Soykırımın 100. Yılında Ermeni Halkıyla Kucaklaşabilmek

23.04.2015 | Güven YALÇIN
Egemen sınıfın şiddet aracı olarak her devlet, temsilcisi olduğu sınıfın çıkarları adına katleder, yok eder, yok sayar. Bunun yükünü biz işçi sınıfı çekmemeliyiz, ama elbette kendi burjuvazimizin gerçekleştirdiği katliamla yüzleşmeliyiz. Ermeni işçi kardeşlerimizle kucaklaşabilmek için şunu çekinmeden söylemeliyiz: 24 Nisan, Türkiye’nin ve bu “şanlı” devlet geleneğini sahiplenenlerin utanç günüdür. Ermenilere yapılan soykırım bu topraklarda işçilere, Kürtlere, Alevilere vb. uygulanan zulümden ayrı düşünülemez. Başka bir halkın acıları demek bile yanlıştır. Bu topraklarda acılar asla tek bir halkla, tek bir zümreyle sınırlı kalmadı, kalmaz, mutlaka diğer ezilenlere de ulaşır. Ermeni işçileri ve ezilenleriyle sınıf kardeşliği bağlarımızla birbirimize sarılabilmeli, acılarımızı paylaşabilmeliyiz. Bu yolda ilk adım, egemenlerin siyasetinden ve yalanlarından uzaklaşmaktır.

Emperyalizm çağı savaşlar ve katliamlar çağıdır. Bu çağda devletler gelişen teknolojinin de imkânlarından yararlanarak ötekileştirdikleri halklara ve gruplara tarihte görülmedik acılar yaşatmıştır. Yetmezmiş gibi, akabinde bu katliamlarının, vahşetlerinin, trajedilerinin en büyük istismarcısı da bu savaşan tarafların burjuva sınıfları olmuştur. Başka bir deyişle, bu tür savaşları çıkaran, işçi sınıfı ve ezilenleri birbirine kırdıran egemenler devamında da, ister galip ister mağlup tarafta bulunsunlar, yaşanan acıları on yıllar boyu istismar etmiş, yaralarını sarmaya çalışan halkları birbirine yeniden düşman etmek için türlü numaralar çevirmişlerdir.

Emperyalizm çağındaki bu katliamların yaşadığımız topraklardaki en korkunç örneği Ermeni Soykırımı’dır. “Ermeni Tehciri”, “Ermeni Soykırımı”, “Ermeni Katliamı” gibi saf tutulan yere göre birçok farklı şekilde adlandırılan, ama planlı bir şekilde gerçekleştiği reddedilemeyecek olan Ermeni halkına yönelik 1915 katliamı bu sene çok farklı bir kapsamda anılıyor. Hem 100. yıldönümünün gelmiş olması, hem AKP’nin uluslararası burjuvazi nezdinde gözden düşüyor olması (Suriye meselesi, IŞİD işbirliği, vs.), hem de seçim sathı mailine denk gelmesi nedeniyle 1915 anmaları her zamankinden daha önemli ve karmaşık bir biçim aldı.

12 Nisan’da soykırım kavramını ilk kez ağzına alan Vatikan’ın ardından Avrupa Parlamentosu 1915’i soykırım olarak nitelendiren tasarıyı oy çokluğuyla kabul etti. Şimdi de Almanya’dan benzer bir karar çıkması bekleniyor. Hükümet cephesinin (ülkede Erdoğan’dan başka hükümet olmadığından, onun açıklamalarını hükümetin açıklaması olarak adlandırmakta beis görmüyoruz) buna tepkisi tek kelimeyle utanç verici oldu. Ermeni halkının dramını (zira hangi kelimenin kullanıldığından bağımsız olarak Ermeni halkına büyük bir zulüm yaşatıldığını aklı başında kimse reddetmiyor) düşmanlığı körükleyen, pis bir milliyetçi çekişmeye meze yapan açıklamalarda bulundu: Öncelikle, “Papa’yı uyarıyorum, bir daha yanlışa düşmez herhalde”, ardından AP kararı öncesi, “bir kulağımızdan girer, ötekinden çıkar” ve nihayet AP kararından sonra “yok hükmündedir” açıklamaları geldi.

Diktatörün tıynetini bilsek de sormak gerekiyor: Erdoğan’ın daha geçen yıl Ermeniler için dilediği taziye mesajları nereye gitti? Ne oldu da Erdoğan’ın geçen sene yaptığı bu açıklamalar iki halk arasında normalleştirilmiş ilişkiler için ciddi bir umut ışığı olarak görülürken, şimdi çark edildi? Soruyu başka şekilde de sorabiliriz: Erdoğan geçen seneki açıklamasında ne kadar samimiydi?

Ermeni Soykırımı’na ilişkin her iki ülkenin hiçbir zaman değişmeyen bir tutumu oldu: Ermenistan burjuvazisi için soykırım dedirterek hem milliyetçi refleksi güçlendirmek, hem de uluslararası burjuvaziden alınan destekle Türkiye’den çeşitli haklar talep etmek ana amaçtı. Türkiye burjuvazisi içinse, tehcir söylemi üzerinden sürekli bir Ermeni düşmanlığı, milliyetçilik üreterek depoda hazır bir milliyetçi refleksi tutmak. Bu kirli hesaplar yüzünden halklara sürekli zehir aşılandı.

Erdoğan açısından bu söylem seçim anketlerinin uyarıcı sonuçları nedeniyle daha ciddi bir önem kazanmaya başlamıştır, zira AKP’nin oy oranları ciddi oranda düşüyor, ufukta zorunlu bir koalisyon görülüyor, dahası ülkenin tek örgütlü muhalefeti HDP’nin meclise girmesine neredeyse kesin gözüyle bakılıyor.

Bu anlamda en kışkırtıcı eylem tüm dünyanın (hepsi de kendi meşrebi ve çıkarları doğrultusunda) katledilen Ermenileri anacağı 24 Nisan’a AKP’nin Çanakkale anma etkinliği koyması oldu. Her yıl 18 Mart ve 25 Nisan’da ve çoğu zaman da önem verilmeden yapılan bu anmalar bu yıl büyük bir debdebeye dönüştürüldü. Bununla da yetinilmedi, adeta dalga geçer gibi Ermenistan başkanı Sarkisyan anmaya davet edildi. Sarkisyan da “sizi daha birkaç ay önce 24 Nisan 2015’te Ermeni Soykırımı’nın masum şehitlerinin hatırasını birlikte anmaya davet ettim. Bizde kendi davetine yanıt almadan, davet edilene misafir olmak âdetten değildir” diyerek yanıt verdi.

Kısacası, iki devlet ama özellikle de Türk devleti bu acıları ülke içinde milliyetçiliği körüklemek için kullanıyor.

“Affedersiniz Ermeni” diyerek aylar evvelinden konuya bakışını net biçimde dile getiren diktatör, bu minvalde işi o kadar ileriye götürdü ki, evvela yandaş Mahçupyan’ı, “Bosna ve Afrika’da yaşananların soykırım olduğu kabul edilirken 1915′te Ermenilere yapılanlara soykırım dememek imkânsız” beyanının hemen ardından “yaş haddinden” emekli etti. Mahçupyan uzun zaman sonra ilk defa doğru bir söz söyleyecek oldu, aynı gün işten atılarak, mutlak biat olmadan yaltaklanmanın da para etmediğini anlamış oldu.

Erdoğan için bunlar da yetmedi. Birkaç gün sonraki açıklamasında, Türkiye’de önce 40 bin, birkaç saniye sonra da 80 bin Ermeni olduğunu söyleyerek, “sistematik düşmanlığımız olsa bu kadar Ermeni Türkiye’de bulunmazdı” dedi. Az sonra “bu işten Ermeniler zararlı çıkar” diyecek kadar pervasızlaşarak açıkça tehdit etti. Erdoğan’ın sistematik düşmanlık yok dediği ülkede Hrant Dink, Sevag Balıkçı, Maritsa Küçük katledileli kaç yıl oldu? Yakın zamana kadar bu ülkede yaşayan yüzbinlerce Ermeni nereye kayboldu?

Soykırım sürecinde kadın erkek çocuk yaşlı demeden yüzbinlerce Ermeni katledildi. Konu her gündeme geldiğinde her iki burjuva taraf da “arşivler açılsın, ortak komisyon kurulsun” türünde retoriklere sarılıyor. Konu hakkında birçok kitap yazan ve özellikle şifreli olarak gönderilen belgelerle ispatlanabilen bir soykırım yapıldığını, en çok gizlenen arşivin de Genelkurmay bünyesinde bulunduğunu dile getiren Taner Akçam şunu söylüyor: “Dünyadaki tüm ülkeler ellerindeki belgeleri sınırlar, diyelim İngilizler yüzde 96’sını koyarlar arşive, bizim İstanbul’daki özellikle Ermeni sorununa ilişkin belgelerin, ben yüzde 30-40’ının bile konduğundan şüpheliyim.”

Burjuvazinin terminoloji tartışmasıyla konuyu bulandırmasına, başka noktalara çekmesine izin vermeden, açık açık söz konusu ikiyüzlülüğü yüzlerine çarpmalıyız: Ne Ermenistan’da ne Türkiye’de ne de dünyada burjuvazi kalıcı barış istiyor! Burjuvazi ve devletleri halkların acısını kendi çıkarlarına malzeme yapıyor. Teşhir edilmesi gereken budur.

Bu teşhiri belki de en iyi anlatan, devletin örgütlü nefretiyle katlettiği Ermeni sosyalist Hrant Dink olmuştur:

Atalarımın başına gelenleri biliyorum. Buna kiminiz “katliam”, kiminiz “soykırım”, kiminiz “tehcir”, kiminiz “trajedi” diyorsunuz. Atalarım da Anadolu deyimiyle “kıyım” derdi. Bir devlet, kendi yurttaşlarını, hem de savunmasızlarını, çoluk çocuk demeden, bilinmez bitmez yollara salıyorsa, bunun sonucunda da bir halk büyük bir bölümüyle yok oluyorsa, bugün bizlerin bunu izah edecek kelimeleri tercih etme kıvranışımız, insan olma özelliğimizin hangi vasfıyla izah edilebilir?

Egemen sınıfın şiddet aracı olarak her devlet, temsilcisi olduğu sınıfın çıkarları adına katleder, yok eder, yok sayar. Bunun yükünü biz işçi sınıfı çekmemeliyiz, ama elbette kendi burjuvazimizin gerçekleştirdiği katliamla yüzleşmeliyiz. Ermeni işçi kardeşlerimizle kucaklaşabilmek için şunu çekinmeden söylemeliyiz: 24 Nisan, Türkiye’nin ve bu “şanlı” devlet geleneğini sahiplenenlerin utanç günüdür. Ermenilere yapılan soykırım bu topraklarda işçilere, Kürtlere, Alevilere vb. uygulanan zulümden ayrı düşünülemez. Başka bir halkın acıları demek bile yanlıştır. Bu topraklarda acılar asla tek bir halkla, tek bir zümreyle sınırlı kalmadı, kalmaz, mutlaka diğer ezilenlere de ulaşır. Ermeni işçileri ve ezilenleriyle sınıf kardeşliği bağlarımızla birbirimize sarılabilmeli, acılarımızı paylaşabilmeliyiz. Bu yolda ilk adım, egemenlerin siyasetinden ve yalanlarından uzaklaşmaktır.

Kalıcı barışı, halklar arasındaki barışı; sınıflar arasındaki savaşı sonuna kadar sürdürerek ve devrimle taçlandırarak ancak ve ancak biz, yani işçi sınıfı ve onun müttefiki tüm ezilenler getirebiliriz.

Sınıf kardeşliği temelinde birbirimize sarılabildiğimiz, kendi burjuvazimizin iktidarına karşı, Ermeni-Türk-Kürt-Rum işçiler olarak enternasyonal bir parti bayrağı altında, işçi sınıfı devrimi için mücadele edebildiğimiz sürece, yaşanan acı bizleri daha da kenetlendirmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Կեցցէ՝ ժողովրդական եղբայրութիւնը:

Կեցցէ՝ միջազգայութիւն:

Yaşasın Halkların Kardeşliği!

Yaşasın Enternasyonalizm!

21 Nisan 2015