HDP’nin Seçimlere Parti Olarak Girmesi ve Tartışmalar

20.01.2015 | Harun YILMAZ
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde HDP’ye gelen oyların önemli bir kısmının geri gitme tehlikesi var. HDP neticede CHP solculuğu ile HDP solculuğu arasında kararsız olan kitleden oy almak istiyor. Hem baraj tehdidinin olması hem de bu kesimlerin karşısına son seçimlerde olduğu gibi “sazıyla sözüyle sempatik” Demirtaş’ın değil, “terörist” olduğu zihinlere nakşedilmiş “PEKAKA”nın da dikilecek olması muhtemelen seçmeni “akılcı” davranmaya itecektir. Ne yazık ki oyun boşa gitmemesi denen bir burjuva illeti var ve bu kesimin HDP’ye oy vermemesi çok daha yüksek ihtimal. HDP kendisine oy devşireceği somut bir kesimi işaret etmeden sadece “barajı geçeceğiz” demekle bu yüzden yanlış yapıyor, tabii gerçekten başka bir planı yoksa.

HDP seçimlere parti olarak katılma kararı aldı. Uzun zamandır bahsi geçen ve farklı platformlarda dillendirilen bu iddiayı en son CNN Türk’te geçen hafta katıldığı programda HDP Eş Genel Başkanı Selahatin Demirtaş açıkladı ve “HDP 2015 seçimlerine parti olarak girecek. Bu tartışmalar geride kaldı. Bizim açımızdan kesinleşti, seçime parti olarak gireceğiz. Bağımsız adaylarla seçime gitmek haksızlık olurdu” dedi.

Öncelikle, temel bir doğruyu ortaya koymak gerekiyor: Her parti gibi HDP de kendi özgür iradesiyle karar alma ve seçimlere istediği biçimde katılma hakkına sahiptir ve hiçbir parti “neden?” sorusunu soramaz. Keza bu partiye hiçbir zaman destek ya da oy vermemiş kişilerin de “neden?” sorusunu yöneltmesi –eleştirme ve bunun anlamı üzerine yorumda bulunma hakkı saklı olmak üzere– abes olur. Öyle ya, “HDP parti olarak girmese oy mu vereceksiniz?” haklı bir sorudur. Biz Militan olarak, HDP’ye ve seleflerine ilkesel yaklaşımımız çerçevesinde ilk günden beri parlamenter destek de vermiş olduğumuzdan, diğer birçok konuda olduğu gibi bu konuda da sorgulama (ve kararın yanlışlığını gösterme) hakkımız olduğu düşünüyoruz.

Sosyalistler açısından bakıldığında, HDP’nin seçim stratejisinde birtakım stratejik yanlışlar göze çarpıyor. Bu stratejik yanlışlık “risk almazsan büyüyemezsin” şeklinde, aslında daha çok ticari alana ait bir doğrudan kaynaklanıyor; siyasi alanda bunun adına “parti olarak rüştünü ispat etme” deniliyor. HDP’nin cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, aldığı oydan bağımsız olarak, popülerliğinin artmış olması yeni denizlere yelken açma ve hedefi büyütme tutumunu doğurmuştur.

Eleştirilerin, hattâ eleştiriden de öte ağır bir suçlamanın gelip dayandığı nokta şudur: HDP nesnel olarak bakıldığında barajı geçme durumu (kendi ajitatif iddiaları haricinde) olmamasına karşın, seçime parti olarak girme kararı almakla, güçlü olduğu Kürt illerinde tüm vekillikleri AKP’ye bırakacak, böylece AKP mecliste istediği çoğunluğa ulaşacak ve hem gerici temelde anayasa değişikliği hem de başkanlık sistemi kısa sürede hayata geçecek. Hepsinden önemlisi, AKP seçimde çıkardığı vekil sayısı üzerinden sadece kendi seçmenine değil, karşıtlarına da muazzam bir propaganda (“halkın iradesiz biziz!”) yaparak herkesi susturma imkânı bulacak. Ve bunların tüm nedeni İmralı’nın Erdoğan ile kirli bir pazarlık yapmış olmasıdır.

Bu iddia üzerinde durmayı gerektirmeyecek kadar kısa süre içinde yanıt bulacak: Hiçbir zaman yüzde 7 bandını geçmemiş bir parti olarak HDP sürpriz yapıp bu seçimlerde barajın altında kaldığı takdirde, haksız yere töhmet altında bırakıldığı iddiası anlamını kaybedecek – kaybedecek kaybetmesine, ama iş işten geçtikten sonra neye yarayacak?

Bu tartışmanın kısır döngüsünden çıkmak adına, HDP’nin düşünce çizgisini takip ederek varılan sonucun yanlışlığını göstermek daha doğru olacaktır. HDP yüzde 3′ün üstündeki oy artışını nasıl sağlayacak?

Bunu burjuva gazetecilerinden duya duya bıktığımız, çoğu zaman pek bir şey anlatmayan şu meşhur “seçmen davranışı” üzerinden açıklayabiliriz. HDP’nin cumhurbaşkanlığı seçimindeki ivmeye güvendiği malum. Fakat ne söylendiğinden bağımsız olarak, eğer hesaplar buna göre yapılıyorsa, CHP’nin o seçimde parti seçmeninin ciddi bir kesimini rahatsız eden sağcı, hattâ İslamcı bir aday göstermiş olması atlanıyor. HDP bu sayede, kendini solda tanımlayan “tepki oyları”nı ciddi ölçüde kendisine çekmeyi başarmıştı. Fakat bu kez CHP sağcılarla ittifaka yönelmiyor, hattâ içindeki “ulusalcılar” ayrılıp parti kurdu. Dolayısıyla HDP oy oranını en azından korumak istiyorsa bu kesimlerin oyunu almak için fazladan çaba göstermek zorunda. HDP’nin böyle bir tavır içinde olmadığı malum. Solun hassasiyet gösterdiği meselelerde (kürtaj, Charlie Hebdo, din dersleri vb.), “parti tabanı”nı gerekçe göstererek ya da açıklama yapma zahmetine bile girmeden uzak duruyor. Hal böyle olunca, CHP’nin nüfuz alanında olmaktan kaynaklı milliyetçi refleksler çabucak devreye giriyor.

Fakat belki de daha önemlisi, şu seçmen davranışı bizi “voto util” (taktiksel oy) illetine götürüyor. Ne yazık ki burjuvazinin otuz yıldır kaldırmadığı seçim barajı kadar etkili olmuş bir baraj daha var, o da kafalara kurulmuş olan baraj. Bu yanlış anlayış barajı geçemeyecek partiye oy vermemeyi, taktiksel (“faydacı”) oy kullanmayı öneriyor. Örneğin “uzun vadeli düşünerek bu seçimde partimi güçlendirip diğer seçimde kararsızları oy yüzdemle yanıma çekeyim” düşüncesi taraftar toplamıyor. Basit bir kısır döngüyle, geçen seçimde barajı geçemeyeceği için oy alamayan partinin karşısına, bu seçimde oy oranının çok düşük olduğu gerçeği çıkartılıyor!

Bu şekilde baktığımızda, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde HDP’ye gelen oyların önemli bir kısmının geri gitme tehlikesi var. HDP neticede CHP solculuğu ile HDP solculuğu arasında kararsız olan kitleden oy almak istiyor. Hem baraj tehdidinin olması hem de bu kesimlerin karşısına son seçimlerde olduğu gibi “sazıyla sözüyle sempatik” Demirtaş’ın değil, “terörist” olduğu zihinlere nakşedilmiş “PEKAKA”nın da dikilecek olması muhtemelen seçmeni “akılcı” davranmaya itecektir. Ne yazık ki oyun boşa gitmemesi denen bir burjuva illeti var ve bu kesimin HDP’ye oy vermemesi çok daha yüksek ihtimal. HDP kendisine oy devşireceği somut bir kesimi işaret etmeden sadece “barajı geçeceğiz” demekle bu yüzden yanlış yapıyor, tabii gerçekten başka bir planı yoksa.

Demirtaş aynı açıklamasında Türk-Kürt birlikteliğini sağlamaktan bahsediyor, ama dediğinin arkasında duracak bir program sunmuyor. Soru çok basit: Hangi Türk ile el ele vereceksiniz? HDP’nin sınıf siyaseti yapmadığını ve dolayısıyla Türkiye işçi sınıfına seslenmediğini biliyoruz. O halde, “kültürel” temelde hangi Türklere sesleneceksiniz? Ülke bugün Erdoğan diktatörlüğü yandaşları ile karşıtları şeklinde iki keskin kutba bölünmüş durumda; kutbun bir tarafı ne kadar türdeşse, diğer tarafı da o kadar parçalı. HDP bu ikisi arasında gidip gelerek kendi meşru ulusal taleplerine alan açmaya çalışıyor. Oy oranını belirleyecek olan sağa mı sola mı daha çok yaklaştığı olacaktır. Sağa yaklaşarak hiçbir şey elde edemez, zira AKP seçmeni HDP’ye oy vermez (tabii eğer “AKP Kürtlerden oy alıyor, ben de İslamcı açılımla ona oy veren Kürtlerden oy alırım” demiyorsa!). Soldan, yani Erdoğan diktatörlüğüne karşı çıkan kitleden alacaksa, nasıl alacak?

HDP’nin en son Charlie Hebdo katliamındaki tutumuna bakalım. HDP nasıl bir tutum aldı ki, bu kitledeki “taktiksel oy” refleksini bastırıp kendisine yeni oy devşirsin? Öyle ya, yeni oy (aldığı oyun en az bir buçuk katı oy devşirmeden) barajı geçmesi mümkün değil. Solculuğunu beğenmediği (hiçbirimiz beğenmiyoruz) CHP’nin bile ifade özgürlüğünden yana tavır aldığı bir olayda HDP’den duyulan tek ses, partinin küçük IŞİD’i Altan Tan oluyor. Bu utangaç IŞİD’cik ifade özgürlüğü diyenlere “kaşınıyorsunuz” diyecek kadar endazeyi kaçırıyor.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra burjuva medyada HDP epey pohpohlandı. Düşmanın övgülerine mazhar olunca bir durup düşünmekte fayda var. HDP’nin popülerliğinin arttığı doğru, ama Kobanê sonrasında olduğu gibi birdenbire kazanımların kaybedilebileceği de bir gerçek. Üstelik bunu sadece Kürt sorununun hassasiyetiyle de açıklamamak lazım. HDP daha önce de benzer şekilde popülerlik kazandı, örneğin son genel seçimlerde ya da Gezi’nin ilk gününde. HDP’nin sorunu bu ilgiyi yakalaması değil, koruması. Oysa gerek iç gerek dış nedenlerden ötürü bunu bir türlü başaramadı. Son genel seçimde geniş bir destek yakaladı, sonra KCK operasyonu ve cadı avı ile iblisleştirildi. Gezi’de Sırrı Süreyya Önder üzerinden ülkenin kaderini değiştirecek bir potansiyel yarattı, sonra Gezi’den bilinçli olarak çekilerek kendi kendini vurdu. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonraysa hem iç hem dış etkenler birleşti: Demirtaş’ın seçim kampanyası boyunca hırsız dediği, devlet kaynaklarını sömürerek haksız rekabet yapmakla suçladığı gayrimeşru cumhurbaşkanını mecliste ayakta alkışlaması ile Kobanê olayları sonrası partinin yeniden hedef tahtasına konulması birleşti ve HDP Ağustos ayındaki popülerlik düzeyinin yine gerisine düştü.

Tüm bunlar HDP’nin bir yerlerde yanlış hesap yaptığını gösteriyor. Kuşkusuz meclise girmek tek başına bir anlam taşımıyor. Neticede hiçbir ülkede, hele hele özellikle de Türkiye’de işler mecliste halledilmiyor. Fakat mevcut siyasi kanallardan yararlanmadan da olmuyor. Bugün yapılması gereken yine bağımsız adaylarla ama tüm ezilenlere devrimci-enternasyonalist bir program temelinde seslenen geniş bir birleşik cephe oluşturmaktır.

18 Ocak 2015