Devrimci Yenilgicilik Üzerine Mülahazalar (1. Bölüm)

04.05.2015 | Sinan KARASU
“Devrimci yenilgicilik” proletaryanın barış dönemindeki sınıf politikasını savaş sırasında da özünü değiştirmeden savunması gerekliliğini anlatır. Devrimci yenilgicilik bir sınıf siyaseti olarak düşmanı dışarıda değil, içeride arayan, bu nedenle savaş durumunda bile çizgisini değiştirmeyen devrimci proleter tavrın adıdır. Tam karşıtı ise duygusal değil, yine siyasal ve sınıfsal bir tabir olarak alınması gereken yurtseverliktir, yani esas düşmanın sınırların dışında olduğunu düşünen ve sınıflar üzerinden değil uluslar üzerinden düşünmek gerektiğini vaaz eden ideolojidir. Kısacası, yurtseverlik ulus-devlet denen burjuva kurumu savunmak, savaşta o ulus-devletin sahibi olan burjuvaziden bağımsız bir siyasi çizgi izlememek, proletaryayı bu milliyetçi siyasete hapsetmektir.

“Devrimci yenilgicilik” kavramı devrimciler arasında hiçbir zaman hak ettiği ilgiyi görmemiştir. Bunun en büyük nedeni, kavramın yaratıcısı diyemesek bile, anılageldiği isim olan Lenin’in ölümünün ardından işçi sınıfı hareketinde yaşanan milliyetçi yozlaşmadır.

Stalinizmin, yani “tek ülkede sosyalizm” düşüncesi etrafında şekillenen ideolojinin Lenin’in ölümünün ardından işçi sınıfı hareketinde üstünlüğü ele geçirmesiyle birlikte yaşanan milliyetçi yozlaşmanın ardından, “devrimci yenilgicilik” gibi savaşta işçi sınıfının “kendi” ülkesinin yenilgisini istemesi gerektiğini savunacak kadar enternasyonalist bir görüşün tutunması, hele hele rağbet görmesi beklenemezdi. Bu nedenle, devrimci yenilgicilik ya tümden rafa kaldırıldı, ya da alakasız, yanlış bağlamlarda zikredilen bir görüş haline getirildi.

Devrimci Marksist cenahta ise devrimci yenilgicilik genellikle eleştirel olmayan bir tarzda kabullenilmiş, devrimci siyaset açısından taşıdığı anlamlar irdelenmeden bırakılmıştır. Konu hakkında Hal Draper’ın yazdığı önemli makale[1] temel nitelikteyken, sonrasında dişe dokunur bir katkı olmamıştır.

Neyse ki iki yıl önce yayınlanan Yenilgicilik ve Enternasyonalizm kitabıyla en azından Türkçede buna bir son verilmiştir. Ferit Burak Aydar’ın çevirip önemli bir sunuş yazısıyla birlikte hazırladığı derlemedeki yazılar, konunun sosyalistlerin gündemine girmesi açısından önemlidir.[2] Özellikle de emperyalist savaşların Türkiye’nin de aktif olarak katılacağı şekilde güncelliğe sahip olduğu bugün, devrimci yenilgicilik kavramı üzerine düşünmek büyük önem taşımaktadır.

Emperyalist Savaşlar ve Devrimci Tutum

Marksistler her türlü savaşa karşı çıkmazlar; kapitalizmi ortadan kaldırmayı amaçlayan Marksistler açısından işçi sınıfının burjuvaziye karşı devrimci savaşı ve genel olarak ezilenlerin ezenlere karşı yürüttükleri savaşlar haklı bir içeriğe sahipken, ezenlerin kâr elde etmek amacıyla işçi ve emekçileri kendi emellerine alet ettikleri savaşlar haksız savaşlardır. İşçi devletinin emperyalist güçlere karşı yürüttüğü savaşlar ya da ulusal boyunduruğu atmak için mücadele eden ezilen (yani ulus-devletini kuramamış) ulusların yürüttükleri savaşlar haklı savaşlardır. Keza yirminci yüzyıldan önce, burjuvazinin feodalizme karşı yürüttüğü ve insanlığın üretici güçlerinin ilerlemesi ve sınıfsız toplumun maddi zemininin oluşması açısından müthiş önemi olan savaşlar da ilerici savaşlardı. Ne var ki, kabaca söylersek, emperyalizm çağıyla birlikte, tarih sahnesine burjuvaziden daha ilerici bir sınıf çıkmıştır ve bu nedenle burjuvazi ve yürüttüğü savaşlar da gericileşmiş, yani emperyalist niteliğe bürünmüştür.

Marksistlerin savaşlara yaklaşımı küçük ülke-büyük ülke ayrımına dayalı olamaz. Sınıfsal bakış açısı nicelikle değil, nitelikle alakalıdır; aslolan kapitalist devletler tarafından yürütülüyor olmasıdır. Ülkelerden birinin diğeri kadar büyük olmaması büyük olmak istemedikleri ya da emperyalist emelleri olmadığı anlamına gelmez. Küçük olması o kapitalist ülkenin emperyalist emellere sahip olduğu, kapitalist bir devlet olduğu ve içeride işçi-emekçileri sömürdüğü, baskı altına aldığı gerçeğini değiştirmez. Emperyalizm genel olarak bu çağda kâr amaçlı yürütülen savaşları, çatışmaları, vs. anlatır. Örneğin ABD ile Malta arasındaki bir savaşta Malta’nın emperyalist çıkarlarından bahsetmenin mantığı yoktur, ama o savaşta bile Malta devletini masum ilan edip gözümüz kapalı desteklemeyiz. Emperyalist savaşın tanımı böyle bir şey değildir. Lenin’in ifade ettiği şekliyle,

“Savaşın niteliği (gerici mi yoksa devrimci mi olduğu) saldıranın kim olduğuna ya da ‘düşman’ın kimin ülkesinde konuşlanmış olduğuna göre belirlenmez; savaşın niteliği savaşı hangi sınıfın yürüttüğüne ve bu savaşın hangi siyasetin devamı olduğuna bağlıdır. Eğer savaş gerici, emperyalist bir savaş ise, yani eğer iki emperyalist, yıkıcı, yağmacı, gerici burjuva kamp tarafından yürütülüyorsa, o zaman bütün ülkelerdeki burjuvazi (isterse en küçük ülkenin burjuvazisi olsun) yağmaya ortaktır ve devrimci proletaryanın bir temsilcisi olarak bana düşen görev, bir dünya katliamının dehşetinden yegâne kurtuluş yolu olarak proleter dünya devrimi için hazırlık yapmaktır. Ben meseleye ‘kendi’ ülkemin bakış açısından değil (zira bu, burjuvazinin elinde oyuncaktan başka bir şey olmadığını fark edemeyen sefil, aptal bir küçük burjuva milliyetçisinin argümanıdır), proleter dünya devriminin hazırlanması, propagandası ve hızlandırılmasındaki payım açısından yaklaşmalıyım.”[3]

“Küçük olan değerlidir” proletaryanın değil, küçük burjuvazinin bakış açısıdır. Bu şekilde, meselenin özünü kaçırmış ve sınıf perspektifinden çıkmış oluruz.

Devrimci yenilgicilik emperyalist savaşlara ilişkin bir tutumu ifade eder. Bu demektir ki, ilkin emperyalist savaşın tanımını yapmamız, ardından da devrimci tutumu ele alarak, “devrimci yenilgicilik” kavramının bu bağlamdaki yerini ortaya koymamız gerekiyor.

Emperyalist savaşın, emperyalist devletin vb. tanımı doğrudan milliyetçi reflekslerin devreye girdiği bir konudur. Her ülkedeki milliyetçi sosyalistler, başka ülkelere gelince kullandıkları kıstasları “kendi” ülkelerine geldiğinde terk etmiş ve “bu savaş başka savaş” yalanlarıyla, ya da ileri kapitalist ülke konumunda olmayan ülkelerde, “mazlum, azgelişmiş, ezilen” ülke gibi nitelendirmelerle verili ulus-devleti meşrulaştıracak şekilde kitleleri aldatmışlardır.

Bunun ilk örneği Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’dır. Birinci Dünya Savaşı üretim araçları ile üretim biçimi arasındaki çelişkinin bir ürünüydü. Elindeki sermaye birikimi ulusal sınırlara sığmayacak kadar ilerlemiş olan ve yeni pazar alanları arayan gelişmiş kapitalist ülkeler, sorunların diplomasiyle halledilemeyecek aşamaya ulaştığı noktada savaşa giriştiler. Üretim ve paylaşım araçları (esasen sanayi) uluslararasılaşmış olmasına karşın, bu araçlara giydirilen biçim (ulus-devlet ve genel olarak özel mülkiyet) ulusal olduğundan, muazzam bir çatışma kaçınılmazdı. Bu devletler arasında sorunu en yakıcı (sermaye birikimiyle sömürge birikimi en orantısız) olan Almanya savaşın baş aktörüydü.

Lenin kabaca on dokuzuncu yüzyıldan yirminci yüzyıla geçişte başladığını söylediği modern emperyalizm çağını bir yeniden paylaşım dönemi olarak adlandırır, zira dünya zaten paylaşılmıştır ve bundan böyle devletlerin ve sermaye örgütlerinin birbirlerinin “pay”ına göz dikmesi ve tekrardan paylaşmaya çalışması gerekecektir.

Bunun işçi sınıfı açısından iki anlamı vardır: Sermaye, yani sanayi genel anlamda tüm dünyayı kucaklayacak kadar büyümüş ve yayılmıştır, dolayısıyla sosyalizmin kurulmasının maddi ön koşulu artık mevcuttur. Diğer yandan, bir yeniden paylaşımdan bahsediyorsak zaten paylaşılmış bir dünya varsayıyoruz demektir.  Paylaşılmış olanı yeniden paylaşmak eski pay sahiplerinin “ikna” edilmesini gerektireceğinden, emperyalizm demek emperyalist savaşlar demektir. Dünya bir ya da birkaç güç tarafından değil, emperyalistleşmiş ve (henüz emperyalistleşememiş olsa da) emperyalist emelleri olan sayısız devlet tarafından bir savaş alanına çevrilmiştir. Hepsi de elbette bu paylaşımda gücü oranında bir yere ve role sahiptir.

Emperyalizmi bu şekilde tüm kapitalist devletlere ve bir bütün olarak kapitalizme içkin bir şey olarak kavramayan İkinci Enternasyonal, Birinci Dünya Savaşı’na karşı devrimci tutum alamadı. O dönem Lenin ve Troçki’nin de mensubu olduğu bu parti, Birinci Dünya savaşı patlak verdiğinde her biri kendi ulus-devletinin sözcülüğünü yapacak şekilde bin parçaya bölündü. Bir kesim “tüm savaşları bitirecek savaş” derken, diğeri “savaş kötü olmasına kötü, ama ülkemizi savunmazsak ülke içinde yaptığımız sosyalist birikim (gazeteler, sendikalar, kütüphaneler, halk üniversiteleri vs.) düşman askerlerinin postalları altında mahvolacak” dedi. Partinin içindeki ulusal seksiyonlarda savaş boyunca bir araya bile gelmeyeceklerini ilan ettiler ve burjuvazinin emrinde birer-ikişer resmî görevlere atandılar.

İşte Lenin’in devrimci yenilgicilik formülünü geliştirmesi bu bağlama oturur.

“Devrimci Yenilgicilik”

“Devrimci yenilgicilik” proletaryanın barış dönemindeki sınıf politikasını savaş sırasında da özünü değiştirmeden savunması gerekliliğini anlatır. Devrimci yenilgicilik bir sınıf siyaseti olarak düşmanı dışarıda değil, içeride arayan, bu nedenle savaş durumunda bile çizgisini değiştirmeyen devrimci proleter tavrın adıdır. Tam karşıtı ise duygusal değil, yine siyasal ve sınıfsal bir tabir olarak alınması gereken yurtseverliktir, yani esas düşmanın sınırların dışında olduğunu düşünen ve sınıflar üzerinden değil uluslar üzerinden düşünmek gerektiğini vaaz eden ideolojidir. Kısacası, yurtseverlik ulus-devlet denen burjuva kurumu savunmak, savaşta o ulus-devletin sahibi olan burjuvaziden bağımsız bir siyasi çizgi izlememek, proletaryayı bu milliyetçi siyasete hapsetmektir.

Marksizme göre savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır. Burjuva partilerinin çok bilindik bir aldatmacası ve yalanı vardır: “Siyaset Edirne’nin ötesinde biter!” Ya da başka bir sözle, “dış siyaset hükümet değil, devlet politikasıdır.”  Buna göre, dış siyaset ile iç siyaset birbirinden kesin çizgilerle ayrılabilecek şeylerdir. Dış politika siyaset üstüdür, partilerin gündelik çıkarlarına malzeme edilmemelidir vb. Bu düşüncenin bir uzantısı olarak, yine bir dış siyaset biçimi olarak savaş da siyasetin bittiği, ülkenin her şeyi bir kenara bırakıp birlik beraberlik olması gereken bir andır.

Bu iddia bir yandan burjuva siyasetinin aslında işçi sınıfının gerçek çıkarları için değil, menfaatler için yürütüldüğünü zımnen kabul eder. Ama diğer yandan da büyük bir yalana işaret eder. Kapitalizm sınıflardan oluşur ve siyaset bu sınıfların çıkarlarının bir yansımasıdır. Her sınıf kendi çıkarlarının peşinde koşar ve egemen sınıf olan burjuvazi içeride izlediği politikaları (sermayesini büyütmek, kârlarını artırmak için izlediği politikaları) sınırın diğer tarafında da sürdürür. Bu politikalar bazen konuşarak, diplomasi yoluyla somuta dökülürken, bazen de şiddet yoluyla, yani savaşarak gerçekliğe bürünür. Farklı sermaye gruplarını ifade eden ulus-devletlerin rekabeti kimi zaman, hattâ sık sık bu tür dalaşmaları kaçınılmaz hale getirir. Bu nedenle savaşlar kapitalizmin arızî bir öğesi değil, ayrılmaz bir parçası, bir bileşenidir.

Bu açıdan işçi sınıfının savaş sırasında da en temel ayrımı unutmaması şarttır: Ulusal ayrımlar değil, sınıfsal ayrımlar önemlidir! İşçi sınıfının “kendi” ülkesindeki burjuvaziyle ortak bir yanı yoktur, oysa savaş halinde olduğu ülkenin işçi sınıfıyla çıkarları ortaktır. Bu nedenle proletarya savaş sırasında da “kendi” ülkesinin yenilgisine yol açıp açmayacağını düşünmeden sınıf mücadelesini sonuna kadar sürdürmelidir.

Devrimci yenilgiciliğin özü budur. Kuşkusuz teori ve önerme bundan ibaret değildir, fakat devrimci yenilgiciliğin diğer yanları bu enternasyonalist çizgide uzlaştıktan sonra rahatlıkla halledilebilir. Lenin’in bu görüşünün farklı ve yer yer birbiriyle uzlaşmayan yönlerini vurguladığı dönemler olmuştur. Örneğin “ehven-i şer”, “her ikisi de şerdir”, “yenilgi devrimi kolaylaştırır”, “Çarlık Rusya’sına özgü bir slogan”, “devrimci yenilgiciliğin uluslararası geçerliliği”, vs. Bunların hiçbiri devrimci yenilgicilik kavramının özünden uzaklaşmaya yol açmamalıdır: Devrimci yenilgicilik burjuva hükümete, onun temsil ettiği sisteme ve burjuva ulus-devlete karşı, savaş durumunda da uzlaşmaz bir sınıf mücadelesi yürütmeyi savunur. Bu sloganın ülkenin yenilgisini istemekle ya da bunun için aktif çaba göstermekle (bozgunculukla), yenilginin devrimi kolaylaştıracak olmasıyla vb. ilişkisi olmadan da, mutlak bir geçerliliği ve haklılığı vardır ve bu geçerlilik enternasyonalist sınıf mücadelesinin haklılığından gelmektedir. Esas hedef proletaryanın farklı kılıflar altında saflarına sızabilen milliyetçiliğe karşı savaşması ve kendi sınıfının enternasyonalist bayrağını yere düşürmemesidir.

Lenin’in Amacı Kendi Partisine Çekidüzen Vermek Miydi?

Bir defa şunu baştan belirtmek gerekiyor: Lenin’in partili yoldaşlarının milliyetçiliğe kaydıklarını söylemek ne derece yanlışsa, Lenin kadar temiz bir sicilleri olduğunu söylemek de aynı derecede yanlıştır. Burada tartışma konusu Lenin’in partide milliyetçi bir eğilim görmüş ve müdahale etmiş olması değildir. Mesele doğrudan doğruya Lenin’in devrimcilik anlayışıyla ilgilidir: Gerekli yerlerde dev adımlar atmayı bildiği gibi, özellikle de geri çekiliş dönemlerinde küçük ama sağlam adımlarla ilerleme, kendi öznel gücünü abartmak yerine ayakları yere basan nesnel bir değerlendirmeyle hareket etme ilkesi.

Lenin birinci emperyalist paylaşım savaşı çıktığında, Rusya’daki örgütlü işçilerin beşte dördünü arkasına almış bir partinin önderliğini yapıyordu. Yıllar süren sebatkâr örgütlenme çalışması meyvelerini vermiş ve Bolşevikler her türlü baskıya, sağlı sollu iftiralara ve dışlanmalara karşın sağlam bir örgüt kurmayı başarmışlardı. Fakat bu örgüt ne Rusya için ne de Lenin’in amaçları için yeterliydi. Rusya 150 milyona yaklaşan ve ağırlıklı olarak köylülerden oluşan nüfusuyla bir küçük burjuvalar diyarıydı. Bolşeviklerin kırsalla bağı neredeyse yok denecek kadar azdı. Dahası Lenin Bolşevik partiyi en ideal koşullarda kurmamıştı. Birçok yoldaşıyla yüz yüze temastan mahrum, bazen uzun süreler Rusya’daki devrimci faaliyetten bihaber şekilde geçirmişti yıllarını. Tüm bu nedenlerle, savaş patlak verdiğinde saldırıya geçmek, savaşı hemen devrime yol açması anlamında “devrimin anası” olarak görmek gibi bir düşüncesi olamazdı. Savaşın devrime yol açma olasılığı diğer etkenlerden ve özellikle de öznel öğeden (devrimci önderliğin müdahalesinden) ayrı düşünülemezdi.

Öte yandan, tüm düşüncesi enternasyonalist temele oturan Lenin açısından, savaşa devrimle yanıt verme sorunu elbette dünya devrimi çerçevesinde düşünülmeliydi. Eğer bağlı bulunduğu Enternasyonal parti, yani İkinci Enternasyonal savaş karşısında farklı bir tutum almış olsaydı, Lenin de muhakkak taktik ve stratejik açıdan farklı bir çizgi izleyecekti diyebiliriz. Fakat öyle olmadı; İkinci Enternasyonal sosyalizme ihanet etti, Lenin’in tabiriyle “sosyal-yurtsever”, yani lafta sosyalist, eylemde şovenist tutum aldı.

İkinci Enternasyonal 1914’e kadar tam bir merkezci parti konumundaydı: Teorik düzlemdeki birçok devrimci söyleme, pratikte reformizm ve oportünizm eşlik ediyordu. Partinin içindeki reformist kanat çoktan ağırlığı ele geçirmiş olsa da, devrimci eğilim kimi zaman görüşlerini ve politikalarını öne çıkarmayı başarıyordu. Nitekim savaş konusunda da aynısı olmuştu. İkinci Enternasyonal 1914 öncesinde topladığı üç kongrede, yani Stuttgart (1907), Kopenhag (1910) ve Basel (1912) kongrelerinde savaşın emperyalist niteliğini teşhir etmiş, hattâ bir adım daha ileri giderek, savaş patlak verdiğinde proletaryanın görevinin barışa geri dönmek değil, savaştan devrimci amaçlarla yararlanmak olduğunu karara bağlamıştı.

Ama ne yazık ki, parti içindeki oportünizm (hem açıktan şovenist olan kesim hem de merkez ya da bataklık diye de adlandırılan sosyal-yurtsever kanat) savaşın patlak vermesiyle birlikte üstünlüğünü kesin olarak gösterdi ve partiyi milliyetçi temellerde parçaladı. Bu kongre kararlarının devrime yürümek için değil, burjuvaziyi korkutup uzlaşmaya ikna etmek için alındığı anlaşıldı. Her ülkede sosyalistler “kendi” burjuvazisinin peşine takıldı ve ülkenin koşullarına göre, sınıf işbirlikçi politikalarını meşrulaştırmaya çalıştı.

İşte bu koşullarda, Lenin devrimin, yani dünya devriminin acil bir gündem maddesi olmaktan çıktığının farkındaydı. Lenin’in savaş sırasında, “herhalde devrimi görmeye ömrümüz vefa etmeyecek” dediği bilinir. Yıllarca otorite olarak kabul edilen Enternasyonal’in dağılmasının Rusya’daki Bolşeviklere etki etmeyeceğini beklemek saflık olurdu. Lenin devrim davasının büyük yara aldığının farkındaydı ve özünde sıfırdan başlamak gerektiğine inanıyordu.

Lenin açısından başlangıç, her şeyden önce, ideolojik netlikle olabilirdi. Lenin tüm doğrularına karşın, neticede, bağlı bulunduğu Enternasyonal’le Ağustos 1914 öncesinde köklü bir hesaplaşma içine girmemişti. Bu durumun Bolşevik parti üzerinde etkileri olmaması kaçınılmazdı. Bu çerçevede, partiyi büyütmek yerine, muhasebe yapmak, safları sıkılaştırmak, ilkelere bağlamak çok daha elzemdi.

Bu çerçevede Lenin “devrimci yenilgicilik” formülünü öncelikle kitlelere ulaşmak için değil, içeriyi steril tutmak için kullanmıştır. Lenin durumu şu netlikte ifade eder:

Savaşın başlangıcında biz Bolşeviklerin tek bir sloganı vardı: İç savaş, hem de amansız bir savaş. Öyle ki iç savaş fikrini desteklemeyen herkesi hain ilan etmiştik. Ama Mart 1917’de Rusya’ya geri geldiğimizde tutumumuzu tamamen değiştirdik. Rusya’ya geri dönüp işçi ve köylülerle konuşunca, hepsinin de anavatan savunmasından yana olduğunu gördük (elbette onlar bunu Menşeviklerinkinden çok farklı bir anlamda anlıyorlardı) ve bu sıradan işçi-köylülere serseri ve hain diyemedik, diyemezdik. Bunu “dürüst savunmacılık” olarak tarif ettik. Bu konu hakkında uzun bir makale yazmayı ve tüm malzemeleri yayınlamayı düşünüyorum [“Kitlelerde Dürüst Savunmacılık”]. 7 Nisan’da tezlerimi yayınladım ve bu tezlerde dikkatli ve sabırlı olma çağrısı yaptım. Savaşın başlangıcındaki ilk tutumumuz doğruydu: O dönemde sağlam ve net bir çekirdek oluşturmak önemliydi. Sonraki duruşumuz da doğruydu: Kitlelerin kazanılması gerektiği varsayımından hareket ediyordu.[4]

Lenin savaşla birlikte sağdan soldan esen milliyetçi (yurtsever) dalgaya kendi yoldaşlarının kapılmasını engellemek adına, bu en üst enternasyonalist ilkeyi gündeme getirmiştir. Lenin’in bu sloganı hiçbir yanlış anlamaya izin vermeyecek derecede kesindir. Emperyalist savaş çıktığında devrimci yenilgiciliğin öne çıkarılmasıyla, Lenin “artık savaş çıktı, bizim kardeşlerimiz orada ölüyor, seyirci mi kalalım?” diyerek inceden inceye yurtseverlik propagandası yapılmasına bile izin vermemiş oluyordu. Lenin bu sloganı bağıra bağıra kullanarak, yurtseverliğe en ufak bir taviz bile vermeyeceğini gösteriyordu.

Neticede savaş patlak verdiğinde, sosyalistlerin içindeki en sağcı kesimler “vatan elden gidiyor” diyerek milliyetçiliğe ve burjuva kuyrukçuluğuna kayarlar. Ama proleter enternasyonalizmine ihanet edenleri bunlardan ibaret görmemek gerekir, hattâ kimi zaman esas düşman olduklarını bile söyleyemeyiz. Asıl büyük düşman, milliyetçiliğe karşı çıkıyor gibi görünerek inceden inceye kendi ulus-devletini savunan (Lenin’in tabiriyle, “anavatan savunmacılığı”na kayan) ve bunu “yurtseverlik” ismiyle süslemeye çalışan hainlerdir. Lenin parti içinde bu tür eğilimlerin gelişebileceğini öngörerek, daha baştan tavrını net bir şekilde koymuş ve “bu denli ağır” bir sloganı kaldıramayanlara kapının dışarı tarafını işaret etmiştir: İstemiyorsanız, dışarı! Bari içeriyi zehirlemeyin!

Bizzat Lenin’in sözleriyle ilerleyelim:

Savaştan önce İtalyan sosyal-demokratları kitle grevi sorununu gündeme getirdiklerinde, burjuvazi kendi bakış açısından kuşkusuz doğru bir tutum alarak, bunun vatana ihanet olduğunu ve sosyal-demokratlara böyle bir durumda vatan haini muamelesi yapılacağını söylemişti. Bu doğrudur, tıpkı siperlerdeki askerlerin kardeşleşmesinin vatana ihanet olması gibi. Bukvoyed gibi “vatana ihanet” aleyhinde ya da Semkovski gibi “Rusya’nın parçalanması” aleyhinde yazılar yazan biri, proleter bakış açısını değil, burjuva bakış açısını benimsemiş demektir. Bir proleter, “vatana ihanet” etmeden, “kendi” emperyalist “büyük” gücünün yenilgisine, hattâ parçalanmasına katkıda bulunmadan, ne kendi hükümetine sınıfsal bir darbe vurabilir ne de kardeşine, “bizimle” savaş içinde olan “yabancı” ülkenin proleterine gerçekten el uzatabilir.[5]

Bu sözler öyle anlamlıdır ki, devrimci Marksistler Türkiye’de bir savaş patlak verdiğinde bu sözleri tekrar tekrar okumalı, yazmalı, anlatmalıdırlar, zira Türkiye’de kendine sosyalist diyen yurtseverlerin, reformistlerin ya da Stalinistlerin savaş patlak verdiğinde söyleyeceklerinin, savunacakları politikaların özü bu satırlarda çürütülmektedir. Tek yapılması gereken şahıs ve yer isimlerini değiştirmek olacaktır.

Böyle bir tabloyu kafamızda canlandırmak zor değil. Emperyalist savaş patlak verdiğinde, yurtsever sosyalistler Nâzım’ın talihsiz şiirinden aldıkları şevkle, “asıl yurtsever biziz, asıl vatan haini sizsiniz” demeye başlayacaklar. Oysa Lenin’in bu konudaki tavrı nettir: Bizim yaptığımız şey gerçekten “vatana ihanet”tir, eğip bükmeye gerek yok, bundan utanmamıza gerek yok; vatan denilen şey bir burjuva kavramdır, vatan tam da burjuvaların “çiftlikleri, kasaları ve çek defterleridir”. Savaş çıktığında Bolşevik-Leninistler cephedeki ve cephe gerisindeki farklı ülkelerden işçilerin kardeşleşmesi çağrısında bulunacaklardır, yani silahları ve bombaları birbirlerine karşı kullanmamalarını söyleyeceklerdir. Lenin açısından bunun anlamı açıktır: “Siperlerdeki askerlerin kardeşleşmesi vatana ihanet”tir, zira bunu yapmakla o ülkenin, o vatanın yenilgisini kolaylaştırmış olabilir devrimciler. Fakat, der Lenin,

savaş sırasında kendi hükümetine karşı girişilen devrimci eylemler, hiç kuşku yok ki, yalnızca onun yenilgisini istemek değil, aynı zamanda bu tür bir yenilgiyi gerçekten kolaylaştırmak demektir. (“İzan sahibi okur”, bunun “köprüleri havaya uçurmak”, savaş sanayilerinde başarısız askerî grevler örgütlemek ve genel olarak hükümetin dev­rimcileri yenilgiye uğratmasına yardım etmek anlamına gelmediğini takdir edecektir.) (a.g.e., s. 80)

Ya da,

Hangi ülkede olursa olsun, emperyalist savaşa katılan hükümete karşı mücadele, o ülkenin devrimci propagandanın bir sonucu olarak yenilgiye uğrayabilecek olması karşısında duraksamamalıdır. Hükümet ordusunun yenilgisi söz konusu hükümeti zayıflatır, köleleştirdiği halkların kurtuluşuna yardımcı olur ve egemen sınıflara karşı iç savaşı kolaylaştırır. (a.g.e., s. 73)

İşte bu anlamda “devrimci yenilgicilik”, bir devrimcinin asla ve asla boşlamaması ve sahiplenmesi gereken bir görüştür. Burada herhangi bir kafa karışıklığı olmaması gerekir. Ama mesele devrimci yenilgiciliğin nerede, ne zaman, nasıl kullanılacağında, bu stratejinin hangi taktiklerde ifadesini bulacağında düğümlenmektedir.

1. Bölümün Sonu


Notlar

[1] Bkz. Hal Draper, “Lenin’in ‘Devrimci Yenilgiciliği’ Miti”, 1953-54.

[2] Bkz. V.İ. Lenin, Yenilgicilik ve Enternasyonalizm, haz. ve çev. Ferit Burak Aydar, Agora Kitaplığı, 2009.

[3] V.İ. Lenin, Proleter Devrimi ve Dönek Kautsky, Agora Kitaplığı, 2011, s. 79-80.

[4]Collected Works, c. 42, s. 325 (abç). Demek ki devrimci yenilgicilik stratejisi (ana fikri) etrafında somut taktikler belirleniyordu. Küçük bir kesime değil, kitlelere yakınlaştıkça enternasyonalizmin yenilgicilik kısmı geri plana itiliyor, diğer kısımlarına başvuruluyordu.

[5] V.İ. Lenin, Yenilgicilik ve Enternasyonalizm, s. 85.