HDP’nin Yükselişi

24.03.2015 | Harun YILMAZ
Demirtaş tam da yapması gereken konuşmayı yapmıştır. Konuşmayı beğenmeyenler HDP ağzıyla kuş da tutsa itibar etmeyecek olanlardır. HDP bu hamleyle kendisine oy vermeyi ciddi ciddi düşünen ama çekinceleri olan önemli bir kesimin güvenini kazanmıştır. Kritik soru Kürt hareketinin bundan sonra ne yapacağıdır. Bu söylemi daha da sola kaymanın bir başlangıcı olarak mı, yoksa yeter şart olarak mı görecek? Sadece işçi sınıfı değil, tüm ezilenlerden yana bir ekonomik ve toplumsal dönüşüm programı ortaya koyacak mı koymayacak mı? Türkiye’de gerçek bir solun yaratılmasında kritik soru budur. Aksi takdirde, Demirtaş söyleminin arkasında dursa da bizleri güzel günler beklemiyor.

Ülke tarihindeki en önemli seçime, daha doğrusu en önemli seçimlerin üçüncü ve son ayağına doğru ilerliyoruz. Erdoğan’ın polis diktatörlüğünün unufak ettiği demokrasinin gölgesinde gerçekleşecek 7 Haziran genel seçimi için kimi çevreler haklı olarak son demokratik seçim olabileceği tespitinde bulunuyor. Ne de olsa, seçime katılmayacak, katılması mümkün olmayan ve –iş oraya geldiyse– namusu ve şerefi üzerine tarafsız bir cumhurbaşkanı olacağına dair yemin etmiş (ettiği gibi de yeminini yutmuş) olan devletin başının kendisine 400 vekil istediği değişik bir seçim olacak bu. Erdoğan bir partiye, görüşe ya da gruba değil, kendisine tapulu 400 kukla istediğini ve zaten keyfi olarak yönettiği ülkedeki diktatörlüğünü anayasal güvenceye kavuşturmak istediğini söylüyor. Geçmişte anayasal rejim uğrunda canlarını ortaya koymuş meşrutiyetçilerin, cumhuriyetçilerin kemikleri sızlıyordur!

Böyle hayati bir seçime giderken ülkede belki de tek bir gündem maddesi var, Kürt sorunu ve onun özelinde HDP. Bunda şaşılacak bir yan yok. Sadece Kürt sorunu ülkenin en yakıcı meselelerinden biri olduğu için değil, aynı zamanda PKK/HDP bu ülkenin, hattâ bir açıdan tüm Ortadoğu’nun en örgütlü gücü olduğundan sayısal gücünün çok ötesinde bir nüfuza sahip ve bu sayede gündemi belirleyebiliyor.

Bu ülkede “tarihî” lafı kadar kabak tadı veren bir şey yok herhalde. İki yıldır uzadıkça uzayan, ne olduğu belirsiz çözüm sürecinde somut adım noktasında bir şey sunulamadıkça bunun yerini büyük laflarla doldurma çabası görüldü. Tüm Newroz konuşmaları tarihî, İmralı görüşmeleri tarihî, Erdoğan’ın zaten nefes alması bile tarihî, laf kalabalığından öteye geçmeyen, bir şey anlatmamak amacıyla kurulmuş o konuşma tarihî, bu konuşma tarihî … Tüm bunların arasında lafazanlıktan azade tek bir cümle belki de bu nitelendirmeyi hak ederek tarihe geçecek: Selahattin Demirtaş’ın son grup konuşmasında sarf ettiği tek cümle: “Recep Tayip Erdoğan, Seni Başkan Yapmayacağız!”

Üzerine düşünülerek kurulmuş bu tek cümle, ülkede egemen olan laf kalabalığına panzehir niteliğindeydi. Süreç başladığından bu yana Kürtlerin Erdoğan’la kirli bir pazarlık yaptığı ve diktatöre istediği başkanlığı verip karşılığında kendi taleplerini elde edeceği korkusuyla HDP’ye mesafeli duran kesimleri kazanmak adına vurucu bir hamlede bulundu HDP. Daha birkaç yıl önce izlenen basiretsiz çizgiyle kıyaslandığında muazzam bir atılımdır bu. Adeta doğrudan seçmen tabanı olan bir kitleyi kaçırmak istercesine sarf edilen “Gezi ve darbe” sözlerinden sonra bu tek cümle hedefe ulaşmış, HDP’yi solun esas partisi yapacak hale getirmiştir. Ama yine de burada birkaç sorun beliriyor.

“Ya Demirtaş numara yapıyorsa?” Başta Sözcü gazetesi ve Perinçek’in faşistçileri dâhil olmak üzere, HDP’nin ne yapsa yaranamayacağı kesimler hemen yaygarayı kopararak Demirtaş’ın numara yaptığını söylemeye giriştiler. Düşmanımız da söylüyor olsa, gerçekten de olamaz mı? Demirtaş yalan söylüyordur belki? Daha iki hafta önce mutabakat metni imzaladıkları Erdoğan’a ne verecekler ki istediklerini alacaklar, bir anlaşma olması gerekmiyor mu?

Bu soruyu tersinden cevaplamak daha yararlı olabilir. Demirtaş ne söyleseydi ya da ne yapsaydı “hah, işte oldu, kabul” denilecekti? Militan olarak biz kimsenin kefili değiliz, olamayız. Fakat siyasetin belli ilkeler çerçevesinde yürütülmesinin şart olduğu da muhakkak, özellikle de sokakta barikatın aynı tarafında omuz omuza mücadele yürüttüğümüz kesimler söz konusu olduğunda mutlak bir güvensizlik söz konusu olamaz. Başka bir soruyla açalım: Bu konuşmayı beğenmeyenlere hemen öncesinde sorsalardı, “Demirtaş ne mesaj versin istersiniz” diye, ne derlerdi?

Bu sorunun cevabı nihayetinde şudur: “PKK/HDP masadan kalksın, niye diktatör Erdoğan’la müzakere yürütüyor?” Peki, o halde ne yapsın? MHP zaten Kürtleri Türk zannetmeye devam ediyor. CHP de masaya çağırmıyor, “gel bu sorunu bizimle çöz” demiyor. Çıkıp, “eğer müzakere, çözüm süreci dediğiniz bu 10 maddeyse, genel demokrasiyle alakalı herkesin kabullendiği bu maddelerin altına biz de imzamızı atarız, hattâ fazlasına da varız. Ama Erdoğan’dan bunları alacağınıza inanıyorsanız kendinizi de kitlenizi de kandırıyorsunuz. Gelin beraber çözelim” demiyor, bunu demekten bile korkuyor. Gerçek demokrasiye ne kadar açık olduğunu Gezi’de ve sonrasında defalarca ispatlamış olan kitlesini “ürküteceği”nden korkuyor.

Geriye ne kalıyor? PKK masadan kalksın, müzakereyle çözmesin. Zaten silahla hiç çözmesin. Peki, ne yapsın? Sadece silahları değil, her şeyini teslim etsin, defolup gitsin! Döndük mü başladığımız yere? Kürtler var, hem de dünyanın muhatap aldığı ve İslamcı faşizme karşı Ortadoğu’da karşı durabilecek bir güç olarak var, ama siyaset sahnesinden çekilsin isteniyor. PKK tarihinde en güçlü olduğu dönemde silah yerine müzakereyle çözüme ulaşmak istiyor. Bazı sol kesimler buna “emperyalistlerle pazarlık”, hattâ emperyalist emellerin piyonluğunu yapma adını verse de bunun da bir anlamı yok.

Her şeyden önce, biz sadece ABD ve AB’yi değil, TC’yi de emperyalist olarak görüyoruz. Emperyalizm bir sistemdir ve kapitalist devletlerin hepsi bu sistemde birer parçadır. Büyük emperyalist güçler ile “küçük” devletler arasında biri küçük esnaf, diğeri büyük kapitalist şeklinde bir ayrım yoktur. Dahası TC “küçük” devlet hiç değildir, özellikle de bölgesinde emperyalist emelleri fazlasıyla artan bir güçtür. Dolayısıyla PKK bu sorunu TC ile çözecekse, emperyalizmle masaya oturacak.

İkincisi ve daha önemlisi, çoğu sosyalist emperyalizm çağında ulusal sorunun çözümü ve dolayısıyla UKKTH konusunda genel bir kafa karışıklığı sergilemektedir. Bunu daha müzakere sürecinin başında ifade etmiştik:

Fakat, denmektedir, Kürtler bugünkü barışla emperyalizmin maşası, işbirlikçisi vb. olarak hareket ediyorlar. Hattâ sadece ABD emperyalizminin maşası olmakla kalmıyor, AKP tahakkümünün de aracısı oluyorlar.

Buna dair en son laf söylemesi gereken herhalde ezen ulus mensupları ve dahası Stalinistlerdir. Bugün sınırları içinde yaşadığımız Türk devleti nasıl kuruldu? Devrimci Sovyet Rusya’yı satma pahasına emperyalizmle anlaşma yaparak kurulmadı mı? Dahası emperyalizm çağında başka türlüsü ne derece mümkündür? Emperyalizm tam da sermayenin tüm dünyayı ahtapot gibi kollarıyla çepeçevre sarması ve demokrasiyi değil, kendi (emperyalist) çıkarlarını egemen kılması demekken; kapitalist toplumun sınırları içinde bir çözüm arayan hareketin (ulusal hareketin) emperyalizmle yan yana gelmeme olasılığı nedir? Zira unutmamak gerekir ki Lenin açısından ulusal sorun burjuva-demokratik kapsamda bir sorundur ve sorunun bu düzeninin sınırları içinde de çözülebileceği doğrusundan hareket eder; Lenin’i örneğin Rosa Luxemburg’dan ayıran budur.

Ulusal soruna destek tam da budur: Sosyalist, Marksist olmayan bir ulusal harekete (böyle olsaydı zaten birleşmek için adım atardık!) burjuva-demokratik, yani kapitalist çerçevede çözüm arayışında eleştirel destek sunmak. Peki, kapitalizm çerçevesinde çözüm arayan bir hareket emperyalizmle temas etmeden nasıl çözüm arayabilir? Saf demokrat olarak! İyi de Lenin sosyalizme bağlanmayan bir saf demokrasinin emperyalizm çağında mümkün olmadığını söylüyor. O halde, ulusal harekete “ya sosyalist ol ya da seni asla desteklemeyiz” denmiş oluyor. Marksistler açısından bu tutum kabul edilemez. Biz ulusal hareketin sosyalist olması için çabalamanın şart olduğunu savunur, bu yönde çaba harcar, ulusal hareketi işçi ve emekçilerin (Kürt ya da Türk) çıkarlarını geri plana ittiği oranda eleştiririz, ama meşruiyetini sosyalist olup olmamasına endekslemeyiz.

Sorunu bu şekilde ortaya koyduğumuzda Demirtaş tam da yapması gereken konuşmayı yapmıştır. Konuşmayı beğenmeyenler HDP ağzıyla kuş da tutsa itibar etmeyecek olanlardır. HDP bu hamleyle kendisine oy vermeyi ciddi ciddi düşünen ama çekinceleri olan önemli bir kesimin güvenini kazanmıştır.

Kritik soru Kürt hareketinin bundan sonra ne yapacağıdır. Bu söylemi daha da sola kaymanın bir başlangıcı olarak mı, yoksa yeter şart olarak mı görecek? Sadece işçi sınıfı değil, tüm ezilenlerden yana bir ekonomik ve toplumsal dönüşüm programı ortaya koyacak mı koymayacak mı? Türkiye’de gerçek bir solun yaratılmasında kritik soru budur. Aksi takdirde, Demirtaş sözünün arkasında dursa da bizleri güzel günler beklemiyor.

Kürt sorunu küçük burjuva bir harekettir. Kimleri bunu aşağılamak için söylediğinden bizim olgusal bir yaklaşım, bir tanım yaptığımızı söylememiz gerekiyor. Kürt hareketi bir ulusal hareket olmanın da ötesinde, toplumun bütün sınıflarını kucaklamaya çalışan, bunu yaparken de dünyaya yaklaşımı bakımından emek ile sermayenin uzlaştırılmasına, barışçıl bir ilişki içerisinde iki tarafın da diğerinin haklarına karşılıklı olarak saygı gösterdiği bir çerçevede yaşamasını savunan bir önderliğe sahiptir. Elbette bunun dışavurumu dolambaçlıdır, ama özünde sermaye düzenini toptan hedef almayan, sosyalizmin mazide kaldığını savunan bir çizgidedir. Bu yüzden de sermayeyi korkutacak politikalar benimsemekten uzak duruyor. Üstelik sadece ülke içindeki sermayeye değil, bugün Öcalan’ın belirleyici politikası olan uluslararası güçlere rüştünü ispat etme ve bu sayede PKK’yi illegaliteden çıkarma çizgisi bakımından uluslararası sermayeye, artı-değer sömürüsüne düşman bir devrimci çizgiden uzak durmaktadır.

Bu açıdan, seçim programında emekten yana bir toplumsal dönüşüm hedefi ortaya konmamaktadır, koyması da beklenmemelidir. Bugün HDP’yi sola çekmeye çalışmadan ülkedeki krize çözüm bulmak mümkün değildir; HDP’yi atlayarak devrimci siyaset yapılamaz, BHH bunun tersten ispatıdır. Ama HDP’nin bu çelişkili niteliğini görmezden gelerek de onu sola itmek mümkün değildir. HDP bir bütün olarak sola çekilemez, ne geçmişi ne de mevcut çizgisi buna müsaittir; ancak HDP’nin içinden bir sol güç çıkartılabilir.

HDP bunun sinyallerini fazlasıyla vermektedir. Son dönemde partiye AKP kurucusu Dengir Mir Mehmet Fırat’tan CHP’li Celal Doğan’ına, hattâ Ahmet Özal’ına kadar yılların kokuşmuş burjuva siyasetçileri akın etmeye başlamıştır ve HDP de bunlara kucak açmaktadır. Parti sadece sola değil, hattâ sadece sola değil esasen sağa çekilmektedir. Bu da eşyanın tabiatına uygundur. Kürt hareketi içinde Kürt sorunu derken herkes aynı şeyi anlamıyor. Kürt sorununu dil ve kimlikten ibaret görenler azınlıktır. Tabandaki milyonlar için dil ve kimlik esasen aş ve iş de demektir. Bunun için öncelikle örtünün kaldırılması, haklı demokratik taleplerin anayasal güvenceye alınması gerekmektedir. Bu andan itibaren hareketin içindeki sağ ve sol unsurların ayrışması da kaçınılmaz hale gelecektir.

Fakat kısa vadede bu tür burjuva siyasetçilerin partiye alınmasının oy getireceği ve barajı aşmasını sağlayacağı söylenebilir. Gerçekten de her biri kendi küçük aşiretlerine (toplumsal anlamda değil, siyasi anlamda aşiretlere) sahip burjuva siyasetçilerinin varlığı HDP’yi “biz o korktuğunuz PEKAKA” değiliz diye pazarlamak açısından önemli bir hamledir, ama partinin politikalarını sulandırması açısından da niceliğe değmeyecek kadar büyük bir nitelik kaybıdır. Üstelik nasıl bir bağlamda?

Arınç’ın dünkü açıklaması ve akabinde Gökçek’in lafa girmesiyle saçılan pislikler AKP’nin yağmacılık kardeşliğini bile sürdüremediğini gösteriyor. AKP 14 yıldır “biz biriz, birliğiz, diğerleri iç çekişmelerle malul; daha kendilerini bile yönetemiyor, kendi içindekilere bile söz geçiremiyorlar, size nasıl fayda sağlasınlar?” diyerek yönetti. Bu uğurda irili ufaklı her partiye el attı, komplolar tertipledi. Bu sayede ülkeyi baştan aşağı yağmaladı, servetine servet kattı. Ama bugün pasta o kadar büyüdü ki, AKP’liler kendi aralarında bile paylaşamaz duruma geldiler. Önce Hakan Fidan olayı, sonra Arınç’ın Tayyip’i eleştiren sözleri, tetikçi Gökçek’in topa girmesi, tüm bunlar mal ve koltuk kavgasının birliği bozduğunu gösteriyor. Allah kitap derken tek derdi para pul olan bir siyasetin bu noktaya gelmesi bizler açısından kaçınılmaz, ama milyonlara bunu anlatmak gerekiyor: AKP para ve koltuk uğruna en yakınındakileri bile satacak karakterde kişilerin oluşturduğu bir sermaye örgütüdür, buradan işçilere ve diğer ezilenlere ekmek çıkmaz!

Böyle bir dönemde, devrimci program temelinde tüm ezilenleri kucaklayacak politikalar aramak yerine, burjuva siyasetinin kaşarlanmış isimlerine kapı açmak; sağdan soldan kim varsa toplayıp sol parti olmaya çalışan CHP’yi taklit etmekten öteye gitmez. Öyle ya, aynısını CHP de yapmıyor mu?

HDP’ye oy verecek tüm devrimcilerin, sosyalistlerin, tutarlı demokratların vb., kapitalist sistemle ve özelde de Türkiye’deki yerleşik düzenle kopmaz bağlarını ispatlamış isimlere tepki koyması ve HDP’nin bu ve benzeri isimlerine oy vermeyeceğini açıktan ortaya koyması şarttır (belediye seçimlerinden farklı olarak genel seçimlerde bu ayrım daha zor olsa da imkânsız değildir). Bu isimlerin sembolik değer taşıdığı doğrudur, ama sembolün ne olduğunu anlamak kaydıyla: Kürt hareketini Türkiye’deki kapitalist düzene eklemlemenin sembolü.

HDP bugün ülkenin anamuhalefeti haline gelmiştir. Bu yükseliş ancak önceki anamuhalefetin, CHP’nin yanlışlarından kurtularak ama elbette ötesine de geçerek mümkündür. Aksi takdirde sayısal büyüme, vekil patlaması ve görünürlüğün artışı gibi aldatıcı öğeler yarın daha ağır bedeller ödenmesine yol açar.

AKP’nin, yani Tayyip’in Kürt sorununu çözeceği falan yok, daha doğrusu RTE’nin hiçbir sorunu çözeceği yok. Tek derdi yargılanmamak, yıllardır düşman biriktiren bir diktatör olarak en büyük korkusu Kaddafi’ninki gibi bir ölümle karşılaşmak, bunu engellemek amacıyla da tek saplantısı mutlak bir iktidar (“Türk tipi başkanlık”) kurmak. Kürtlerin varlığı bile Tayyip’in projelerine tersken, yıllardır varlığı bile yok sayılan bir kesime haklar vermesini kimse beklemesin. Erdoğan Suriye’de emperyalist paylaşım kavgasına girerken Kürtleri tarafsızlaştırmak adına bu süreci başlattı, Suriye’den elinin boş döneceğini anladığı andan itibaren de Kürt barışına göstermelik olarak da ihtiyacı kalmadı, şimdi aslolan bu kördüğümden nasıl kurtulacağıdır.

Bugün AKP’nin oylarının düştüğü ve 400 vekil almak şöyle dursun, tek başına iktidar olamayacağı bile kesindir; bu aritmetiği ancak son belediye seçimlerinde yaptığı gibi oy çalarak değiştirebilir. Bu durumda tek yapacağı bir koalisyon hükümetidir ve bunun için de MHP’den daha uygun bir aday yoktur. MHP yıllardır Bahçeli’nin de etkisiyle AKP’nin stepne lastiği gibi hareket etmiş ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bu rolünü Erdoğan’a oy veren kitlesiyle bir kez daha göstermiştir. AKP’nin ümmetçi, milliyetçi, baskıcı, dışlayıcı vb. çizgisi MHP’yle birebir örtüşmektedir. Tek sorun bunları yapan MHP değil, AKP’dir! AKP tek başına hükümet kuramadığı takdirde, ki demokratik bir seçim olduğu takdirde kuramayacaktır, AKP’nin yüzünü döneceği tek yer MHP olacak ve bu ikisi şeriatçı bir Milliyetçi Cephe hükümetinde baş göz olacaktır. Bu güçlü olasılığı dikkate almayanlar yarın kendi tabanlarına hesap vermek zorunda kalır.

23 Mart 2015