Hani Kirli Pazarlık Değildi?

01.04.2015 | Güven YALÇIN
AKP’nin yere göğe sığdırmadığı “çözüm süreci”, Demirtaş’ın yalnızca ve yalnızca bir cümlesiyle tam ortasından çatırdamaya başladı: Seni başkan yaptırmayacağız! PKK önderliği tam da elinin en güçlü olduğu dönemde, Tayyip’i rahat rahat köşeye sıkıştırabilecekken, sanki muhtaç olan kendisiymiş gibi hareket etti. Şimdi Tayyip Suriye’den elinin boş döneceğini anladı ve Kürt barışına göstermelik olarak bile ihtiyacı kalmadı, artık kara kara bu kördüğümden nasıl kurtulacağını düşünüyor. PKK’nin eliyse –uluslararası konjonktürden ötürü güçlü olmakla beraber– artık eskisi kadar güçlü değil. Bu durumda şu soru sormak zorundayız: Kürt hareketinin tabanı, önderliğinin yaptığı yanlışın hesabını soracak mı? Yarın, tesadüf bu ya, metropollerin birinde patlayacak bombalar (hani MİT başkanının Süleyman Şah Türbesi’ne attıracağı türden bombalar!) ve sadece AKP’nin işine yarayacak “şehit haberleri” (istismarları) geldiğinde HDP’nin zar zor kazandığı desteği kaybetmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

AKP’nin yere göğe sığdırmadığı “çözüm süreci”, Demirtaş’ın yalnızca ve yalnızca bir cümlesiyle tam ortasından çatırdamaya başladı: Seni başkan yaptırmayacağız!

Ne olduğu konusunda ne tarafların ne de bizlerin bir görüş birliği içinde olduğu “çözüm süreci”, Demirtaş’ın grup toplantısındaki tek bir cümlelik konuşmasıyla birlikte, belki de en gergin sürecine girmiş oldu.

Varılan bu çok riskli durumun nelere gebe olabileceğini tartışmadan önce “çözüm süreci” başladığında yaşananları ve bunun yarattığı tartışmaları hatırlatmakta yarar görüyoruz.

“Çözüm süreci” başladığında sol hareket içinde iki temel güçlü eğilim vardı. Biri sosyal-şovenist bir tarzla Kürt halkının temsilcilerinin burjuvaziyle masaya oturabiliyor olmalarına kızıyor, sosyalist olmadıkları sürece bu hareketi desteklemeyeceklerini dile getiriyordu ya da zımnen söylüyordu. Diğer eğilim ise Kürt halkının önderliği ne yaparsa yapsın destekleyecek bir tarzda “evet efendim”ci bir kuyrukçulukla maluldü.

Militan olarak, söz konusu eğilimlerin neden yanlış olduğunu ve bu görüşlerin nereden kaynaklandığını iki ayrı yazımızda incelemiştik.[1] Bu nedenle bu iki görüşün eleştirisine burada yeniden girmiyoruz.

“Çözüm süreci” başladığında, ezilen ulusla ezen ulus temsilcilerinin (tıpkı patronunu taleplerine razı etmek için onunla kıyasıya mücadele eden fakat sonrasında patronuyla masaya oturan ya da pazarlık yapan işçiler veya sendikaları gibi) masaya oturup müzakereye başlamasına, dahası, pazarlık yapmasına karşı çıkmadık. Bu tutum, ulusların kaderlerini kendilerinin tayin hakkının (UKKTH) Marksist yorumundan kaynaklanıyordu. Marksistler UKKTH’yi savunup savunmamaya, ezilen ulusun temsilcilerinin sosyalist, kralcı, sağcı olup olmamasına göre karar vermezler. UKKTH ezilen ulusun teveccühünü ve güvenini kazanmış önderliği tanımak; ezilen ulusla ezen ulus arasında siyasal eşitlik sağlanana kadar ezilen ulusa destek vermek, ona yapılacak tüm baskılara karşı burjuva (ezen) devletin karşısında durmak (bu manada olumsuz görev) demektir. Bir insanı Marksist yapan şey ise, asıl bundan sonra başlar, zira ezilen ulusun ne şekilde destekleneceği her zaman somut durumlara göre belirlenecektir. Kimi zaman desteğin yanında eleştiri öğesi ağır basacak, kimi zaman da tam tersi söz konusu olacaktır. Bize düşen görev, söz konusu hareketi sürekli sola ittirmeye çalışmak, sosyalist olması için mücadele etmek, fakat onlara vereceğimiz destek için bunu şart koşmamaktır.

Diğer yandan, Kürt sorununun çözümü, toplumdaki tüm ezilenler için daha fazla baskıya mal olacaksa, bu demektir ki Kürt işçi ve emekçileri de demokratik ve sınıfsal emelleri bakımından aldatılacaklarsa, buna karşı çıkmak da devrimci Marksistlerin görevidir. Dolayısıyla Türk tarafında diktatörlük kurulurken, Kürt tarafında demokratik müzakere olamayacağını, (Kürt hareketinin iyi niyetle masaya oturup oturmadığından bağımsız olarak, eşyanın tabiatı gereği) olsa olsa kirli bir pazarlık olabileceğini söylemiştik.

Son iki haftada yaşananlar tek taraflı ya da zımnen bir aldatmacanın söz konusu olduğunu tüm açıklığıyla göstermiş oldu.

Ne olduysa, Demirtaş’ın “seni başkan yaptırmayacağız” demesiyle oldu, daha doğrusu bu söz tıpayı açtı! Erdoğan bu tek cümlelik meydan okuyuşun birçok insanda (özellikle milliyetçi önyargılarını tam olarak atamadığı için HDP’ye sıcak bakmayan sol kitlelerde) yarattığı sempatinin hızla büyüdüğünü görünce tüm art niyetini açıkça gösterircesine saldırmaya başladı. Kuşkusuz, yeterince pişmiş bir diktatör olarak, Demirtaş’a önce kendisi saldırmadı. Emir erleri Akdoğan ve Davutoğlu dururken onun cevap vermesi yakışık almazdı! Akdoğan ve Davutoğlu ısrarla Demirtaş’ın “çözüm süreci”ni baltaladığını, sabık başbakanın “sürecin mimarı” olduğunu, dolayısıyla ona yapılan eleştirinin sürecin doğasına uymayacağını söyleyerek saldırıya geçtiler.

Erdoğan az sonra sazı kendi eline aldığında “PKK silah bırakmadan çözüm olmaz” dedi, başka da bir şey söylemedi. Karşısındakini açıkça aptal yerine koyduğunu ne kadar da pişkince dile getiriyordu! Zaten süreç başladığından beri ana gündem maddelerinden biri buydu, dahası son Newroz mesajında Öcalan, PKK’nin Türkiye tarafında silah bırakmayı da tartışacağı bir kongre yapması talebinde bulunmuştu. Dolayısıyla ortada Erdoğan’ın böyle bir açıklama yapmasını gerektirecek bir gerekçe yoktu.

Erdoğan açısından bakıldığında suçların en büyüğü işlenmişti: Şahsına karşı yapılan eleştiri onun için yeter de artardı bile! Birdenbire, tesadüf bu ya, PKK’nin askere saldırdığı, askerin de misilleme operasyona başladığı haberleri kapladı burjuva medyayı. Erdoğan’a bu kadar güçlü, kısa ve net bir karşı çıkışın hemen arkasından gelen açıklamalar ve “saldırı” haberleri “çözüm süreci”nden ne anlaşıldığını ya da en azından Erdoğan’ın ne anladığını ortaya koydu: Masaya otur, beni sakın eleştirme ve kirli emellerime alet ol. Yoksa…!

PKK önderliği tam da elinin en güçlü olduğu dönemde, yani Erdoğan Suriye’de emperyalist paylaşım kavgasına girerken Kürtleri tarafsızlaştırmak adına bu süreci başlatmak zorundayken, deyim yerindeyse, “alttan alan” taraf oldu. Tayyip’i rahat rahat köşeye sıkıştırabilecekken, sanki muhtaç olan kendisiymiş gibi hareket etti. Örgütlü kitlesini Gezi’de sokağa çıkarmayarak hükümet olma şansını tepmiş, Reyhanlı katliamında hükümeti desteklemiştir. Şimdi Tayyip Suriye’den elinin boş döneceğini anladı ve Kürt barışına göstermelik olarak bile ihtiyacı kalmadı, artık kara kara bu kördüğümden nasıl kurtulacağını düşünüyor. PKK’nin eliyse –uluslararası konjonktürden ötürü güçlü olmakla beraber– artık eskisi kadar güçlü değil. Bu durumda şu soruyu sormak zorundayız: Kürt hareketinin tabanı, önderliğinin yaptığı yanlışın hesabını soracak mı? HDP’nin içindeki sosyalistler “biz nerede yanlış yaptık?” şeklinde özeleştirisi yapacaklar mı?

Kürt hareketinin eskisi kadar güçlü olmadığını, daha doğru bir deyişle, daha fazla risk altında olduğunu görmek zorundayız. Geçen hafta Genelkurmay’ın kış uykusundan uyanıp yaptığı açıklamalar, daha ilk günden uydurulan “PKK saldırdı” haberleri bile iktidardaki gözü dönmüş katil sürüsünün neler yapabileceğini yeterince göstermektedir. Yarın, tesadüf bu ya, metropollerin birinde patlayacak bombalar (hani MİT başkanının Süleyman Şah Türbesi’ne attıracağı türden bombalar!) ve sadece AKP’nin işine yarayacak şehit haberleri geldiğinde HDP’nin zar zor kazandığı desteği kaybetmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

HDP’nin önünde ivedilikle çözmesi gereken çok önemli iki sorun bulunuyor: Birincisi, Demirtaş’ın meydan okuyuşunun yarattığı olumlu havayı sağlam zemine oturtan, başta işçi sınıfı olmak üzere tüm ezilenlerin en acil sorunlarının çözümüne yönelik somut bir seçim programı oluşturup ilan etmek. İkincisi ise Erdoğan’ın bizzat tezgâhlayacağı provokasyonları bertaraf edici çalışmalara, hem kamuoyunda hem de örgütsel planda yapılacak müdahalelerle başlamak. Bunun için belki de yapılacak ilk açıklama, “AKP bu süreci kirli bir at pazarlığı olarak görüyordu; seni başkan yaptırmayacağız, deyince çark etti” olacaktır. Gerçek bu değilse, çıkıp neyse olduğu gibi söylemektir.

30 Mart 2015


Notlar

[1] Sinan KARASU, Ulusların Kaderlerini Kendilerinin Tayin Hakkı mı, Ulusların Kendi Kaderlerini Bizim İstediğimiz Gibi Tayin Hakkı mı? STALİNİST SOLUN FREUDCU LAPSUSU ÜZERİNE ve Harun YILMAZ, Ulusal Sorunda Gerçek Bir Demokrat ile Bir Marksist Nerede Ayrılır?