Yunanistan Krizi Üzerine Tezler

09.07.2015 | Sinan KARASU
Borç meselesi ekonomik değil, siyasi bir meseledir. Başka bir deyişle, mesele borcu kimin, hangi koşullarda reddettiğidir. Kapitalizmin sınırları içinde kalarak borcun reddedilmesi, en az kabul edilmesi kadar kötü koşullara yol açacaktır. Mesele borca karşı siyasi bir tutum almaktır. Borcun kapitalist sistemin borcu olduğunu ortaya koymadan doğru, devrimci bir siyasi tutum alınamaz. Bolşeviklerin 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Çarlık borçlarını reddetmiş olmaları, devrimci tutumu borçların tümden reddedilmesiyle özdeşleştirmeye yol açmıştır. Oysa bu “red” meselenin sadece bir ayağıdır. Yunanistan işçi ve emekçilerine sunulacak alternatif “borçlu kapitalizmi mi, borçsuz kapitalizm mi?” değil, kapitalizmi tümden ortadan kaldırmaktır. Bu adımı attıktan sonra borç da görüşülür harç da!

1

Yunanistan’da bir devrimci durum hâkimdir. Yunanistan’da yaşanan olaylar, burjuvazi tarafından hangi bağlama yerleştirilmek istenirse istensin, kapitalist sistemin girdiği çıkmazı ve burjuvazinin bu gelişmelerden duyduğu kaygıyı göstermektedir. Uzun yıllardır süregelen kriz ve bu krize karşı işçi ve emekçilerin bireysel kurtuluş ya da umursamazlık yerine örgütlülükle yanıt vermeleri devrimci durumu doğurmuştur. Her devrimci durum gibi Yunanistan’daki de başarılı bir devrime ilerleyebileceği gibi amansız bir karşıdevrimle de sonlandırılabilir. Bu açıdan, doğru politikalar hiç olmadığı kadar önemlidir.

2

Her devrimin, her devrimci durumun kendine özgü bir başat sorunu vardır. Deyim yerindeyse bütün sorunlar o bir (ya da birkaç) sorunda yoğunlaşmış halde tezahür eder. 1917′de Rusya Devrimi’nde bu sorun barış ve onun kadar olmasa da toprak sorunuydu. Yunanistan’da bu başlık borç sorunudur.

3

Bu açıdan, borç sorununa devrimci bir temelde yaklaşım sadece menfi değil, müspet anlamda da hayati önemdedir. Ne var ki devrimci yaklaşım dendiğinde sol hareketin neredeyse tamamının aklına borçları her koşulda ve tümden reddetmek geliyor. Oysa bu yaklaşım ne devrimler tarihinin gerçekleriyle ne de sorunun çözümüne bağlı olarak devrimci politika üretme perspektifiyle bağdaşmaktadır.

4

Kuşkusuz mesele kapitalizmin borcunu kabul etme meselesi değildir. Elbette devrimcilik doğruyu eğip bükmeden ifade etmeyi ve kesin tutum almayı gerektirir: Borç kapitalizmin borcudur ve reddedilmelidir! Borç, ülkeyi yönetemeyen Yunan kapitalizminin aldığı; borçlandırmayı bağımlılık ilişkisini sürdürmenin en kestirme yolu olarak gören emperyalizmin verdiği borçtur. İşçi ve emekçiler açısından bu borç kabul edilemez. Bu borç kabul edilerek Yunanistan’da insanca yaşam koşullarının kıyısından bile geçilemez.

5

O halde ne yapmalı? Borç meselesi ekonomik değil, siyasi bir meseledir. Başka bir deyişle, mesele borcu kimin, hangi koşullarda reddettiğidir. Kapitalizmin sınırları içinde kalarak borcun reddedilmesi, en az kabul edilmesi kadar kötü koşullara yol açacaktır. Mesele borca karşı siyasi bir tutum almaktır. Borcun kapitalist sistemin borcu olduğunu ortaya koymadan doğru, devrimci bir siyasi tutum alınamaz.

6

Bu siyasi tutum öncelikle borcu değil, borcunun sebebi olan emperyalizmi ve kapitalizmi reddetmektir. Yunanistan işçi ve emekçilerine sunulacak alternatif “borçlu kapitalizmi mi, borçsuz kapitalizm mi?” değil, kapitalizmi tümden ortadan kaldırmaktır. Bu adımı attıktan sonra borç da görüşülür harç da!

7

Bolşeviklerin 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Çarlık borçlarını reddetmiş olmaları, devrimci tutumu borçların tümden reddedilmesiyle özdeşleştirmeye yol açmıştır. Oysa bu “red” meselenin sadece bir ayağıdır. Bolşevikler borçların reddini her dönem uygulanabilecek, mutlak bir ilke haline getirmemiştir. O günkü konjonktürde en doğru tutum borcun reddedilmesiydi. Bolşevikler dünya devriminin imdada yetişeceğini düşündüklerinden ne harç ne borç diyebiliyorlardı. Troçki’nin Dışişleri Halk Komiseri olduktan sonraki sözü önemlidir: “Birkaç devrimci bildiri yayınlar, ardından dükkânı kapatırız!” Neden? Çünkü diğer ülkelerde devrim, kapitalizmi de ulusal sınırları da kaldıracaktı. Böylece diplomasiye, dış ilişkilere ihtiyaç kalmayacağını düşünüyorlardı. Üstelik Troçki yalnız değildi: Sadece Bolşevikler değil, tüm Komintern bu görüşteydi. Devrimden iki yıl sonra toplanan ilk Komintern kongresinde Zinovyev “kongreyi seneye Berlin’de yapacağız” derken herkesin hislerine tercüman olmuştu.

Ne var ki işler beklendiği gibi gitmedi ve diğer ülkelerde devrim gerçekleşmedi. O zaman Bolşevikler kapitalist devletlerle ekonomik ilişki kurma sorunuyla yüz yüze geldiler. Bu bağlamda Lenin ve Bolşevikler elbette borçları müzakere etmeye hazır olduklarını duyurdular. Lenin’in bu konuda ilkesi açıktır: “Lütfen, oyumu emperyalist İngiliz-Fransız eşkıyalarından patates ve silah alınması lehinde kullandığım tutanaklara geçirilsin.” Peki, ya o İngiliz ve Fransızlar siz borcu ödemiyorsunız diye sizinle ticari ilişki kurmazlarsa? Nitekim Fransa yıllarca borçlarımı ödeyin diye sızlanmıştı. Bu nedenle, Bolşevikler de ekonominin ihtiyaçlarına göre, artı-eksi hesabı yaparak borçları müzakere etmeye açık olduklarını göstermişlerdi. Lenin 6 Aralık 1920′de şöyle diyordu: “Yabancı sermaye ve üretim araçları olmadan bu planın uygulanmasını hızlandıramayız. Yardım almak içinse karşılığını ödemek zorundayız. Şimdiye kadar ‘ya sizi boğacağız ya da 200 milyarlık borcu ödeteceğiz’ diyen kapitalistlerle savaştık. Fakat bizi boğabilecek durumda değiller ve biz de borçları ödemeyeceğiz. Şu anda belli bir mühlet kazanmış durumdayız. Ekonomik yardıma ihtiyacımız olduğu sürece ödeme yapmaya hazırız. Biz sorunu böyle koyuyoruz, başka türlüsü de ekonomik açıdan mantıksız olacaktır.” Keza bir yıl önce, “yalnızca sözde değil, gerçekten barış olduğu takdirde, yani antlaşma Büyük Britanya, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri, Japonya ve İtalya hükümetleri tarafından resmen imzalanıp onaylandığı takdirde … Fransa’ya ve diğer ülkelere olan tüm borçlarımızı ödemeye hazırız.”

Mesele borcu başlı başına bir mesele haline getirmek değil, siyasi tavrını ortaya koyduktan sonra, kapitalizmle geçici süreliğine bir arada yaşamak zorundayken ekonomik açıdan yarar getirecek adımları atmaktı.

8

Bugün yapılması gereken tastamam budur. Sadece Yunanistan’da değil, tüm dünyada bir devrimci önderlik krizi vardır. Yunanistan’daki bir devrimin peşi sıra hemen başka devrimlerin gerçekleşme olasılığı gerçekleşmemesinden daha yüksektir. Böyle bakıldığında, Yunanistan’ın reçetesi kapitalizm olamayacağı gibi uluslararası tecrit de olamaz. Borç meselesi önce siyasi, ondan sonra ekonomik bir meseledir. Bunu işçi ve emekçilere anlatmanın yolu da ne idüğü belirsiz referandumlarla “kırk katır mı kırk satır mı?” diye sormak değil, borcun müsebbibi olan kapitalizmi tasfiye ederek ekonomik faslı ondan sonra açmaktır.

9

Krizin esas sorumlusu IMF ya da AB değil, bir bütün olarak kapitalizmdir, sermaye düzenidir. Bu sömürü düzenine son vermenin yolu da sadece üretim araçlarının devletleştirilmesi değil, işçi ve emekçilerin kendi özyönetim organlarıyla siyasi iktidarı ele geçirmeleri ve bir devrimci iktidar kurmalarıdır. Devrim tek bir partinin (SYRIZA ya da KKE) iktidara gelmesi değil, devrimci programı hayata geçirecek parti, örgüt, dernek ve hattâ “bağımsız” grupların ve bireylerin kolektif eylemidir. Bu kolektifi cisimleştirecek yapının tarihsel adı da “sovyet”tir, yani tüm ezilenleri kucaklayacak özyönetim organlarıdır. Yunanistan’da bir an önce bu tür işyeri (ve mahalle örgütleri) kurulmalı, kapitalizmin tasfiyesine bu organlarla girişilmelidir. Eski devlet aygıtının ve siyasi yönetim organlarının varlığını sürdürdüğü yerde devrimden bahsedilemez. Devrim hem ekonomik hem de siyasi açıdan burjuvazinin mülksüzleştirilmesidir. Bu görev ertelenemez.

10

İşçi sınıfı büyük burjuvaziyi ekonomik ve siyasi açıdan mülksüzleştirip, küçük mülksahiplerinin borçlarını silerek ucuz kredi sağlayacağının taahhüdünü verdikten, askerî harcamaları kısıp çalışma saatlerini düşürdükten vb. sonra, ancak o zaman borç meselesi ekonomik bir etken olabilir. İşte o zaman Yunanistan’daki işçi devleti ekonomik verilere bakacak, borcun ne kadarını müzakere edip ne kadarını reddetmenin ekonominin genel çıkarlarına uygun olduğuna karar verecektir.

11

Elbette kapitalizmden başka bir çıkar yol görmeyenler için tüm bunlar hayaldir. Şaşılacak bir durum yok! Kapitalizm tam da insanların düşünce dünyasını ve muhayyilesini esir alabildiği için güçlü ve hâlâ ayakta. Ama Yunanistan’daki ezilenlerin kapitalizmi istemediğini görmek için düşünmek değil, sadece bakmak yeter: Tercihlerini AKP, CHP, MHP gibi düzen partilerinden yana değil, yıllardır ısrarla ve inatla “başka bir dünya mümkün” diyen partilerden yana kullanıyorlar; bunu sadece sandıkta değil, sokakta eylemlerle, genel grevlerle, çatışmalarla destekliyorlar. Fakat mesele şu ki, onlara “sosyalizm”, “komünizm” vaaz eden partiler lafta devrimci, eylemde reformisttir. Bizimki gibi yıllardır sağa mahkûm olmuş ülkelerde SYRIZA gibi hükümetler “çölde vaha” etkisi uyandırsa da, gerçek budur.

12

Bu bağlamda, Yunanistan’da SYRIZA’ya saldırı altında devrimci seçeneklere saldıran ve Yunan işçi ve emekçilerini emperyalizme teslim etmek isteyen odaklara karşı uyanık olmak şarttır. Biz SYRIZA’yı solcu olduğu için, sosyalizme (lafta da olsa) bağlı olduğu için değil, devrimci olmadığı için, sosyalizmin lafzıyla özünü karıştırdığı için eleştiriyoruz. Devrimci tutum kapitalizme ve onun yardakçılarına karşı omuz omuza savaşmayı ve bu birleşik cepheye dâhil olan unsurları bu savaşı yürütmedikleri oranda ve yürütmedikleri yerlerde eleştirmeyi gerektirir. Aksi tutum kapitalizmin değirmenine su taşır.

8 Temmuz 2015