylemlerine karşı çıkmışlardır. Fakat bu karşı çıkış hiçbir zaman duygusal nedenlerden ya da başka ilkesel nedenlerden (şiddeti tümden reddetme) kaynaklanmamıştır. Temel neden, bu eylemlerin yok etmeye çalıştığımız düşmanı zayıflatmak bir tarafa güçlendiriyor olması ve sistemi değil, bireyleri hedef alması gerçekliğidir.

Fakat bu durum siyasi tavrımızı özetlemekle birlikte, hislerimize dair pek bir şey söylememektedir. Troçki bu konudaki hislerimizi şöyle özetler: “Biz tüm duygularımızla, tüm kalbimizle, doğru yolu bulamamış olmalarına karşın kendini feda eden intikamcıların yanındayız.”[10] Yanlış çizgisine karşın bu eylemlere girişen devrimcilerin yanındayız, onları sahipleniriz, onların eylemlerinin ehven-i şer olduğunu düşünürüz. Ama belirtildiği üzere, siyasi tavrımız bu eylemlerden farklı bir yöne işaret eder.

Devrimci yenilgiciliğin ehven-i şer olması da aynı bağlamdadır. Bu noktada, tartışmanın temel terimleri iki büyük devrimci tarafından belirlendiğinden, konuyu bu tartışma üzerinden irdelemekte yarar var.

Lenin’in “devrimci yenilgicilik” formülüne Troçki’nin karşı çıkışı doğru bir temelden hareket eder. Lenin’in “Kendi Hükümetinin Yenilgisi Üzerine” yazısında aktardığı alıntı bu doğru yaklaşımı göstermektedir:

“Rusya’nın yenilgisini istemek”, diye yazıyor Troçki, “sosyal-yurtseverliğin siyasi yöntemine verilen tümüyle nedensiz ya da anlamsız bir taviz­dir, zira bu yaklaşım savaşa ve onu yaratan koşullara karşı devrimci mücadelenin yerine, mevcut koşullar altında son derece keyfî olan ehven-i şer çizgisini koymaktadır” (Naşe Slovo, 105. sayı)

Lenin burada söylenen “siyasi yöntem” sözüne yüklenir ve kendi açısından bunu yapmakta haklıdır, oysa Troçki açısından isabetli bir tespittir bu. Troçki sorunu ehven-i şer üzerinden açıklamaya çalışmanın proletaryaya sınıf bilinci kazandırma ve sınıflar üzerinden düşünme tarzını öğretme konusunda yetersiz ve yanlış bir yöntem olduğunu anlatmaya çalışır.

Lenin ve Troçki, İkinci Enternasyonal’in içinden gelen devrimciler olarak, zaman zaman yüksek siyasete kaçınılmaz olarak kaymışlardır. “Yüksek siyaset” derken, dinamiği işçi hareketinin dışına kaydırıp, egemenler arasındaki dalaşmalardan medet ummak, ya da oralardan bir şeyler çıkacağını düşünmektir kastedilen. Böylece zaman zaman kendi öz-örgütlülüğüne ve öz-gücüne güvenmek gerektiği düşüncesi geri plana kayabilmiştir. Bunda tamamen haksız sayılmazlar da, zira o dönemde sosyalistler “yüksek” siyaset yapacak kadar güçlü bir örgütlülüğe sahipti (sosyalistlerin bugün böyle bir şeye tevessül etmeleri ise gülünç kaçacaktır).

“Devrimci yenilgicilik” sloganı bir açıdan, özellikle de ehven-i şer bağlamında maalesef bu kısma oturuyor: Kendi öz-gücümüzle nereye gidebileceğimizden ziyade, nasıl ki devrimin önkoşullarını sıralarken kendi örgütlülüğümüz haricinde burjuvazinin içindeki çatlaklara, burjuvazinin yönetememe krizine, toplumdaki genel huzursuzluğa haklı olarak vurgu yapıyorsak, ipin ucunu kaçırıp karşı tarafa, diğer cephede ne olduğuna çok fazla önem vermeye varmaktadır.

Devrimcilerin kendileri dışındaki kitleyle bağ kurarken yapmaları gereken ilk iş elbette sınıf bilincini vurgulamaktır. Burjuvazi toplumda azınlığı temsil eden bir sınıf olduğundan, çıkarlarını genelin çıkarları olarak göstermekten medet umar ve böyle yapar. Sınıflar üzerinden değil, uluslar, ülkeler üzerinden düşünmek gerektiğini, ya da din ve mezhep üzerinden bakmak gerektiğini aşılamaya çalışır.

Savaşlar söz konusu olduğunda, bu yöntem kendisini daha güçlü bir şekilde hissettirir. Tüm mesele kafa kafaya gelmiş iki ordunun mücadelesine indirgenmiştir ve kitleler açısından bu düşünce tarzı çok daha güçlüdür. Tıpkı diğer zamanlarda olduğu gibi, ama özellikle de böyle bir dönemde ilk yapılması gereken şey, işçileri “şu mu, bu mu?”, mesela “Almanya mı Rusya mı?” diye düşünmekten uzaklaştırmak ve bu ikisi dışında bir seçeneğin, daha doğrusu bu soru dışında bir sorunun mümkün olduğuna ikna etmek olmalıdır.[11]

Bu noktada, taraflardan birinden birinin yenilgisinin daha iyi olduğunu söylemek, işçileri burjuvazinin dayattığı bu dar kapsamdan kurtarmak bir tarafa, burjuva seçenekler kategorisine daha da hapseder. Bu yüzden Lenin’in Troçki’ye yönelttiği, “Rusya’nın yenilgisini istemenin Almanya’nın zaferini istemek anlamına geleceğini düşünüyor” ve yanılıyor suçlaması haksızdır, zira gerek kitleler açısından, gerekse de o dönemki devrimciler açısından başka türlü bir çıkarımda bulunmak zordur. O dönemki sosyalist harekette (1914 öncesinde ve sonrasında) çoğunluk böyle düşünüyor, buna Bolşevikler ve Lenin de dâhil.

Lenin Birinci Dünya savaşı sırasındaki tartışmalarda hiç bahsetmemiş olsa da, “devrimci yenilgicilik” ve “ehven-i şer” formülünü ilk kez 1904’te Rusya-Japonya kullanmıştı. Lenin burada, 1914’te kullandığından farklı bir çizgide yer alarak, Rusya’nın yenilgisinin her halükarda ehven-i şer olduğunu vurgulamış ve Japonya’nın zaferini istemişti. Yani yöntemin bunu gerektirdiğine dair örnek bizzat Lenin’de bulunabilir. Troçki haklıdır.

Aynı çıkarımı diğer Bolşevikler de yapıyorlardı. Bolşevik Karpinski 27 Eylül’de yazdığı mektubunda şöyle diyordu:

6. maddenin metni şu parçanın yanlış yorumlanmasına mahal vermemek için değiştirilmemelidir: Rusya sosyal-demokratları Almanların zaferini, Rusların yenilgisini istemektedirler. Buradaki muhtemel bağlantıya dikkat: Alman sosyal-demokratları Rus çarlığına karşı mücadele ederler, Rusya sosyal-demokratları ise Alman silahlarının zaferini selamlarlar. Bu formül nesnel açıdan bakıldığında, Rus askerlerinin zaferinin ne anlama geldiğini ve yenilgilerinin anlamının ne olacağını açıklayacak şekilde formüle edilmelidir.[12]

Kitleler için ise, tam da burjuvazinin dayattığı bu çerçeveye dâhil olduğundan bu kavramsallaştırma daha da söz konusudur: Birinin yenilgisinin ehven-i şer olması, diğerinin zaferinin daha iyi olması demektir (vurgu buna olsun ya da olmasın).  

Yenilginin ehven-i şer olduğu ve dolayısıyla devrimci sınıfın ulusal yenilgiyi istemesi gerektiği görüşü tüm enternasyonalist içeriğine karşın, bir siyasi taktik haline getirildiği anda, proleter enternasyonalizmi ve dünya devrimi perspektifi açısından da sorun teşkil etmektedir.

İşçi sınıfının devrimi dünya devrimidir. Lenin’in dediği gibi, “zaferin kalıcı olması için proleter devrimi ana kapitalist ülkelerin tümünde ya da en azından birkaçında zafere ulaşmalıdır.”[13] Dolayısıyla proletaryanın dünya devrimi söz konusu olduğunda, herkesin “kendi” ülkesindeki devrim en değerli değildir. Her devrim dünya devrimi terazisindeki ağırlığına göre öneme sahiptir ve bu terazinin ağırlık ölçüsü de, öncelikle, o ülkede kapitalizmin ne derece gelişkin olduğudur. Lenin tam da bu nedenle 1917’den sonra, “Alman devrimi imdadımıza yetişecekse, kendi devrimimizi feda etmeliyiz” demişti, zira Rusya dünya kapitalizminin koluysa, Almanya kalbiydi ve kalp için kol feda edilebilirdi. Yurtseverlerle enternasyonalistleri ayıran çizgi budur.

Bu çerçevede, emperyalist savaşlarda daha güçlü olan ülkenin yenilmesi bizim genel sınıf çıkarlarımıza daha uygun değil midir? Örneğin Türkiye ile Almanya arasında bir savaş çıkması durumunda Almanya’nın yenilmesi ehven-i şer değil midir? Enternasyonalizm bağlamında değerlendirildiğinde, özelde kendi ülkemizin yenilgisi “bizim” işimize yarayacaktır, ama Almanya’nın yenilmesi tüm dünya işçi sınıfının işine yarayacaktır, zira Türkiye kolsa, Almanya kalptir.

Keza Lenin’in bu mantıkla, yani salt bir propaganda malzemesi olarak değil, ilke olarak koyduğu düşüncesiyle meseleye yaklaştığımızda, o dönemde her ülkenin devrimcilerinin kendi ülkelerinin yenilgisini istemesini değil, güçlü ülkenin ve devrimcilerin esas güçlü olduğu ülkenin yenilgisini istemeleri gerekirdi. Almanya’nın yenilmesi Rusya’nın yenilmesinden daha yararlı olacaksa o zaman mantıken Almanya’nın yenilmesini savunmak gerekirdi. Sonuçta Almanya’da devrimciler daha güçlü, işçi sınıfı daha örgütlü değil mi? Ama bu mantık tam da Kautsky’lerin Birinci Dünya Savaşı sırasında söylediklerinin ters çevrilmiş halidir: “Elbette bizler Almanya’yı savunmuyoruz, işçi sınıfının Almanya’da elde ettiği mevzileri savunuyoruz.”

Tüm bu mülahazalar dünya devrimini mekanik bir süreç olarak kavramakta ve taktiksel olarak benimsenebilecek tutumları bir ilke katına çıkarmaktadır. Yanlışlığı buradan kaynaklanır.

Bu yüzden Troçki devrimci yenilgicilik “nesnel olarak sosyal-şovenizmin yöntemini benimsemektedir” derken haklıdır. Yöntem aynıdır: Bizi iki burjuva seçeneğe hapsetmektedir, ama elbette çıkarılan sonuçlar farklıdır. Yoksa Troçki’nin “ehven-i şer”in enternasyonalist içeriğine herhangi bir karşı çıkışı yoktur, olamaz da. Elbette devrimciler öncelikle “kendi” ülkelerindeki burjuvaziye ve kendi ülkelerinin yurtseverliğine karşı mücadele edecekler ve bu noktada, zaferin milliyetçi hezeyanından ve karşı tarafın yenilip ezilmiş olmasındansa kendi ülkesinin yenilmesini tercih edecekler ve ehven-i şer olarak göreceklerdir. Fakat bir siyasi araç olarak kullanışlılığı azdır ve bu düşüncenin bir siyasi tutuma dönüştürülmesi yanlıştır.

Elbette ehven-i şer formülü tümden yararsız değildir. Güçlü bir Enternasyonal partinin varlığı koşullarında farklı ülkelerdeki devrimcilerin aynı partisi olarak hep bir ağızdan kendi ülkelerinin yenilgisinin ehven-i şer olduğunu haykırmaları, emperyalist savaşın şovenist kokuları arasında muazzam bir enternasyonalist hava yaratacaktır. Yalnızca sınıf bilinçli işçileri değil, bu bilinçten yoksun işçileri de “o halde kim galip gelecek?” sorusunu sormaya sevk edecek ve devrimcilerin üçüncü bir seçeneğin mümkün olduğunu anlatmaya çalıştığını görmelerini sağlayacaktır. Fakat mahzurlarını göz ardı etmemek zorunludur.

Bir Kez Daha Devrimci Strateji ve Taktikler: Lenin ve 1917 Örneği

Burada bir kez daha devrimci strateji ve taktikler sorununa, siyasetin üretimi ve yeniden üretimi sorununa gelmiş oluyoruz. Doğru bir görüş olan devrimci yenilgiciliğin nasıl formüle edildiği çok önemlidir. Nitekim Troçki de Lenin’e bu nedenden ötürü karşı çıkıyor. Kabaca söylersek, bu sloganın “sivriliği” ile bizi kitlelerden yalıtmaktan başka bir işe yaramayacağını vurguluyor. Bu görüşü doğru bir şekilde formüle etmek, doğru bir şekilde sloganlaştırmak gerektiğini düşündüğünü söyleyebiliriz.

Nitekim Troçki’nin bu tespitinin yerinde olduğunu o döneme ilişkin bazı ipuçlarından da çıkartabiliriz. Örneğin Lenin’e rağmen, Rusya içindeki Bolşevikler, muhtemelen “yenilgicilik” sloganının ayaklarına pranga olacağını düşündükleri için, 1915-1917 arası bastıkları 47 illegal broşür ve bildirinin hiçbirinde Rusya’nın yenilgisinin ehven-i şer olduğunu belirten bir ifade kullanmazlar. Savaşın iç savaşa çevrilmesi ve Rus hükümetinin hedef alınması gerekliliği bu yayınlarda yer alırken, diğer formülün tercih edilmemiş olması anlamlıdır.[14]

Bolşevik parti yalnızca Lenin’den ibaret değildi. Hele hele Lenin’in diktatörce emirler yağdırdığı, hiçbir dediği sorgulanmayan bir imparatorun yönettiği bir tekke hiç değildi. Merkezin otoritesi kadar tabanın inisiyatifi de güçlüydü. Demokratik merkeziyetçiliğin ne olduğunu anlayamayan veya merkeziyetçilik örneklerini ya da tabanın inisiyatif (“demokrasi”) alma örneklerini abartarak birinden birinin (bürokrasi ya da çok başlılık) egemen olduğu bir “Bolşevik” parti resmedilegelmiştir. Oysa Bolşevik parti tam da ideolojik görüşler temelinde birleşmiş üyelerin oluşturduğu bir parti olduğundan, tabanın inisiyatifine geniş yer vermeyi merkeziyetçi düzeyde ortak hareket etmek kadar iyi biliyordu.

Konumuza dönersek, Bolşevik partinin bilinçli üyeleri Lenin’in görüşündeki doğru ile yanlışı ayırt ederek, devrimci yenilgiciliği ajitasyonun içine “yedirmişlerdir” demek çok serbest bir yorum olmaz. Kitlelerden kopmamak, yalıtılmamak adına görüşlerini doğru sloganlarla cisimleştirerek faaliyet yürütmüşlerdir. Bu noktada görüşü yutmak ayrıdır, görüşü doğru şekilde sunmak ayrıdır. Bunlardan birisi oportünizm, diğeri devrimci tutumdur, bunu dikkate almayan ise aşırı sol tutumdur.

Örneğin grev ya da direnişe yeni çıkmış ve örneğin “terör” belasından yakınarak Kürtler hakkında atıp tutan bir işçiye doğrudan enternasyonalizm propagandası ile karşı çıkamayız. Sivriliklerini törpüleyip yatıştırdıktan sonra, öncelikle işçi bilincini geliştirmenin zorunluluğunu kavramak zorundayız. Kitlelerin milliyetçi ve dinci görüşleri muazzam köklüdür. Tam da bu nedenden dolayı pedagojik yaklaşım şarttır. Bütün programımızı üç gün içerisinde sıralayamayız, sıralamamız da gerekmiyor. Örneğin bir direnişte ya da grevde polis saldırısı ortaya çıktığı zaman, işçilere “size de terörist demeye başladılar” görüşünü işçilerin bilincine işlemiyorsak o zaman oportünist oluruz. Bu iyi fırsattır. Neticede görüşlerimizi az çok belli bir zaman diliminde işçilere anlatmıyorsak “oportünizm” yaptığımız muhakkaktır. Ertelemecilik ile pedagojik uyum arasında ince bir çizgi vardır, bunu aşmamak gerekir.

Bolşevik partinin tabanındaki militanlar bu gerekçelerle yenilgiciliği kullanmadıkları oranda devrimci bir tutum almışlardı. Görüşü tümden bir kenara attıkları oranda ise oportünizme kaymışlardı ki, partide Kamenev gibi böyle bir çizginin savunuculuğu yapan bir azınlık da olduğu düşünüldüğünde bunu da kabul etmek gerekir.

Fakat ilk tutumu alan Bolşeviklerin Lenin’den farklı bir çizgide olmadıklarını Lenin’in Nisan ayında Rusya’ya döndüğünde aldığı tutumla karşılaştırarak anlayabiliriz.

Devrimci yenilgicilik konusunu tartışırken, Lenin’in 1917 Şubat’ından sonraki tavrını özellikle dikkate almak gerekir. Lenin devrimin başladığı tarihe kadar sürgündeydi ve ancak devrimden sonra kitlelerle iç içe olma, onların ruh hallerini görme fırsatı buldu. Görüşlerine son rötuşu yapması da bu dönemde oldu.

Rusya’da devrim başlamıştır, şartlar devrimci yenilgiciliğin (burada ifade ettiğimiz şekilde değil, soyut şekilde, ehven-i şer üzerinden tercih yapma şeklinde kavranan devrimci yenilgiciliğin) propagandası için gayet uygundur. Ama Lenin “devrimci yenilgiciliği” savunmuyor, hattâ çubuğu tamamen öbür tarafa büküyor ve “Kitlelerde Dürüst Savunmacılık” başlıklı bir yazı bile kaleme alıyor. Neden? Bu kavramlaştırmayı ya talihsiz ve yanlış diye nitelendirmemiz gerekir, ya da devrimci yenilgiciliği burada ele aldığımız şekilde kavramamız gerekir.

Lenin yenilgiciliği devrimci strateji ve taktikler bağlamında ele alarak, bu sloganın özellikle de devrime giden yolda somut bir yararı olmadığını düşündüğünden, gündeme dahi almamıştır. Bunun nedeni devrimci taktiklerde aranmalıdır, zira Lenin partinin devrime ilerlediği koşullarda geçiş taleplerinin önemini kavramış ve devrimciliğin doğası gereği radikal olan taleplerini kitlelerin günlük diline çevirmişti: “Barış, ekmek, toprak” ve bunlara kopmaz bir şekilde bağlı olan kapitalizmin devrilmesi talebi.

Lenin devrimi hiçbir zaman çoğunluk sorununa indirgememiştir. Aynı şekilde, devrimi bir azınlık tarafından gerçekleştirilecek bir komplo eylemi olarak da görmemiştir. Lenin tam da proletaryanın toplumsal konumuna uygun olarak, sıkı sıkıya kaynaşmış bir çekirdeğin etrafında, farklı bağlılık derecelerinde destekçi, sempatizan ve sempatizan-tarafsız vb. kitlelerin oluşacağını ve bu şekilde devrime ilerleneceğini biliyordu. Özellikle de köylülüğün egemen olduğu bir ülkede bu çok daha geçerliydi. Partinin devrime ilerlediği dönemde, kitlelerin en militan kesimini oluşturan öncü kesim örgütlenmiş ve genel itibariyle devrime hazırdır. Bolşeviklerin İşçi Sovyetleri’nde giderek çoğunluğa ulaşmaları bunu gösteriyordu. Aynı şekilde Bolşeviklerin farklı akımlara mensup düşmanları da saflarını sıklaştırıyorlardı. Başka bir deyişle, kaba bir şemayla, toplumun dörtte birini oluşturan iki kesim, toplumun yarısını oluşturan kesimi çekmek için iyiden iyiye hırslanmıştı. Lenin Bolşeviklere sempatiyle bakan ya da tümden tarafsız olan bu kesimleri açıktan devrimci sloganlarla, sosyalizme götürme talebiyle çekemeyeceğinin farkındaydı.

Bu kesime devrimci yenilgicilikle ulaşılamaz. Devrimcilerin ortada duran bu geniş kesimi en radikal sloganlarla çekmeleri mümkün değildir; burada aslolan, devrimci görüşleri değiştirmeden, görüşlerden taviz vermeden doğru yöntemlerle ve sloganlarla bu kitleleri devrime götürmektir. Bu devrimci çizgi ile oportünizm arasındaki çizgiyi Lenin yukarıda zikredilen mektubunda net bir şekilde ortaya koyar: “Kerenski’ye karşı mücadelemizin biçimini değiştiriyoruz. Kerenski’ye karşı düşmanlığımızı biraz olsun yumuşatmadan, ona söylediğimiz tek bir lafı bile yutmadan, onu alaşağı etme görevimizden vazgeçmeden, güncel durumu göz önüne almak zorunda olduğumuzu söylüyoruz.” Yani devrimciler görüşlerinden kısmamalı, kitleye ulaşmak adına görüşlerinin içeriğini değiştirmemeli ama öğretici bir tarzda uyum sağlamalıdırlar. Sloganlarıyla tatmin olmaya değil, kitleleri devrimci alternatife ikna etmeye çalışmalıdırlar.

Somut konuşacak olursak, işçi sınıfının örgütlülüğün çok güçlü olduğu ya da proletaryanın devrime ilerlediği bir ülke, girdiği emperyalist savaşta galip geldiği takdirde devrimcilerin güçlerinde bir erozyon yaşanacağı açıktır. Böyle bir durumda, elbette, devrimcilerin içten içe yenilgiyi arzulamaları doğaldır, fakat muhalefet ettiğimiz iktidarın başarısızlıklarını istemeyi ilke haline getirdiğimizde bir burjuva muhalefet partisinden farkımız kalmaz.

1917’ye dönersek, yukarıda da kısaca değindiğimiz üzere, Lenin bu dönemle ilgili sonradan şöyle der:

Savaşın başlangıcında biz Bolşeviklerin tek bir sloganı vardı: İç savaş, hem de amansız bir savaş. Öyle ki iç savaş fikrini desteklemeyen herkesi hain ilan etmiştik. Ama Mart 1917’de Rusya’ya geri geldiğimizde tutumumuzu tamamen değiştirdik. Rusya’ya geri dönüp işçi ve köylülerle konuşunca, hepsinin de anavatan savunmasından yana olduğunu gördük (elbette onlar bunu Menşeviklerinkinden çok farklı bir anlamda anlıyorlardı) ve bu sıradan işçi-köylülere serseri ve hain diyemedik, diyemezdik. Bunu “dürüst savunmacılık” olarak tarif ettik. Bu konu hakkında uzun bir makale yazmayı ve tüm malzemeleri yayınlamayı düşünüyorum. 7 Nisan’da tezlerimi yayınladım ve bu tezlerde dikkatli ve sabırlı olma çağrısı yaptım. Savaşın başlangıcındaki ilk tutumumuz doğruydu: O dönemde sağlam ve net bir çekirdek oluşturmak önemliydi. Sonraki duruşumuz da doğruydu: Kitlelerin kazanılması gerektiği varsayımından hareket ediyordu.[15]

Burada da görüldüğü üzere, mesele yalnızca 1917’nin şartlarına özel değildir. Kitlelere ulaşma konusunda yukarıda söylenenleri genellersek, devrimci yenilgicilik sloganı ister devrime ilerlerken ister mücadelenin ortalarda ya da diplerde seyrettiği dönemlerde olsun, kitlelerin ezici çoğunluğuna “ulaşmayacaktır”. Bu slogan daha baştan kitlelerin devrimci olmasını önvarsayar, oysa bu görüşü kitlelere ulaştırmanın yolunu bulmak zorundayız. Lenin bunun doğru formüle edilmiş barış sloganıyla daha mümkün olduğunu görür.

Bu çerçevede baktığımızda, Lenin’in “Dürüst Savunmacılık” yazısında söylediklerini devrimci strateji ve taktikler bağlamında yorumlamamız gerekir. Lenin bu yazısında, “önderlerin ve partilerin savunmacılığından farklı olarak kitlelerin ‘dürüst’ savunmacılığı”ndan bahseder. Şöyle devam eder:

Savunmacılığın kitleler içindeki temsilcileri savaşların hükümetler tarafından yürütüldüğünü, hükümetlerin belli sınıfların çıkarlarını temsil ettiğini, mevcut savaşın savaşan her iki grup açısından da kapitalistler tarafından kapitalistlerin yağmacı çıkarları adına ve yağmacı amaçları uğruna yürütüldüğünü hâlâ anlamış değiller. … Savunmacılığın kitleler içindeki temsilcileri bu isteklerinde samimiler, ama kişisel bir anlamda değil, sınıfsal bir anlamda, çünkü onlar ilhaklarla işi olmayan sınıflar adına konuşuyorlar. Ama kitlerin bu temsilcileri şunu bilmiyorlar: Kapitalistler ve hükümetleri ilhaklar politikasından lafta vazgeçebilirler, vaatlerde bulunup güzel sözler sarf edebilirler, ama ilhaklar düşüncesinden gerçekten vazgeçemezler. (Collected Works, c. 24, s. 204-5).

Buraya kadar bir sorun olmayabilir, ama Lenin aynı dönemde başka bir yerde şunları da söyler:

Devrimci savunmacılık, tüm sosyalist ilkelerin kapitalizmin yıkıcı çıkarlarına, “anavatan savunması” lafının arkasına gizlenmiş olan çıkarlara teslim edilmesi demektir; devrimci savunmacılık mevzilerimizi küçük burjuvaziye teslim etmek demektir. Ben kitlelerdeki “dürüst” devrimci savunmacılıktan bahsederken aklımda ahlaki bir kategori değil, sınıfsal bir tanım vardı. İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyetleri’nde temsil edilen sınıfların yıkıcı savaştan yana hiçbir çıkarı yoktur, oysa Avrupa’da durum farklıdır. Orada halk baskı altında tutuluyor ve en oportünist pasifistler bile çoğu zaman biz Pravdacılarından da sıkı takip ediliyorlar. Ülkemizde İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyeti devrimci savunmacılık politikasını şiddet yoluyla değil, kitlelerin güvenine mazhar olması sayesinde uygulamaktadır. Avrupa şu an büyük bir askeri hapishaneden farksızdır. Kapitalizm orada vahşice hüküm sürüyor. Tüm Avrupa’da gün burjuvaziyle tartışma günü değil, burjuvaziyi devirme günüdür. Rusya’da askerler silahlıdır; Wilhelm’e karşı “kendilerini savunmayı” kabul ederek burjuvazi tarafından barışçıl şekilde aldatılmaya göz yummuş oldular. Avrupa’da bizdeki gibi “dürüst” devrimci savunmacılık yok; bizde halk, iktidarı burjuvaziye cahilliğinden, ataletinden, geleneklerden ve tepesinde bir sopa sallanmasına alışık olduğundan verdi.[16]

Bunun iki türlü yorumu olabilir: Ya Lenin aynı durumun Almanya’da ve diğer ülkelerde de geçerli olduğunu “görmeden” Rusya’daki savunmacılığı meşrulaştırmakta, ya da kitlelere ulaşma gerekliliğini ve bu gerekliliğin önündeki engelleri vurgulamaktadır. Elbette ikincisi! Sloganın sivriliği kitlelerin verili durumuyla zıtlık oluşturmaktadır. İç savaş sloganı ancak kitleler anladığında anlam ifade eder diyen Lenin, devrimci yenilgicilik konusunda da aynı rötuşu yapar.

3. Bölümün Sonu


Notlar

[10] “Grynszpan’ın Yanında, Faşist Katliam Çetelerinin ve Stalinist Alçakların Karşısındayız!”, Writings of Leon Trotksy [1938-39] içinde, s. 144.

[11] Lenin “ne zafer ne yenilgi” sloganı hakkında ne söylüyorsa “ehven-i şer” için de aynısı geçerlidir. Lenin’in yanlış bilgiden ötürü Troçki tarafından savunulduğunu zannettiği “Ne zafer ne yenilgi” sloganı, sorunu işçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelesi alanına taşımak yerine hükümetler arası savaş alanına (“yüksek siyaset”e) kaydırmaktadır. Savaş öncesi durumun (devletler arası savaşın olmadığı, ama sınıflar arasında savaşın sürdüğü ve savaşın çıkmasına yol açacak koşulların döşendiği dönemi) yüceltmektedir. Oysa bizlere düşen göre savaş öncesi durumun bu niteliğini teşhir etmek olmalıdır. Bizim yenilgicilik sloganının karşı çıktığımız bu yönüdür (ya da yenilgi devrimi kolaylaştırır, yenilgi ehven-i şerdir vs.).

[12] Gankin ve Fisher’dan aktaran Hal Draper, “The Myth of Lenin’s ‘Revolutionary Defeatism’”.

[13] İç ve Dış Durumumuz ve Partinin Görevleri”, 21 Kasım 1920, Sovyet İktidarı ve Dünya Devrimi içinde, Agora Kitaplığı, 2010, s. 303.

[14] Hal Draper (a.g.e.) başka örnekler de aktarır: Şlyapnikov anılarında yenilgi sloganının Rusya’da “kafa karışıklığı” yarattığını söyler. Baevski’nin anılarındaysa Rusya’da itirazlara yol açtığı ve yenilgi sloganını “çok çirkin bir slogan” diye dışarıda bırakma eğilimi olduğu nakledilir. Moskovalı Bolşevikler de Lenin’e aktarılmak üzere, “kendisine saygımız sonsuz, ama evi satma önerisi [yenilgicilik sloganı için şifreli konuşma] pek bir yankı bulmadı” diye yazarlar.

[15] “Alman, Polonyalı, Çekoslovak, Macar ve İtalyan Delegasyonu Üyelerinin Toplantısında Yapılan Konuşmalar, 11 Temmuz 1921, Komintern – Dünya Devriminin Partisi içinde, 2011, s. 211.

[16] Nisan Tezleri, Agora Kitaplığı, 2011, s. 112.