Komünist Enternasyonal’in Kuruluşu (2. Bölüm)

05.01.2014 | Sinan KARASU
Nasıl ki Üçüncü Enternasyonal fikrinin ortaya çıkması için Birinci Dünya Savaşı gibi travmatik bir olay gerekli olduysa, aynı şekilde bu fikrin gerçekleşmesi ve yeni bir Enternasyonal partinin kurulması için de en az dünya savaşı kadar büyük bir tarihsel olay gerekliydi: 1917 Sovyet Devrimi. Üçüncü (Komünist) Enternasyonal’in kuruluşu yolunda en büyük adım Bolşeviklerin 1917 Ekim’inde Rusya proletaryasına önderlik ederek gerçekleştirdikleri devrim oldu. Bu ilk işçi iktidarı Bolşeviklerin tüm dünyada otoritesini alabildiğine artırdı. Bu sayede yalnızca işçi ve emekçiler arasında değil, sosyalistler (veya sosyal-demokratlar) arasında da, farklı nedenlerden ötürü olmakla birlikte, Bolşeviklere sempati ve yakınlaşma isteği ortaya çıktı.

1. Bölüm İçin Tıklayınız

Üçüncü Enternasyonal’in Kuruluşu

Nasıl ki Üçüncü Enternasyonal fikrinin ortaya çıkması için Birinci Dünya Savaşı gibi travmatik bir olay gerekli olduysa, aynı şekilde bu fikrin gerçekleşmesi ve yeni bir Enternasyonal partinin kurulması için de en az dünya savaşı kadar büyük bir tarihsel olay gerekliydi: 1917 Sovyet Devrimi.

Üçüncü (Komünist) Enternasyonal’in kuruluşu yolunda en büyük adım Bolşeviklerin 1917 Ekim’inde Rusya proletaryasına önderlik ederek gerçekleştirdikleri devrim oldu. Bu ilk işçi iktidarı Bolşeviklerin tüm dünyada otoritesini alabildiğine artırdı. Bu sayede yalnızca işçi ve emekçiler arasında değil, sosyalistler (veya sosyal-demokratlar) arasında da, farklı nedenlerden ötürü olmakla birlikte, Bolşeviklere sempati ve yakınlaşma isteği ortaya çıktı. Bunu ele almadan önce, Enternasyonal’in kuruluşuna kısaca bakmakta yarar var.

Bolşevikler Ekim ayında iktidarı aldıktan sonra, dünya devriminin partisini kurma çalışmalarını daha da hızlandırdılar. Hemen Aralık ayında Halk Komiserleri Konseyi aracılığıyla yabancı ülkelerdeki Sovyet temsilcilerine uluslararası devrimci hareketin ihtiyaçları için iki milyon ruble gönderildi. Lenin ve Troçki tarafından imzalanan ve 26 Aralık’ta İzvestiya’da yayınlanan bir emirde, “para da dâhil olmak üzere elimizdeki bütün kaynaklarla bütün ülkelerde işçi sınıfı hareketinin sol enternasyonalist kanadının yardımına yetişmenin” zorunluluğu vurgulanıyordu.[11] Bolşevikler sonrasında da bu enternasyonalist tavrı sürdürdüler.

Bolşevikler açısından Rusya’daki devrimci iktidarı korumanın yolu, bir Enternasyonal parti kurmaktan geçiyordu. Bu nedenle İç Savaş sırasında, ülke kıtlıktan kırıldığı dönemde bile bu asli amacı unutmadılar, Rusya’nın savunulmasını dünya devriminin çıkarlarına tabi kıldılar. Nasıl ki Sovyet iktidarını devirmeye çalışanlar yalnızca Rusya’daki sermaye sahipleri değilse, aynı şekilde Rusya’daki iktidarı savunmak da yalnızca Rusya’daki devrimcilerin görevi olamazdı. Nasıl burjuvazi bunun için uluslararası örgütleniyorsa, proletaryanın da bu şekilde örgütlenmesi gerekiyordu. Nitekim Komintern’in ilk 1 Mayıs bildirisinde de bu hususa dikkat çekilir. “Paris’te emperyalist zorbalar Milletler Cemiyeti adını verdikleri kendi kara enternasyonallerini kurmaya çalışıyorlar.”[12] Komünist Enternasyonal burjuvazinin kara enternasyonali olan Milletler Cemiyeti’ne (bugünkü Birleşmiş Milletler’e) karşı işçi sınıfının kızıl enternasyonali olacaktı.

Ne var ki bu “Kızıl Enternasyonal”i kurmak için gerekli komünist partiler ya da örgütler mevcut değildi. Her partinin, her örgütün kendi özgül kurulma şekli vardır. Bu kurulma şekli birtakım genel ilkeleri paylaşmakla birlikte, kendi özgüllüğünü taşır. Komintern’in kuruluşunda da bu durumu görebiliyoruz. Bu özgüllüğü irdeleyerek, bugüne dair somut dersler çıkarabiliriz: Hangi koşullar uyuyor, hangi koşullar uymuyor?

Komünist Enternasyonal’in temel direği, ilk işçi devrimine önderlik etmiş olan Bolşevik Parti’nin maddi ve manevi nüfuzudur. Rusya gibi devasa bir ülkede iktidarı ele geçirmiş olan, dahası emperyalist dünya katliamını sonlandıran fitili yakmış olan bir partinin tüm dünyada kitleler arasında sahip olduğu muazzam sempatiden yararlanarak kurulmuştur. Bunda bir yanlışlık yoktur, ama irdelenecek yönler vardır.

Bu konuda en yanlış iki görüşle başlayalım: 1) “Rus” partisinin baskın niteliği ve Komintern’i kendisine tabi kılmış (yani sonrasında Stalinizmin politikalarına zemin döşemiş) olması; 2) Enternasyonal partinin devrimden sonra kurulması gerektiği.

İkinciden başlamak gerekirse, Enternasyonal partinin devrimden sonra kurulacağı düşüncesi doğru değildir. Bu hem Bolşeviklerin pratik faaliyeti özelinde, hem de genel teorik düzeyde büyük bir yanlışı ifade eder. Bolşevikler çöken İkinci Enternasyonal’in inşasına, yukarıda da değinildiği üzere, daha 1914’te başlamışlardı. 1917 yılına gelindiğinde, yani devrimin başladığı ve gündemin en yoğun olduğu sırada da bu faaliyetlerini sürdürmüşlerdi. Lenin Nisan Tezleri’nde bu hususu özellikle vurgulamış, Nisan ayı sonundaki parti konferansında, “bir üçüncü Enternasyonal kurmak üzere inisiyatif almak devrimin diğer ülkelerden daha önce başladığı bir ülkede bulunan partimizin görevidir” kararı alınmıştı. Eğer Ekim’de iktidar alınmasaydı bile, yakın zamanda bir Enternasyonal kurulması kaçınılmazdı. Başka bir deyişle,  Bolşevikler önlerine bu görevi koymuşlardı ve tek sorun gerekli güce ulaşmaktı.

Enternasyonal partinin devrimden sonra kurulacağı düşüncesindeki esas yanlışlık ise genel bir kavrayışsızlığı yansıtıyor olmasıdır. Bunu söylemek, “ulusal” partinin devrimden sonra kurulmasını söylemekten farksızdır. Dolayısıyla sorun Enternasyonal partinin gerekliliği ve niteliği konusundaki yanlışlıktan kaynaklanmaktadır. Bunu aşağıda ayrı bir başlık (“parti Enternasyonal olur”) halinde ele alacağımızdan burada şu kadarını söylemekle yetinelim: İşçi sınıfının partisi Enternasyonal’dir, ulusal örgütlenmeler yalnızca bu amaca giden yolda ulus-devlet örgütlenmesinin yol açtığı ara duraklardır.

Komünist Enternasyonal tüm kurulma tarzı, geçtiği tek tek her aşama vb. bakımından değil, ilkeleri, örgütlenme tarzı ve genel duruşu açısından örnek partidir. Bugün kurulması gereken Enternasyonal parti bu olumlu özellikleri örnek almak, eksik ve yanlışlarını ayıklamak ve ondan daha ileri bir parti kurmak zorundadır.

“Rus” partisinin, yani Bolşeviklerin ağırlığı konusunu da bu bağlamda ele alabiliriz. Bolşeviklerin Enternasyonal’de ağırlığa sahip olmaları kaçınılmazdı. Zaten genel olarak söylersek her Enternasyonal partide belli parti ya da partilerin ağırlığa sahip olmaları kaçınılmazdır. Aslolan bu eşitsizliğin bir dayatmaya, hiyerarşinin bürokrasiye dönüşmemesidir. Bolşevikler bu konuda son derece duyarlı oldukları gibi, bunu engellemek için ellerinden geleni yapmışlardı. Bolşevik önderlerin yazı ve konuşmalarında Rusya’nın mevcut öncü konumunun geçici bir durum olduğu ve mutlaklaştırılamayacağı, devrimin kalbinin Avrupa olduğu çeşitli kereler vurgulanmıştır. Komintern’in en ateşli konuşmaları hep, “bu sene Moskova’da, seneye bir Avrupa başkentinde” minvalindeki konuşmalar olmuştur. Temsiliyette adaletsizlik ise söz konusu bile değildir.[13]

Hele hele partinin tamamen Lenin ve Troçki’nin tahakkümünde olduğu iddiası tamamen bir uydurmadır. Lenin ve Troçki ilk dört kongrede birçok konuda azınlıkta kalmışlardır. Bu tartışmalarda görüşlerini zorla dayatma gibi bir tavra girmemiş, rakiplerini tasfiye etme girişiminde bulunmamışlardır. Bu noktada 1921 Mart Eylemi olaylarından sonra disiplinsizliği nedeniyle partiden atılmış önde gelen bir sosyalistin, Paul Levi’nin tanıklığına başvurabiliriz:

[Komünist] Enternasyonal maalesef binlerce Lenin ve Troçki’den oluşmuyor. Onların görüşleri çok önemli, ama belirleyici değil. Neyse ki ezeli doğru ve Lenin ile Troçki çok eleştirilen “Levi’ciler”in yanında, ama parti aygıtı, basın, örgüt ve Yürütme Kurulu’ndaki pratik önderlik onların karşısında. İşte bu nedenle Almanya’da Lenin, deyim yerindeyse, gri teoridir,  Béla Kun ise pratiktir.[14]

Levi’nin de burada gayriihtiyarî çürüttüğü bu suçlamalar özünde Komintern’e, dünya devriminin bu zamana kadar görülmüş en ileri partisine kara çalmayı amaçlayan iddialardır. Biz olgulara dönersek, Bolşeviklerin gerçekten de ağırlığa sahip olduklarını ve bunun partiyi hem olumlu hem de olumsuz anlamda etkilediğini görürüz.

Elbette olumlu kısmı, Bolşeviklerin şahsında partinin çok sağlam devrimci ilkelere, örgütlenme modeline ve enternasyonalist bir ideolojiye sahip olmasıdır. Bunu aşağıda daha da açma fırsatı bulacağız.

Üçüncü Enternasyonal düşüncesi, Bolşevik Devrimi’nin verdiği itkiyle hız kazanmış olsa da, Enternasyonal’in kurulmasının önünde engel teşkil eden sorunlar çözülmüş olmaktan uzaktı. Bolşevikler Ekim’den sonra şöyle bir durumla karşı karşıya gelmişlerdi:

  • Tüm Avrupa’da ve diğer ülkelerde emperyalist sisteme duyulan derin öfke ve bu temelde yükselen devrimci dalga.
  • İkinci Enternasyonal’in çöküşüyle sosyalist harekette oluşan enkazın hâlâ kaldırılamamış olması ve İkinci Enternasyonal’e tepki duyan örgütlerin çoğunluğunda bile İkinci Enternasyonal’in aşılamamış olması,
  • Bu örgüt ve partilerin hem tabandan gelen baskıyı hissederek, hem de Bolşevik Devrimi’nin yol açtığı coşkudan etkilenerek sola yanaşmaları.

Bolşevikler işte bu koşullarda Üçüncü Enternasyonal’i kurma göreviyle karşı karşıya gelmişlerdi. Devrimci dalga Bolşevikleri Rusya’da hazırlıksız yakalamamıştı; aksine, Bolşevikler tüm siyasi partiler içinde Rusya’daki devrimci duruma en hazırlıklı grup olduklarından, devrimi başarıyla zafere taşımışlardı. Ama Bolşevikler Avrupa ve dünyadaki devrimci dalgaya aynı derecede hazırlıklı değillerdi; bu, ideolojik nedenlerden kaynaklı bir hazırlıksızlıktan ziyade, elbette ideolojik netleşmeyle de bağlantılı olarak güç sorunuydu. Bolşevikler İkinci Enternasyonal’in bıraktığı enkazı henüz temizleyemeden, devrimci dalga yükselmişti ve bu dalgaya yetişmek üzere bir Enternasyonal partinin kurulması ivedi bir zorunluluktu.

Bolşeviklerin Komintern’de ağırlığa sahip olmalarının nesnel zemini buydu; Üçüncü Enternasyonal’in kuruluşunun özgül koşulları bunlardı.

Burada Komintern’in kuruluşu için çağrıda bulunulan örgüt, parti ya da grupların kimliğine ve bileşimine bakarak duruma daha iyi vakıf olabiliriz.

Çağrı mektubu dünya üzerindeki Bolşevikler dâhil 39 örgüte hitaben yazılmıştı. Bunların içinde Bolşevikleri saymazsak 11’i “Komünist Parti” sıfatını taşıyordu. Fakat sayı aldatıcıdır, zira bu ülkelerdeki (Almanya, Alman Avusturya’sı, Macaristan, Polonya, Finlandiya, Estonya, Letonya, Litvanya, Beyaz Rusya, Ukrayna ve Hollanda) Komünist partiler ya çok zayıftı ya da dünya devrimi veya Enternasyonal’in güçlenmesi noktasında henüz etkide bulunamayacak nitelikteydi. Aslında yalnızca Alman Spartakistleri ve ismen henüz Komünist Parti olmamakla birlikte, “Dar” Bulgaristan Sosyal-Demokrat Partisi (Tesnyatsi) bu kapsama dâhil edilebilecek nitelikteydi. Diğerleri ise merkezci (“sol sosyal-demokrat) partiler, sendikalist ekonomik örgütlenmeler ve sağ sosyal-demokrat partiler içindeki solcu unsurlardı.

Bolşeviklerin nasıl bir durumla karşı karşıya olduklarını anlamak için, henüz komünizm düşüncesine kazanılamamış unsurlar ya da kazanılsalar bile hareket içinde çok azınlıkta olan unsurlardan ziyade, o dönemde dünya devriminin kalbi olan ülkede bulunan ve bir parti düzeyinde olan Alman seksiyonundan bahsetmek, Komintern’in özgül kurulma tarzına dair bir fikir verecektir.

Bolşeviklerin kurmak istedikleri ve bugün de devrimci Marksistlerin savunduğu Enternasyonal’in en temel özelliği, azami görüş birliğidir. İkinci Enternasyonal’in “ne yana çekersen olur” mantığı taşıyan “Marksizm”inden devrimci enternasyonalist Marksizme geçişi özetleyen ilke budur. Fakat bu amaçla yola çıkılmış olsa da, gerçeklik bunu sağlanması yönünde hiç de iç açıcı değildi. Alman partisi temel ilkelerde uzlaşmak bir tarafa, en basit birtakım konularda bile komünizmden epeyce uzaktaydı. Spartakistler sözgelimi seçimlere katılmanın gereksiz olduğunu, sendikaları terk etmek gerektiğini savunuyorlardı vb.

Elbette daha ileri durumda olan devrimci yapılar da vardı, ama bu sembolik örnek ancak asgari düzeyde ideolojik netliğin sağlanabildiğini ve bunda da esasen bir “dış” etkenin, Bolşevik Devrimi’nin katalizör rolünün etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Bolşeviklerin enternasyonalist-devrimci fikirleri doğru olduğu için değil, Bolşevik Devrimi’ni gerçekleştiren partinin görüşleri olduğu için benimsenmişti.

Bir kez daha belirtmekte yarar var, burada sorun neden böyle olduğu ya da böyle olmasının kötü olup olmaması değil, bunun Komünist Enternasyonal’in akıbeti açısından doğurduğu sonuçlardır. Neticede, Bolşevikler kendi seçtikleri koşullarda değil, geçmişten gelen ve kendilerini içinde buldukları koşullarda bir Enternasyonal kurmak zorundaydılar ve üstelik bu Enternasyonal’in bir an önce kurulması ve dünya devrimine önderlik edecek düzeye gelmesi gerekiyordu. Enternasyonal’i eldeki malzemeyle kurmak gerekiyordu.

İkinci Enternasyonal üç parçaya bölünmüştü: Sosyal-şovenistler (sağ kanat), merkezciler (pasifistler) ve devrimciler (sol kanat). Bunlardan sağ kanatla kopuş zorunludur. Komintern’e çağrı mektubunda ifade edildiği şekliyle: “Her yerde kritik anlarda proleter devrimine karşı elde silah harekete geçen sosyal-şovenistlere karşı tek yol sürekli bir mücadeledir.” Merkezcilere karşı ise ikili bir tutum gerekir. Bunlardan devrimci kanada yakın olan bir kesim vardır. Bu yüzden, “devrimci unsurları koparıp alma ve önderlerini acımasızca eleştirme ve ifşa etme taktikleri gerekir. Gelişimin belli bir evresinde örgütsel ayrılık mutlak bir zorunluluktur.”

Diğer yandan, İkinci Enternasyonal’in var olduğu dönemde işçi hareketinde ortaya çıkan bölünme de diyalektik bir şekilde değerlendirilmiş ve bu dönemde reformistlerin tedrici, pasifist, parlamenter mücadele anlayışına tepki olarak doğan ve başka bir yanlışa savrulan sendikalistler gibi unsurlar da dikkate alınmıştı. Çağrı metninde şöyle yazar: “Öte yandan, devrimci işçi hareketinde geçmişte sosyalist partiye mensup olmamalarına karşın, şu anda, genel anlamıyla, Sovyet iktidarı temelinde proletarya diktatörlüğünü savunan unsurlarla güçbirliği yapmak zorunludur. Bunların başında işçi hareketindeki sendikalistler gelmektedir.”

Bolşevikler bu kesimlerden bir Komünist Enternasyonal yaratmaya giriştiler. Bu noktada, kendi görüşlerinin doğruluğuna duydukları güven, bu doğru görüşleri mutlaklaştırmalarına yol açmamıştı. Gerekli esnekliği göstererek diğer devrimci gruplarla ilişki kurmaya çalıştılar. Bu kurulma şekli belli bir zorunluluğun ürünü olsa da, Bolşevik örgütlenme ilkelerinden bir sapma değildir, aksine Bolşevizmin özüdür. Bu öz, devrimci partinin salt propagandayla ya da, iş oraya geldiyse, propaganda ve ajitasyonla kurulamayacak olmasıdır.

Bolşevik örgütlenmenin temeli kadrolar yetiştirmektir. Teorik ve pratik açıdan sağlamlaşmış, mücadeleyi hayatının merkezine koymuş nitelikli unsurlar Bolşevik partinin çekirdeğini oluşturur. Parti bu vasıflı unsurlar aracılığıyla sarmal bir şekilde büyüyerek ortaya çıkar.

Ne var ki bu büyüme süreci tedrici ve basit ilerlemeci bir süreç değildir. Partinin inşasında örneğin ilk halkaların oluşturulmasıyla onbinlerce kişiye ulaştıktan sonra oluşturulacak halkaların aynı yöntemle kurulacağını düşünmek saflık olur. Mücadelenin her döneminin farklı görevleri olduğu gibi, örgütlenmenin de farklı aşamaları ve yöntemleri vardır. Burada aslolan temel ilkeleri unutmamak ve partinin niteliğinden taviz vermemektir.

Ne var ki partinin niteliğinden taviz vermeme çabası partiyi kendi içine kapalı bir sekt durumuna da düşürmemelidir. Örgütün ilk kuruluş dönemlerinde nitelikli kadroların yetiştirilmesi gibi uzun ve meşakkatli bir işe kalkışılması ve örneğin “kitle partisi” gibi sayı hesabı üzerinden gidilmemesinin uzun vadede pek çok yararı vardır ve bunların başında da partinin kendi çekirdeğine güvenerek, deyim yerindeyse, “her deliğe girecek” esnekliğe kavuşması gelir. Bu da, özünde, diğer sosyalist partilerle ya da işçi örgütleriyle çeşitli derecelerde ve şekillerde temaslar kurmak demektir.

Bu temaslar elbette kendine güvenmeyen, sağlam bir öze sahip olmayan bir örgütlenme için, potansiyel olarak, erimek ya da dağılmak anlamına gelir. Gerçek bir komünist örgüt için ise kendisini sınamanın ve büyümenin bir aracıdır. Neticede, örgüt aşamasından parti aşamasına –sınırlı sayıda kişiden oluşan ama adı parti olan bir parti değil, tüm ülkeye seslenebilen bir parti aşamasına– ancak işçi hareketi içindeki diğer örgütsel çabalarla ilişki kurarak ulaşılabilir. Devrimci Marksistlerin kendileri dışında bu davaya emek verenleri yok saymaları kabul edilemez. Diğer emeklerin ne derece değerli olduğu ancak bu kurulan ilişkiyle ortaya çıkacaktır.

Diğer örgütlerle farklı derecelerde ve farklı şekillerde temas kurmadan, yalnızca propaganda ve ajitasyonla o partilerin kazanılabileceğini düşünmek kabul edilemez. Devrimci parti elbette sendikalarda ya da başka kitle örgütlerinde sebatkâr çalışması neticesinde önemli sayıda insanı yanına çekecektir, ama siyasi mücadelenin tozunu yutmuş –mücadelenin yükselmediği dönemde de mücadelenin içinde olduğundan yıllardır biriken bir deneyime sahip olan– partilerin tabanındaki ya da kimi zaman merkezindeki unsurları yanına çekmeden bir partinin kurulması istisnai bir durum teşkil eder. Bu temastan kaçınmamak gerekir, ama doğru programdan taviz vermeden! Entrizm taktiğinin Bolşevizmin temelinde yer alan bir düşünce olması bundandır.

Bunu somut bir örnek üzerinden açmak daha yararlı olacaktır: Komintern ile İtalyan Sosyalist Partisi’nin ilişkileri. Yukarıda da görüldüğü üzere, Komintern’in başlıca Avrupa ülkelerindeki (İtalya, Fransa vb.) seksiyonları eskinin sosyalist ya da sosyal-demokrat partilerinin içinden çıkmış, daha doğrusu Komintern binbir güçlükle çıkarmıştı.

Komünist Enternasyonal 1920 yılında İtalyan seksiyonu olan Sosyalist Parti’nin devrimci olaylarda aldığı reformist tutumdan ötürü bu partiyi saflarından uzaklaştırma kararı aldı ve partide bölünme ortaya çıktı Ocak 1921’de İtalya Komünist Partisi’nin (PCI) kurulmasıyla Üçüncü Enternasyonal’in İtalya’daki tek seksiyonu PCI oldu. Troçki partideki bölünmeyle ilgili istatistikleri şöyle değerlendirir: “Sayıları yaklaşık 14 bini bulan reformistler, yaklaşık 100 bini bulan “birlik” yanlıları ve yaklaşık 50 bin kişiyi bulan komünistler. [Gençlik Kongre’sinde İtalyan örgütünü temsil eden] Tranquilli yoldaş tahminen 40 bin üyenin Sosyalist Parti’den ayrıldığını ve şu anda saflarında en fazla 60 bin kişinin bulunduğunu, bunların da yarısının belediye meclislerine üye olduğunu söylüyor. Bu rakamlar ne kadar doğru bilmiyorum, ama son verilen rakam bana biraz şüpheli gözüküyor.”

Eski İtalyan Sosyalist Partisi’nin çoğunluğu 1920 Livorno Kongresi’nde “21 koşul”u kabul etmeyip bölünmeye giden yolu döşemişti. Ama buna karşın İtalyan Sosyalist Partisi Komintern’le ilkesel ayrılığı olmadığını savunarak Üçüncü Kongre’ye üç delege yollamıştı, oysa komünistlerin ayrılmasıyla partide sağ kanat daha da güçlenmişti.

Bu noktada, Komünist Enternasyonal bu partinin tabanındaki devrimci işçileri partiye çekebilmek adına delegeleri kongreye kabul etme taraftarıydı. Bu tutum İtalyan sorunu adı altında önemli bir tartışmaya yol açtı. Ortada duran ve görüşlerini gerektiği gibi dile getirmeyen kesimi saymazsak iki taraf vardı. Üçüncü Kongre’den sonra yapılan Gençlik Kongresi’nde İtalyan örgütünü temsil eden Tranquilli, İtalyan Sosyalist Partisi’nden hiçbir şey çıkmayacağını, zira yalnızca reformist ve pasifist olan önderliğinin değil, önderliğin peşinden giden kitlelerinin de devrimcilikten uzak olduğunu söyleyerek aslında açıksözlü bir beyanda bulunmuş ve böylece sağ kanadı temsil etmişti. Troçki ise şu soruyu soruyordu: “Madem bu partinin önderleri oportünist, onları takip eden kitleler desen onlar da oportünist, o zaman bu parti neden delegelerini Moskova’ya gönderdi? Onlar Komintern’in ihraç kararının arkasında duracağını biliyorlardı, ama yine de kongreye delegelerini yolladılar.”

Komintern bu durumu Sosyalist Parti tabanındaki işçilerin partinin oportünist önderlerini böyle ikiyüzlüce hareket etmeye (“Komintern’in ilkelerinin arkasındayız!”) zorladığını ve bu durumdan yararlanmak gerektiğini savunur. Sosyalist Parti’ye çok net bir tavırla gider: Kongreye kabul, ama reformist önderlerinizi kovun. Troçki şu soruyu sorar: “Yoldaşlar, bu sizi gerçekten korkutuyor mu? O zaman bana bu önderlerin peşinden giden işçileri yanımıza çekebilmek için farklı bir yöntem söyleyin, tek bir örnek verin. Diyorsunuz ki, nasıl olsa Sosyalist Parti dönemsel olarak ihanet ediyor. Kendi kendisini teşhir edeceği bir sonraki eyleme kadar bekleyelim, o zaman kitleler bize gelecektir. Oysa bu adamlardan kurtulmak için bir sonraki ihanete kadar beklemeye gerek yok. Biz Enternasyonal’i tam da İtalyan proletaryasını yeni bir Eylül imtihanına karşı, yeni hayal kırıklıklarına ve yeni kurbanlara karşı korumak için kurduk.”

Kitleleri yalnızca fikirlerle ya da icraatlarla yahut kitlelerle birebir ilişki kurarak kazanmak mümkün değildir. Sağ kanattan belli kesimler dinamik eylemler gerçekleştirerek kitlelerin kazanılabileceğini söylese de, örgütsel temas olmadan bu mümkün değildir. Oysa eylemden yana bir eksik yoktur, eksik olan bu eylemler öncesinde kitlelere ulaşabilmektir. Troçki buna ilişkin olarak, bir yıl önceki İtalyan Devrimi’ne sosyalistlerin ihaneti bağlamında şöyle der:

Kendime “İtalyan proletaryası ne düşünüyor olabilir?” diye soruyorum. Proletaryanın gözünde parti kuşkusuz tüm itibarını yitirmiştir. Yeni bir parti kuruldu: Komünist Parti. Partimizin ileride de bugün olduğu kadar yalıtık kalsa bile, büyüyeceğinden eminiz. Partimiz yüzünü proletaryaya dönüyor ve ona devrimci komünist programını sunuyor. İtalyan proleterlerinin sizi dinledikten sonra, “ama biz bu teraneyi daha önce duyduk, çok değil daha geçen yıl Eylül ayında aldatıldık” demesinden korkmuyor musunuz? İtalya’da yol açtığınız fevkalade zor durumun özü budur ve umalım bu dönem kısa sürer.

Nitekim bu tavrın doğrudan bir sonucu olarak, Lenin İngiliz komünistlerine (sayı olarak ve örgütsel birlik bakımından geri olan İngiliz komünistlerine) İngiliz İşçi Partisi’ne girip çalışmalarını söylemişti. Kitlelerle bağ kurmak başka siyasi yapılarda örgütlü kitlelerle bağ kurmak anlamına da geliyordu. Partinin inşasında belli bir aşamada bu kaçınılmaz hale gelecektir ve somut koşullara göre esnek bir tarzda (ilkelerden ayrılmadan, manevralar yaparak) bu bağları kurmak zorunludur. Troçki bunu şöyle özetler: “Sosyalist Parti’den kopacak unsurların bizim için yeterince saf olmayacağını söyleyebilirsiniz. O zaman KEYK’te bir kez daha onları Üçüncü Enternasyonal’e kabul edip etmeyeceğimiz sorununu ele alabiliriz. Onlarla aranızda hiçbir ortak yön olmadığında ısrar ediyorsunuz. Ama eğer biz yalnızca bireysel olarak peşimizden gelmek isteyen işçileri bizden saysaydık, asla bir Komünist Parti haline gelemezdik. Hayır, bu tür yöntemlerle İtalya’da işçi sınıfının çoğunluğunu asla kendinize çekemezsiniz.”

Bolşevikler tam da kitleler bir yandan devrimci eylemler isterken, diğer yandan henüz reformist önderlerinden vazgeçmedikleri için, o kitlelerle birlikte bir süre reformist önderlerini de Enternasyonal’e almayı kabul etmişlerdi. Lenin İtalyan komünistlerine şu “ciddi tavsiye ve talep”te bulunuyordu: “Serrati yanlısı işçilerin çoğunluğunu ikna edip kazanacak kadar azimli, sabırlı ve yetenekli olmadığınız müddetçe atıp tutmayın, solculuk oynamayın.”[15] Ama bunun partiyi olumsuz yönde etkilemesi için de çok sıkı kurallar koymuşlardı. 21 koşul tam da bu bağlama oturur.

2. Bölümün Sonu


Notlar

[11] D. Shub, Lenin: A Biography, s. 387.

[12] The Communist International 1919-1943 – Documents, haz. Jane Degras, cilt 1, s. 51. 

[13] Lenin İkinci Kongre sonrasında Alman ve Fransız işçilerine hitaben yazdığı bir mektupta şöyle der: “Moskova’nın ‘dayatmaları’ vb. konularda koparılan tüm yaygara, konuyu değiştirme girişiminden başka bir şey değildir. Aslına bakılacak olursa, Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu’nun yirmi üyesinden yalnızca beşi Rusya Komünist Partisi’ne mensuptur. ‘Dayatmalar’ konusundaki tüm bu lafları edenler ya kendilerini ya da işçileri aldatıyorlar.” Collected Works, c. 31, s. 280.

[14] Aktaran Pierre Broué,  The German Revolution, 1917-1923, Haymarket Books, 2006, s. 564.

[15] Lenin, Collected Works, c. 42, s. 322