Devrimci Yenilgicilik Üzerine Mülahazalar (2. Bölüm)

23.06.2015 | Sinan KARASU
Lenin’in “eğip bükmeye gerek yok, bu tutum vatana ihanettir” yaklaşımının kitleleri cezbetmesini beklemek gerçekçi olmaz. Bu sloganı kitlelere ulaştırabilmek için bir ara formüle ihtiyaç vardır. Bu şekilde bakıldığında, aslında, doğru formüle edilmiş barış sloganı savaşın başlangıcında çok daha işlevseldir, kullanılması gereken bir geçiş sloganıdır. Kitlelerin gözünde savaşın anlamsızlığını teşhir etmeye başlayacağımız sloganlardan biri bu olmalıdır. Devrimci savaşı iç savaşa çevirmek ve silahı kendi burjuvalarına doğrultmak, yenilgicilik perspektifinin daha ilk günden itibaren çok daha iyi bir formülüdür. Zaten Lenin de birkaç yerde bunu söyler: “ana sloganımız, emperyalist savaşın iç savaşa çevrilmesidir”.

1. Bölüm İçin Tıklayınız

Devrimci Strateji ve Taktikler: Komünist Siyasetin Belkemiği

Belirtildiği üzere, Lenin açısından devrimci yenilgicilik formülü esasen, geniş kitlelerle bağ kurmaktan ziyade, kendi partisindeki ve çevresindeki unsurları eğitmek, sıkılaştırmak, sağlamlaştırmak için önemliydi: “Savaşın başlangıcındaki ilk tutumumuz doğruydu: O dönemde sağlam ve net bir çekirdek oluşturmak önemliydi. Sonraki duruşumuz da doğruydu: Kitlelerin kazanılması gerektiği varsayımından hareket ediyordu.”[6]

Fakat devrimci yenilgiciliği bu kadarıyla sınırlı görmek, savaşa karşı devrimci yenilgicilikle yetinmek kadar yanlıştır. Devrimci bir partinin politikalarını yalnızca partinin “iç”ini düşünerek belirlemesi ve dolayısıyla Lenin’in de böyle bir şey yaptığını söylemek kabul edilemez, zira özellikle de savaş döneminde, yalnızca partilileri düşünerek oluşturulacak bir siyasi çizgi her zamankinden daha tehlikelidir. Partinin içine yönelik siyaset belirlemek kitleleri sahipsiz bırakmak, daha doğru tabirle burjuvazinin eline terk etmektir. Böyle bir şey kabul edilemez.

Savaşların genel niteliğini kafamızda canlandırırsak, Lenin’in “devrimci yenilgicilik” ile ne anlatmak istediğini ve bu enternasyonalist görüşün nasıl kullanılması gerektiğini daha iyi anlayabiliriz.

Sloganlarımız ve taktiklerimiz kitlelerle bağ kurmayı kolaylaştırmak içindir. Söylenen genel doğrular belirli sloganlara, taktiklere dönüştürülür ve ancak bu sayede soyut doğru katından, teorinin yüce semalarından somut doğruya ve kitlelerle bağ kurmanın aracına dönüşür. Genel doğruyu ortaya koyduktan sonra, özgül maddi koşullar ve her şeyden de önce kitlelerin verili durumu esas alınır. Strateji genel bütündür, taktikse onun somuttaki, günlük hayattaki, mücadele içindeki yansımasıdır. Dolayısıyla somut koşulları dikkate almadan taktikler belirlenemez.

Devrimci yenilgicilik formülünün devrimci cephaneliğimizdeki yerini anlamak için savaş ortamını düşünelim. Savaş, Troçki’nin tabiriyle, devrimlerin anasıdır, ama başlangıcında değil, bitiminde! Özellikle de burjuvazinin ideolojik aygıtlarının çok geliştiği ve iyi kullanıldığı emperyalizm çağında, savaş her şeyden önce işçi ve emekçi kitlelerde muazzam bir milliyetçi hezeyana yol açar. Bu koşullarda, devrimci partinin benimseyeceği sloganların belli bir geçiş niteliği taşıması şarttır, tıpkı diğer gericilik dönemlerinde veya tersinden devrime yürürken olduğu gibi.

Diğer yandan, savaş siyasetin başka araçlarla devam ettirilmesiyse, siyasetimizin diğer koşullarda yürüttüğümüz siyasetten özü itibariyle farklı olmaması gerekiyor. Nasıl gericilik dönemlerinde esneklik, daha siyasi bir tabirle ifade edersek, pedagojik uyum gösteriyorsak, aynı şekilde bir savaş durumunda kitlelerle bağları koparmamak, tersine bu en yakıcı anda bağlar kurmak, onlara ulaşabilmek adına birtakım politikalar geliştirmek, geçiş talepleri üretmek gerekir.

Meseleyi bu şekilde ortaya koyduğumuzda, Birinci Dünya Savaşı döneminde enternasyonalist tutum almış olan devrimci önderlerden Troçki’nin söyledikleri devrimci siyaset açısından çok önemli bir yere oturur.

Bilindiği üzere, sosyalist enternasyonalizmin temsilcileri olarak o dönemde sivrilmiş olan Lenin, Troçki, Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht gibi devrimci Marksistler, Birinci Dünya Savaşı’nda sosyalizm bayrağının yere düşmesini engellemişlerdi. Bu devrimci önderler, emperyalist savaşa karşı düşmanca tutum almış, sosyalistlerin “kendi” ülkelerinin parlamentolarında burjuvazinin savaş bütçesine oy vermelerini reddetmiş, savaşın anavatan savunması için değil, emperyalist çıkarlar için, yani sömürge ve nüfuz alanlarının yeniden paylaşımı için yürütüldüğünü, işçi sınıfı devrimcilerinin burjuvaziye karşı en ufak bir tavizi bile reddederek uzlaşmaz sınıf çizgisinde militan mücadeleye devam etmeleri gerektiğini vb. dile getirmişlerdi. Bu bakımdan, İkinci Enternasyonal’in sol kanadına mensup devrimciler müşterek bir zeminde buluşmuş ve birkaç yıl sonra kurulacak olan Komünist Enternasyonal’in temellerini atmışlardı. Fakat pratikte birtakım ince farklılıklar vardı, en başta da Lenin’le diğer devrimci önderler arasında.

Şu soruyu sormak zorundayız: Bir genel görüş olarak sahiplendiğimiz “devrimci yenilgicilik” sloganı ne işimize yarıyor? Bu sloganla ne kadar kişiye ve hangi kişilere ulaşabiliyorum?

Meseleyi bu şekilde ortaya koyduğumuzda, her şeyden önce, savaş sırasında en tehlikeli akım olan ve yalnızca açıktan değil, yurtseverlik adıyla gizliden gizliye de devrimci harekete sızan şovenizme (anavatan savunmacılığına) karşı müthiş bir panzehirdir. Sivri niteliği (“gerekirse benim ülkem yenilsin”!) küçük burjuva hissiyattan uzaklaşamamış hassas sosyal-yurtseverleri devrimci saflardan uzak tutacaktır.

Gelgelelim aynı sivri nitelik devrimcilerin kitlelerden yalıtılmasına da yol açabilir. Lenin’in “eğip bükmeye gerek yok, bu tutum vatana ihanettir” yaklaşımının kitleleri cezbetmesini beklemek gerçekçi olmaz. Bu sloganı kitlelere ulaştırabilmek için bir ara formüle ihtiyaç vardır. Bu şekilde bakıldığında, aslında, doğru formüle edilmiş barış sloganı savaşın başlangıcında çok daha işlevseldir, kullanılması gereken bir geçiş sloganıdır. Kitlelerin gözünde savaşın anlamsızlığını teşhir etmeye başlayacağımız sloganlardan biri bu olmalıdır.

Devrimci yenilgicilik, son derece doğru (enternasyonalist) bir öze sahip olmasına ve devrimcilerin benimsemesi gereken bir görüş olmasına karşın, kitlelerle bağ kurmak açısından kullanılan bir taktik, bir slogan olarak yer yer sorunludur. Neden? 1914’te savaş başlamış, işçi kitlelerinin önemli bir çoğunluğu örgütlü olmasına rağmen onlar bile bu dalganın altında kalmış. Bu koşullarda kitlelerle yenilgicilik (“kendi” ülkenin yenilmesi daha iyidir) üzerinden bağ kurmaya çalışmak aslında hariçten gazel okumanın yolunu yapmaktır. Kitlelerin geri bilincini dikkate almadan bu sloganla “yaklaşmaya” çalışmak, devrimcileri ilk anda, daha baştan kitlelerden yalıtacaktır.

Elbette enternasyonalist devrimciler yaşadıkları ülkenin savaşta galip gelmesini ve kitlelerin milliyetçi zafer sarhoşluğuyla kendilerinden geçmelerini istemezler. Her devrimci bunu yaşamaktansa kendi milliyetçilerinin hayal kırıklığına uğramasını ister. Yenilginin yol açtığı moral bozukluğu, kafa karışıklığı, hükümete güvenin sarsılması vs. çerçevesinde elbette yenilgi bizim isteyeceğimiz bir şeydir. Ama istek ve duygular ayrı, isteklerden politikaya uzanan yol ayrıdır.

Çok basit bir örnek üzerinden devam edelim. ABD’nin Irak savaşını düşünelim. Hiçbir gerçek sosyalist Saddam’ın başında olduğu Irak’a dair bir sempati duymamasına karşın, içinden “inşallah Irak şunları yener” demiştir! Bunun bir futbol maçında küçük ya da güçsüz takımı tutmak gibi bir işlevi var. Ama burada söz konusu olan duygulardır ve siyaset duygular üzerinden şekillendirilemez. Troçki ve Lenin’in ayrı ayrı vurguladıkları gibi, “kendi” ülkenin yaşadığı yenilgiden sonra istemediğin durumların zafer kazanan ülkede de yaşanacağını unutmamak gerekir, özellikle de Birinci Dünya Savaşı türünde büyük emperyalist güçlerin karşı karşıya geldiği savaşlarda. Hepsinden önemlisi, savaşı kazanan “küçük” ülke içerideki burjuva rejimi çok daha sağlamlaştıracaktır (bunu aşağıda daha da açacağız).

Bizim açımızdan elbette devrimci savaşı iç savaşa çevirmek ve silahı kendi burjuvalarına doğrultmak, yenilgicilik perspektifinin daha ilk günden itibaren çok daha iyi bir formülüdür. Zaten Lenin de birkaç yerde bunu söyler: “ana sloganımız, emperyalist savaşın iç savaşa çevrilmesidir”,[7] yani savaşı iç savaşa çevirmek gerektiği, silahı işçi kardeşlerimize değil, kendi burjuvalarımıza, kâr için yanıp tutuşan emperyalistlere çevirmek gerektiği çok daha anlaşılır ve doğru bir slogandır.

Bu formül yenilgiciliğin en iyi sloganlaştırılmış biçimidir. Bunu savaşın ilk günü de cephede rahat bir şekilde savunabiliriz. Ama tekrar söyleyelim, barış sloganını da, yenilgiciliği olduğu gibi, sınırlarını çizerek, yani asla yanılsama uyandırmayacak şekilde sahiplenmek gerekir.

Liberal solcular gibi, barışı ana slogan haline getirmeyiz, çünkü kitlelerde yanılsamalar uyandırır. Kapitalizm yanlıları savaşları olağan işleyişten sapma olarak görüyorlar, bir toplumsal sistemin (kapitalizmin) zorunlu ürünü, farklı ülke ya da milliyetten burjuvaların kendi içlerindeki kapışmaları diplomasiyle halledemedikleri ölçüde kaçınılmaz hale gelen olağan gelişmeler olarak değil, talihsiz birer kaza olarak görürler. Oysa Marksistler açısından savaş, Lenin’in bir Prusyalı generalden sık sık alıntıladığı bir tabirle, siyasetin başka araçlarla (yani şiddet araçlarıyla) sürdürülmesidir. Savaş bir sapma değil, kapitalizmin organik ilişkilerinin devamıdır. Bu yüzden barış dönemiyle savaş dönemi arasında kesin ayrım yapmak, kapitalizmde kalıcı bir barışın olabileceğine dair yanılsamalar uyandırmak kabul edilemez. Barış sloganını devrimci iktidar sloganına bağlamak ve gerçek barışın işçi iktidarıyla geleceğini söylemek gerekir.

Peki, o halde devrimci yenilgicilik bizim için yalnızca bir süs müdür? Hayır, elbette değil! Öncelikle, sloganın hiçbir şekilde kullanılamaz olduğu da söylenemez. Hükümete tepkinin çok fazla olduğu dönemlerde, bilakis, bu sloganın bir taktik olarak kullanışlılığı da artar. Zaten Lenin devletin yenilgisi değil, hükümetin yenilgisi vurgusu yapmakla da buna dikkat çekiyor diyebiliriz. Diğer yandan, siyaseti soyut doğruları söylemekten ibaret görmeyen devrimci Marksistler olarak, bu sloganın uygun olduğu bağlamları belirlemek esastır. Sorun doğru görüşlerin kitleler tarafından benimsenmesini sağlayacak şekilde formüle etmektir. Savunduğumuz şeyleri, örneğin devleti yıkma fikrini, işçi kitlelere dosdoğru anlatmayıp daha düzgün formüle ediyorsak bu slogan için de durum aynıdır. Zaten siyaset budur.

Siyaset değerlendirme yapmak değildir, bunu herkes yapar. Birçok yazar bizden daha iyi de yapar, çünkü ellerinde daha fazla veri var, kaynakları daha fazla vb. Ne var ki siyaset, son tahlilde, bu değerlendirmeyi kitlelere nasıl anlatacağımız, nasıl formülleştireceğimiz sorunudur. Ayrı bir bilgi dalı olarak Siyaset, fikirlerin kitlelere nasıl ulaştırılacağıdır. Biz bu açıdan siyaseti, diğer bilgi dallarından da bilgiler barındıran, her şeyden önce psikolojiden örnekler barındıran bir sanat olarak görüyoruz. Bu noktada devrimci strateji ve taktikler arasındaki ilişki konusunda Lenin’in 1917 Ağustos’unda Merkez Komite’ye mektubunda yazdıkları çok önemlidir.

Lenin bu tarihî mektubunu karşıdevrimci General Kornilov’un uzlaşmacı Kerenski hükümetine karşı ayaklandığı 30 Ağustos günü kaleme alır. Ayaklanmanın esas amacı, elbette, Kerenski’den de ziyade Rusya’da başlamış olan devrimi bastırmak ve Sovyetleri lağvedip her türlü demokratik hakkı kaldırarak kanlı bir diktatörlük kurmaktı. Lenin bu ayrımı çok iyi gördüğünden, daha bir-iki ay önce Bolşevikleri yasadışı ilan edip, birçok militanını hapse ya da kaçak hayatına mahkûm etmiş olan Kerenski hükümetini Kornilov’a karşı savunmak gerektiğini dile getirmişti. Durumu şöyle özetliyordu Lenin:

Şu anda bile Kerenski hükümetini desteklememeliyiz. Bu ilkesizliktir. Şöyle bir soru gelebilir: Kornilov’a karşı savaşmayacak mıyız? Elbette savaşacağız! Ama bu ayrı bir şey; burada bir ayrım çizgisi var ve uzlaşmacı tutum alarak kendilerini olayların akışına kaptırıp sürüklenen bazı Bolşevikler bu çizgiyi aşıyorlar.

Tıpkı Kerenski’nin askerleri gibi biz de Kornilov’a karşı savaşacağız, savaşıyoruz da, ama Kerenski’yi desteklemiyoruz. Tersine, Kerenski’nin zayıflığını teşhir ediyoruz. Arada bir fark var. Bu ince bir fark, ama son derece temeldir ve unutulmamalıdır.

İşte Lenin bu ince farkı anlatırken devrimci stratejinin (“Şu anda bile Kerenski hükümetini desteklememeliyiz”) devrimci taktiklere nasıl dönüşeceğini anlatıyordu:

Kerenski’ye karşı mücadelemizin biçimini değiştiriyoruz. Kerenski’ye karşı düşmanlığımızı biraz olsun yumuşatmadan, ona söylediğimiz tek bir lafı bile yutmadan, onu alaşağı etme görevimizden vazgeçmeden, güncel durumu göz önüne almak zorunda olduğumuzu söylüyoruz. Kerenski’yi hemen şimdi devirmeyeceğiz. Ona karşı yürüteceğimiz mücadeleye farklı bir tarzda yaklaşacağız, yani Kornilov’a karşı savaşan kitlelere Kerenski’nin zaaflarını ve yalpalamalarını göstereceğiz. Bunu geçmişte de yaptık, ama bugün en önemli şey hâline geldi. İşte değişiklik budur.[8]

Yani genel görüşleri benimsedikten ve bunları siyasi arenadaki dalgalanmalara göre değiştirmeyi reddettikten sonra, gerekli esnekliği göstermeyi ve sahip olduğumuz görüşleri koşulları dikkate alarak savunmayı şart koşuyordu.

Lenin elbette bu noktada da soyut düzlemde kalmıyor ve somutta nasıl bir anlam kazanacağını açıklıyordu: “Şu anda en önemli şey Kerenski’ye sunulacak ‘kısmi talepler’ için yürüteceğimiz kampanyayı yoğunlaştırmaktır” dedikten sonra, birtakım talepler sıralıyor ve şunu söylüyordu: “Bu talepleri yalnızca Kerenski’ye değil, hattâ esasen Kerenski’ye değil, Kornilov’a karşı mücadelenin akışına kendilerini kaptırmış olan işçilere, askerlere ve köylülere sunmalıyız. Bu kitlelerin şevkini kırmamalı, Kornilov’un safına geçmiş komutanların ve subayların icabına bakmaları için onları teşvik etmeli.”

Lenin bu incelikli ayrımların öneminin farkında bir önderdi. Doğruyu “a” şeklinde ortaya koyduğunda farklı, “b” şeklinde ortaya koyduğunda farklı bir sonuç çıkacağını biliyordu. Bu nedenle doğrunun ne şekilde, ne zaman, nerede söyleneceğini ve kime söyleneceğini dikkate alıyordu:

Proletaryanın iktidarı ele geçirmesi görevinden uzaklaştığımızı düşünmek yanlıştır. Hayır. İktidara çok yaklaşmış bulunuyoruz, ama doğrudan değil, yan taraftan. Şu anda Kerenski’ye karşı doğrudan değil, daha ziyade dolaylı yollardan mücadele yürütmeliyiz, yani Kornilov’a karşı çok daha aktif, gerçekten devrimci bir savaş verilmesini talep etmeliyiz. Yalnızca bu savaşın gelişimi bizi iktidara taşıyabilir, fakat propagandamızda bundan olabildiğince az bahsetmeliyiz (unutmamak gerekir ki yarın bile olayların seyri sonucu iktidarı elimizde bulabiliriz ve böyle bir durumda elbette iktidarı kimseye devretmeyeceğiz). Kanımca bunu propagandacılara, ajitasyon ve propaganda gruplarına ve genel olarak parti üyelerine mektupla (yani gazetede yayınlamadan) iletmek gerekir.[9]

Yani Lenin somut doğrunun kimi zaman başka araçlarla, başka zaman başka araçlarla iletileceğini, doğruların her yerde herkese dosdoğru söylenemeyeceğini, siyasetin böyle bir “dürüstlük” olmadığını görüyordu. Tam da bu nedenle, doğru siyasal görüşün kitlelere nasıl ulaştırılması gerektiğine dair en iyi örneklerden biri Lenin’in bu mektubudur. Formülün hangi şekilde dile getirileceğinin değişeceğini söylüyor. Meramımı sözlü anlatırım, yazdığım yazıya yediririm, ama kimi zaman düşmanın eline koz verecek şekilde kullanmamaya özen gösteririm diyor.

Devrimci yenilgiciliği bir ajitasyon aracı olarak her zaman kabul etmememizin nedeni, bu görüşü duyduğunda kitlelerin korkup uzaklaşacak olmaları değildir. “Kitleler anlamayacak, bizi kitlelerden yalıtacak” diye söyleyeceğimizi yutamayız, sırf bu nedenle bir görüşü reddedemeyiz. Nerede, neyi, nasıl söyleyeceğimiz siyasetin özüdür. Ancak görüşümüzü yutarsak, söylemezsek oportünizm olur. Burada mesele doğru bir öze sahip olan görüşün kitlelere nasıl ulaştırılacağıdır. Başka bir deyişle, doğru bir propagandif görüşten her zaman doğru bir ajitatif görüş çıkmaz!

Devrimci yenilgiciliğin açıktan bir ajitasyon aracı olarak her zaman kabul etmememizi direnişlerle bağ kurarak açıklayabiliriz. Direnişe gittiğimiz ilk gün, genel bir kural olarak söylersek, sendika bürokrasisini eleştirmiyoruz. İşçilerin önlerinde aşmaları gereken çoğu zaman sendika bürokrasisi diye büyük bir engel olmasına karşın ve bunu biliyor olmamıza karşın, pedagojik bir yaklaşım sergiliyoruz: İşçinin önce sendikalaşması gerektiğini ve işçilerin çoğunluğunun (ilk aşamada bize inanıp inanmayacağından bağımsız olarak!) sendika bürokrasisine yönelik olarak yaptığımız teşhirlerden ötürü sendikadan da soğuyabileceğini, mücadelenin bu ilk aşamasında henüz sendika bürokrasisiyle sendikayı tamamen ayıramayacağını dikkate alıyoruz. Bu yüzden önceliğimizi sendika bürokrasisi eleştirisine vermiyoruz.

Gelgelelim bu ilk aşamada bile, sendika bürokrasisi hakkında görüşlerimizi yutmuyoruz, hele hele doğru olmayan şeyleri (“bürokrasi diye bir şey yok!”) hiç söylemiyoruz. Yani konusu geldiğinde sendika bürokrasisi demekten geri adım atmıyoruz. İşçiyi ilk andan itibaren uyarıyoruz, denetlemediği bir sendikanın dönüp onu vuracağını anlatıyoruz. Bunu söylemekten çekinmiyoruz, ama işçinin geri bilincini dikkate alarak cümlelerimizi doğru seçiyoruz, zira vurguyu nerede nasıl yapacağımız koşullara göre değişir.

Aynısı devrimci yenilgicilik için de geçerlidir. Kitlelerin burjuva milliyetçi görüşlerin ağır etkisi altında olduğu ilk gün “ülkemiz yenilsin istiyoruz” sloganıyla onlarla bağ kurmaya alışmak, özünde, bağ kurmayı reddetmek ve daha da önemlisi onları kaderine (burjuvazinin insafına) terk etmektir. Nasıl ki direnişe gittiğimizin ilk günlerinde henüz güvenini kazanamadığımız işçilere sendika bürokrasisi eleştirisi yapmak genellikle sendika yönetimine daha fazla bağlamaya yol açıyorsa, burada da benzer bir durum söz konusu olabilir. İşçinin burjuva önderliğe güveninin en yüksek olduğu dönemden bahsediyoruz. Bu dönemde yenilgicilik görüşünü, bu doğruyu bilhassa doğru cümleler ve doğru araçlarla ulaştırmak zorundayız.

Dolayısıyla devrimci yenilgicilik sloganı ayrıdır, devrimci yenilgicilik görüşü ayrıdır. Devrimci yenilgicilik görüşünün özü; bir ülkedeki komünistler, devrimciler, emperyalist savaşta ya da burjuvazinin kendi sınıfsal çıkarları için yürüttüğü uluslararası savaşlarda kendi burjuvazisine karşı uzlaşmaz bir mücadele yürütmeyi sürdürmeli ve “kendi” ülkesinin yenilgiye uğrama ihtimali karşısında mücadelesini yavaşlatmamalı, hattâ bir adım daha ileri gidersek yenilginin hükümeti zayıflatacak, kitlelerde öfkeyi artırabilecek olma ihtimalini dikkate alarak kendi ülkesinin zaferindense yenilgisini tercih etmelidir. Enternasyonalizmin en somut kıstası, önce başka ülkelerin burjuvazilerine karşı çıkıp kendi ülkenin burjuvazisinin açık ya da üstü örtük desteğini almak yerine, önce kendi ülkenin burjuvazisine ve milliyetçiliğine karşı mücadele edip diğer ülkelerin işçi sınıfına da aynı yolu göstermektir. Enternasyonalizmini diğer ülkelerin proleterlerine önce kendi yurtseverliğine, milliyetçiliğine, yani kendi hükümetine ve burjuvazine vurarak göster! İşçi sınıfı emperyalist savaşta elde edilecek zaferin kendi ülkesinde yaratacağı şovenist histeri, hezeyan, çılgınlıktan kurtulmaya çalışmalıdır. Bu anlamda devrimci yenilgicilik sonuna kadar sahiplendiğimiz, savaşın başından sonuna kadar aynı kararlılıkla savunacağımız bir görüştür. Fakat hangi sloganı, nerede, nasıl kullanacağımız ayrıdır. Burada devreye ajitasyon ile propaganda arasındaki fark girmektedir.

Bir ülke savaşa girdiğinde, sosyalist hareketin son yüzyılını dikkate alırsak, o ülke sosyalistlerinin önemli bir kesiminin “hepimiz yurtseveriz” nidalarıyla alenen ya da üstü kapalı olarak, kâh “sonuna kadar savaş” diyerek, kâh “savunma savaşı” diyerek kendi ulus-devletinin yanında yer alacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Buna karşı gerek örgüt içinde gerek diğer siyasetlerle ilişkilerimizde bir numaralı ilkemiz devrimci yenilgicilik olmalı ve sloganı tüm sivri yönleriyle kullanmalıyız.

O yüzden devrimci yenilgicilik sloganı çubuğun içerdekilere bükülmesi noktasında, hem örgüt hem de devrimci hareket içinde vazgeçilmez bir silahtır. Ama kitlelere o koşullarda doğrudan bu sloganla gidilmesi doğru değildir. Yine de sözlü propagandamızda bu doğru görüşü mutlaka kullanırız. Fakat bu sloganın sivri uçlarının başka yere çekilmesine izin vermemek için yazılı ajitasyonumuzda dikkat ederiz.

Devrimci yenilgicilik sloganının kitlelerin kafasında uyandıracağı şey özünde bozgunculuktur, yani Lenin’in tabiriyle, “köprülerin havaya uçurulması” vb. eylemdir. Oysa Lenin yenilgiciliğin bununla alakası olmadığını söylüyor: Devrimci yenilgicilik derken kastedilen asla bu tarafın yenilmesi için aktif çalışmak değildir. (Bunu göremeyen bazı sosyalistlerin yenilgicilik yerine bozgunculuk kelimesini kullanmalarıysa paha biçilmez bir cehalettir.)

Bolşevik militanların savaşa karşı tutumu cepheden kaçmak değildir. Cephede de propaganda ve ajitasyonumuzu sürdürmek zorundayız. Cephede faaliyet yürüten bir yoldaş için bu sloganın aşırı kullanışlılığından bahsedemeyiz. Bildirimizin en üstünde kocaman “biz yenilgi istiyoruz” yazarsa ne olur? Bu sol komünizm olur. Sol komünizm yalnızca kitlelerden değil, kendi tabanından da kopuktur. Her partide, her örgütte tabanla merkez arasında bir boşluk, bir algı farklılığı vardır. İster istemez oluşan, konum farklılığından kaynaklı bir farktır bu. Sloganlarımızı bu boşluğu görerek belirleriz. Görüşler tam da tabanda faaliyet yürüten yoldaşların işini kolaylaştıracak hale büründürülmelidir, ayaklarına dolanacak hale değil.

Bolşevikler ne yapmıştı? Sloganın parti çalışmalarındaki akıbeti, Bolşevik partinin ne kadar sağlam temelli olduğunu gösteren örneklerden biridir. Bolşevik partinin bildiri veya afişlerinde bu slogan kullanılmamıştır. Ayrıca 1917’de Lenin Rusya’ya döndüğünde de “dürüst savunmacılık” diye bir söz sarf ediyor. Yani burjuvazi emperyalist çıkarları için “savunmacı” olsa da, kitleler kendilerini, yaşam alanlarını vb. korumak için savunmacıdır demek istiyor. Elbette kitlelerin içinde iyi niyetli, “dürüst” bir taraf vardır, evini korumak gibi. Ama Ruslar iyi niyetli de Almanlar değil mi? Siyasi açıdan doğru bir tabir değil bu, zira aynısı Alman işçiler için de geçerlidir. Buradan Kautsky’nin Lenin tarafından yerden yere vurulan sinsi savunmacılığına varmak çok kolaydır. Zaten Lenin fark ediyor, bu yüzden bu söylemi bırakıyor. Hattâ bir adım daha öteye gidersek, Lenin sonradan devrimci yenilgicilik sloganını tümden bırakıyor.

O yüzden yenilgicilik konusunda söylediklerimizi Lenin’in de gördüğünü söyleyebiliriz: Bir genel görüş olarak kesinlikle doğru, ama bir slogan olarak her zaman doğru değil. Lenin’in devrimden sonra söyledikleriyle değerlendirecek olursak bu inceliği görebiliriz: 1917’den sonra birçok yerde biz yenilgiciydik diyor ya da şimdi artık yenilgici değiliz diyor. Yani bir görüş olarak devrimci yenilgicilikten vazgeçmiyor, biz de vazgeçmiyoruz: Biz 1914-17 arasında yenilgiciydik; başka bir deyişle, savaşta zaferin kitlelerin bilincinde yaratacağı milliyetçi etkiden ve histeridense yenilgiyi tercih ederiz, proletaryayı yurtsever zehirden kurtarmak adına panzehir olarak yenilginin ehveni şer olduğunu söyleriz, diğer şartlar uygunsa yenilginin devrimi kolaylaştıracağını görmezden gelmeyiz. Fakat daha önce de belirttiğimiz gibi, bu genel doğruyu nasıl formüle edeceğimiz değişir.

Devrimci yenilgicilik sloganının çok daha kolay, deyim yerindeyse, dosdoğru atılmasını sağlayacak bir şey varsa, elbette, o da enternasyonal parti ve onun propaganda araçlarıdır.

Devrimci yenilgicilik sloganı bir enternasyonal partinin programında yer alır. Enternasyonal partinin bildirilerinde yer alması ajan suçlamasını doğrudan haksız çıkarır. Böylece her ülkenin devrimcileri “kendi” emperyalist burjuvazisinin yenilmesini savunabilir. Seksiyon olarak da kendi ülkende bu bildiriyi dağıtabilirsin, tam da bu Enternasyonal partinin bir parçası olarak. Sözgelimi “düşman” Almanya’da Enternasyonal’in bir seksiyonu varsa ve o da aynı şekilde bu sloganı atıyorsa, bu slogan cephede bile atılabilir hale gelir. İşte tam da bu yüzden somut durum üzerinden şekillendirmek gerekiyor sloganları.

Ama unutulmaması gereken bir şey var ki, savaş zamanı muazzam bir dezenformasyon da vardır. Burjuvazi de sansür uygular, bırakalım cephe gerisine ulaşmayı cephenin kendisine Almanya’daki yoldaşlarımızın vs. görüşlerinin ulaşması o kadar kolay değildir. Bu durumda, devrimci yenilgicilik cephedeki yoldaşlarımızı mesela “casus” konumuna düşürerek çalışmalarını neredeyse imkânsız hale de getirebilir.

Devrimci strateji ve taktiklerden bahsediyorsak, emperyalist savaşların tikel niteliklerini de göze almak gerekir. Emperyalist savaşların niteliğini açıklamak için sadece emperyalist diye adlandırmak yetmez. Emperyalist savaşların da somut koşulları vardır. Bu somut koşullar genel perspektifimizi değiştirmez, ama taktiklerimizi değiştirir. Örneğin ABD’nin Vietnam’a karşı savaşında ABD’de bağıra bağıra devrimci yenilgiciliği savunuruz, bunu bir slogan haline getiririz. Bunun savunulmayacak bir yanı yoktur. Keza Irak’a karşı yürüttüğü savaşta da aynı bakış açısı geçerlidir. ABD’deki devrimciler Vietnam ya da Irak burjuvazisinin ve burjuva devletinin niyetlerini, büyürse yapmak istediklerini hiçbir şekilde meşrulaştırmadan, onların da içeride yaptıklarını gizlemeden ama her şeyden önce çuvaldızı kendilerine batıran bir tarzda devrimci yenilgiliği savunur ve bunu yapmak daha rahattır, çünkü süper güç ABD’deki devrimciler bunu yapmakla muazzam bir etki yaratmış olur. Her şeyden önce diğer ülkelerdeki “kahrolsun ABD”cilere muazzam bir cevap verilmiş olur. “Sadece tek bir ABD görüyorsun, hâlbuki orada başka bir ABD de var, gel orayı güçlendirelim” denmiş olur.

2. Bölümün Sonu


Notlar

[6] “Alman, Polonyalı, Çekoslovak, Macar ve İtalyan Delegasyonu Üyelerinin Toplantısında Yapılan Konuşmalar”, Collected Works, cilt 42, s. 325.

[7] “Alman Oportünistlerinin Savaş Üzerine Temel Eseri”, 27 Temmuz 1914, a.g.e., cilt 21, s. 273.

[8] V.İ. Lenin, Yenilgicilik ve Enternasyonalizm, s. 161.

[9] A.g.e., 161-62 (italikler Lenin’e ait, kalınlar eklenmiştir).