Kenan Evren Öldü, “Fikirleri” Hâlâ İktidarda!

12.05.2015 | Güven YALÇIN
Biz bu ülkenin devrimcileri Kenan Evren’den, onun temsil ettiği faşizmden, darbeye şükran borcunu birçok kez dile getiren Türk burjuvazisinden hesap soramadık! Kenan Evren Pinochet gibi ecel terleri dökerek yaşamadı son günlerini, İtalyan partizanlarının Mussolini’ye yaptığı gibi cezalandırılamadı da! Böylece gün geldi 12 Eylül’ün çocukları “12 Eylül’le hesaplaşma” adı altında bir referanduma giriştiler ve devletteki İslamcı dönüşümün son çivisini tam 30 yıl sonra halktan aldıkları bu “evet”le çaktılar. Buradan çıkarılacak sayısız ders var, ama Evren’in ölümü bağlamında bir tanesi özellikle vurgulanmalı: Kapitalist toplumda geçmiş hiçbir zaman geçmişte kalmaz. İşçi sınıfı geçmişten dersler çıkarıp, kişisel intikam duygusuna kapılıp kalmadan yenilgilerinin ve yaşatılan acıların hesabını sormadıkça, yeni zaferlere ilerlemek mümkün olmadığı gibi daha gerilere savrulmak da kaçınılmazdır.

12 Eylül faşist cuntasının görünürdeki baş faili Kenan Evren geberdi. “Öldü” ya da “hayatını kaybetti” gibi görece daha insani bir ifade kullanmayı çok isterdik, ama insan olana! Binlerce işçinin, emekçinin, devrimcinin hayatını karartan bir faşist söz konusu olduğundan, geberdi ifadesi durumu daha iyi açıklıyor. Twitter’da binlerce insan aynı şeyi düşünmüş olacak ki, muştulu haber geldikten kısa bir zaman sonra #KenanEvrenGeberdi etiketi, hakkında en fazla tweet atılanlar listesinde en tepeye oturdu.

Elbette kapitalizmi yıkmaya ant içmiş Marksistler için o sistemin maşalarından birinin ölmüş olması esas öneme sahip olamaz, özellikle de bu faşist, yaptıklarının hiçbirinin hesabını veremeden çekip gittiği için. Dahası arkasında ondan da beter bir diktatörü mirasçı bıraktığı düşünüldüğünde (ustasından el alan Tayyip, paşası Evren’i aratmıyor!), bizi hiçbir şekilde tatmin edemez.

Burada çuvaldızı kendimize de batırmamız gerekiyor. Biz bu ülkenin devrimcileri Kenan Evren’den, onun temsil ettiği faşizmden, darbeye şükran borcunu birçok kez dile getiren Türk burjuvazisinden hesap soramadık! Kenan Evren Pinochet gibi ecel terleri dökerek yaşamadı son günlerini, İtalyan partizanlarının Mussolini’ye yaptığı gibi cezalandırılamadı da!

Evren “Kardeş Kavgasına” mı Son Vermişti?

12 Eylül faşizminin geniş kitlelerce kabullenilmesinin ve desteklenmesinin en önemli ifadelerinden biri de kardeş kavgası söylemidir. Öyle ki, çevremizde orta yaşlı birine 12 Eylül’ü ve Kenan Evren’i sorduğumuzda –kuşkusuz bir sürü lanetlemenin, hâlâ ona duyulan öfkenin yanı sıra– duyacağımız ilk şeylerden biri de budur: Evren geldi akan kanı durdurdu; kardeş kardeşi öldürüyordu, en azından o bitti!

Genç kuşaklara bir masal gibi anlatılan bu kardeş kavgası ne kadar doğru? Yoksa asıl gerçeği örtmenin, saklamanın bir yolu mu? Mesela o zamanda da, tıpkı günümüzde olduğu gibi, resmî ya da sivil faşistler devrimcilere saldırdığında tüm burjuva basın tek bir ağızdan “karşıt görüşlü öğrenciler arasında kavga” ya da “üniversitede sağ-sol kavgası” söylemiyle toplumu manipüle ederek, hem faşistlerin devlet desteğinde devrimcilere saldırdığını gizliyor, hem de devrimcilerin bu saldırılara karşı yanıtlarını kitleler gözünde terörize etmeyi başarıyordu, hâlâ da başarıyor.

Kardeş kavgasına son verme söz konusuysa neden dönemin ünlü faşistleri “düşüncelerim iktidarda ama ben hapisteyim” diyordu? 12 Eylül faşizminde katledilen, işkencelerden geçirilen kişilere, kapatılan kurumlara baktığımızda çıplak gerçeği görürüz: 12 Eylül, iktidara yürümeye niyetlenmiş, ama bu talebine yanıt verebilecek bir partiyi kuramamış işçi sınıfına ve yanlış bir ideoloji altında (Stalinizm) mücadele eden devrimci örgütlere karşı yapılmıştır!

12 Eylül öncesinde kardeş kavgası değil, hakları için mücadelede eden işçi-emekçiler ile onun karşısında duramayacağını anladığı için faşistleriyle, kolluk kuvvetleriyle, ordusuyla, kontrgerillasıyla, Amerikan emperyalizmiyle tüm ezilenleri hedef alan kapitalist rejimin mücadelesi vardı. İşçi sınıfı düğümü çözüp iktidarı ele geçiremediği için, kavgayı kazanan burjuvazi oldu ve iktidara öyle bir yerleşti ki, bir daha kaldırmak mümkün olmadı.

İşte faşizmin hedefinde kimin olduğunu en açık şekilde gösteren tablo: 12 Eylül faşizminden bugüne gelinen süreçte işçi sınıfının sendikal ve siyasal örgütlülüğü (1989 Baharı, KESK’in kuruluş süreci gibi bazı önemli kalkışmalara rağmen) asla 12 Eylül öncesi seviyesine ulaşamadı. Burjuvazinin en çıplak ve kanlı diktatörlüğü olan faşizm tüm toplumu atomize etti.

Faşizmin Mayasının Tutmasında Öne Çıkan Bir Başka Öğe: Din Sömürüsü

12 Eylül’ün atlanan, ikinci plana atılan bir yönü daha vardır: 1980 darbesinden önce sınıfsal temelde düşünmeye alışmış toplumu uyutmak ve parçalamak için din kozuna başvurması. Burjuva düzenin hegemonya kurmada her zaman kullandığı din öğesi, daha doğrusu Türk tipi Sünni Müslümanlık faşizmle birlikte diğerlerinden daha fazla öne çıkarılan bir öğe haline gelmiştir. Bir başka yazımızda bu durumu şöyle ifade etmiştik:

12 Eylül darbesinin temsilcileri de toplumdaki devrimci huzursuzluğa karşı yine son çare olarak “İslâm”a sarılmışlardır. Bunu ordunun başındakiler bizzat ve defalarca dile getirmişlerdir: 12 Eylül darbesi sonrasında toplumdaki sınıfsal militanlığı bastırmak adına din kozuna başvurulmuş, Kemalizmle din harmanlanmış, her türlü baskı’nın da yardımıyla buna uygun bir toplum yaratılmıştır. Öyle ki cuntacı faşistler, bu dinî şırınga konusunda “kantarın topuzunun fazla bile kaçtığını” dile getirmekten çekinmemişlerdir. Sonrasında Kürt hareketine karşı devlet eliyle Hizbullah cihatçıları kullanılmış, dini azınlıklar hedef gösterilmiş, milliyetçilik millet-ümmet çizgisiyle daha da kaynaşmıştır. Yarınından emin olmayan bir sınıfın dar pragmatist hamleleri, daha darbenin üzerinden yirmi yıl geçmeden, kendisini yine kendi yarattığı umacıya saldırmak zorunda bırakmıştır: 1997′de devletin zirvesi başlıca tehdidin “şeriat” olduğunu resmi kayıtlara geçmiştir, hani bir zamanlar (12 Eylül’le beraber) devlet radyo ve televizyonlarından öve öve bitirilemeyen şu “şeriat”.

Altını bir kez daha çizmekte fayda var, bu serpilip gelişmenin kökeninde 12 Eylül faşizminin ektiği tohumlar, giriştiği din propagandası yatmaktadır. TRT’nin Sünni yayın organlığına soyunması, şeyhlerin-tarikatların önünün açılması, zorunlu din derslerinin getirilmesi, mesela Rabıta adlı örgütle kurulan resmî rabıtalar, Kürt illerinde uyanan ulusal bilinci bulandırmak için halka dağıtılan dini içerikli metinler, Evren’in “hak bir Allah bir” yollu bitmek bilmez konuşmaları birkaç örnek olarak gösterilebilir.

Bugünkü diktatörlüğün en etkili temsilcilerinden Burhan Kuzu bunun o kadar iyi farkındaydı ki, Evren’in ölüm haberinin hemen ardından şükran duygularını şöyle ifade etti: “7. Cumhurbaşkanı Evren vefat etti. Yaptığı en önemli icraatı, din kültürü ve ahlak dersini ilk ve orta öğretimde zorunlu ders saymasıdır.” Dinin bir tahakküm aracı olarak kullanılmasının en uç örneğini, zaten birkaç gün önce diktatör bozuntusu Erdoğan, meydanlarda Kur’an sallayarak göstermişti!

Unutmadan ekleyelim, bu planın bir yönü de, 1985’ten bu yana evrim teorisine karşıt olarak, hiçbir bilimsel temeli ve sınanma olanağı bulunmayan (bu da ABD’den ithal!) yaratılışçı görüşlerin biyoloji ders kitaplarında yer bulması için verilen gerici mücadeleydi. Ne yazık ki bu konuda da başarılı oldular.

Belki bir o kadar önemlisi, 12 Eylül’den sonra yeşil sermayenin önü açıldı, 12 Eylül geldiğinde selama duran Fethullah Gülen başta olmak üzere 12 Eylül’ün kayırdığı İslamcılar Evren’in ve ardından Özal’ın kanatları altında palazlandılar.

12 Eylül Faşizm Değil miydi?

Sol harekette faşizm tahlillerinde birbirinden yanlış iki görüş egemendir. Tamamıyla Stalinizmden beslenen ilk anlayışa göre, faşizm yalnızca burjuvazinin uyguladığı şiddet üzerinden tanımlanmıştır. Bu mantıkla aşırı şiddet uygulayan her rejim faşizm diye tanımlanır. Dahası o kadar ileriye gidilmektedir ki, Türkiye’nin kurulduğu günden beri faşist bir devlet olduğu iddia edilmektedir, zira Türkiye’de şiddetin oranı hiçbir zaman göz ardı edilebilir bir niceliğe inmemiştir. Hal böyle olunca, 12 Eylül’den önce de faşizm vardı, 12 Eylül’den sonra da; 90′larda da faşizm vardı, şimdi de…

Faşizmle ilgili diğer görüş de Troçki okumayan Troçkistlerin düz bir mantıktan kaynaklanan ve “faşizm ancak tabandan bir küçük burjuva kitle hareketinin iktidara gelmesiyle gerçekleşir” şeklinde özetleyebileceğimiz görüştür. Bu şemaya uymayan hiçbir olağanüstü rejim faşizm değildir. Mesela 12 Eylül’ün, İtalyan ve Alman faşizminin aksine, sivil faşizm eliyle değil de, resmî faşizm eliyle gelmesi işçi devrimini bastıran bur karşıdevrimci diktatörlüğün faşizm olmadığı sonucuna götürür onları. Faşizmin yaşandığı ülkelerde resmî faşizm ile sivil faşizm arasındaki diyalektik ilişkiyi metafizik bir tarzda ele alan, birini ötekinden bağımsız değerlendiren bu mantıkta Türk faşizminin daha ziyade, Franco faşizmiyle benzeştiği gözden kaçırılır.

Türkiye gibi ordunun kurucu öğe olduğu, hattâ bizzat sermayenin kendisi olduğu bir ülkede resmî faşizmin, sivil faşizme destek verip onu kollamakla birlikte, dünyadaki faşizm örneklerinden alınan derslerin de etkisiyle, sivil faşizme iktidarı vermek istemeyeceği gün gibi aşikârdır. Burjuvazi için kapı önünde beslenen; işçi-devrimci, Kürt, Alevi katliamlarında rahat rahat kullanabileceği, sahibinin de sözünden çıkmasına izin verilmeyecek bir sivil faşizm daha kullanışlıydı. O da kullan-at yaptı. Özetle Kenan Evren de, Franco gibi bir faşistti.

Sonuç

Evren’den 12 Eylül’ün hesabını biz soramadık ve tam da biz soramadığımız için gün geldi 12 Eylül’ün çocukları “12 Eylül’le hesaplaşma” adı altında bir referanduma giriştiler ve devletteki İslamcı dönüşümün son çivisini tam 30 yıl sonra halktan aldıkları bu “evet”le çaktılar. Buradan çıkarılacak sayısız ders var, ama Evren’in ölümü bağlamında bir tanesi özellikle vurgulanmalı: Kapitalist toplumda geçmiş hiçbir zaman geçmişte kalmaz. İşçi sınıfı geçmişten dersler çıkarıp, kişisel intikam duygusuna kapılıp kalmadan yenilgilerinin ve yaşatılan acıların hesabını sormadıkça, yeni zaferlere ilerlemek mümkün olmadığı gibi daha gerilere savrulmak da kaçınılmazdır.

11 Mayıs 2015