Edirne TÖK’te Kadın Sorunu

29.10.2014 | Militanlarımızdan
TTB-TÖK (Türk Tabipleri Birliği-Tıp Öğrenci Kolu) sağlığın herkese eşit ve ücretsiz sunulması gereken bir hak olduğu gerçeğini esas alır, tıp öğrencilerinin gelecekteki demokratik meslek örgütü olan TTB ve tabip odalarıyla etkileşimini sağlar, tıp öğrencilerinin demokratik ilkeler ışığında doğrudan doğruya kendi sorunlarına ve ülke sorunlarına yönelik kamuoyu oluşturmaya çalışır. (Bu açıklamalar TTB-TÖK İç Tüzüğü’nden alınmıştır.) Edirne’deki devrimci tıp öğrencileri olarak biz de kendi yerelimizdeki TÖK’te faaliyet yürütmekteyiz. Bu yazıda buradaki TÖK çalışmaları ve iç çatışmalarından deneyimlediklerimi aktarmak ve esasen Edirne TÖK’te yaşanan kadın sorununa dair yakıcı bir olayı anlatmak istiyorum.

TTB-TÖK (Türk Tabipleri Birliği-Tıp Öğrenci Kolu) sağlığın herkese eşit ve ücretsiz sunulması gereken bir hak olduğu gerçeğini esas alır, tıp öğrencilerinin gelecekteki demokratik meslek örgütü olan TTB ve tabip odalarıyla etkileşimini sağlar, tıp öğrencilerinin demokratik ilkeler ışığında doğrudan doğruya kendi sorunlarına ve ülke sorunlarına yönelik kamuoyu oluşturmaya çalışır. (Bu açıklamalar TTB-TÖK İç Tüzüğü’nden alınmıştır.) Edirne’deki devrimci tıp öğrencileri olarak biz de kendi yerelimizdeki TÖK’te faaliyet yürütmekteyiz. Bu yazıda buradaki TÖK çalışmaları ve iç çatışmalarından deneyimlediklerimi aktarmak ve esasen Edirne TÖK’te yaşanan kadın sorununa dair yakıcı bir olayı anlatmak istiyorum.

Edirne TÖK’te bir süredir yaşanan gerilimin neticesinde geçtiğimiz günlerde büyük bir tartışma patlak verdi. Bu tartışma sırasında politik çevresiyle mangalda kül bırakmayan bir arkadaş, bir başka arkadaşın masaya yumruk atması üzerine ayağa fırladı ve “Bedel ödeyeceksin! Sen benim kim olduğumu bilmiyorsun!” şeklinde tehditler savurmaya başladı. Bu arkadaşın diğerine o esnada bedel ödetmesi “sağduyulu” arkadaşlar tarafından engellendi. Bir kadın yoldaşımız bu duruma, “Terbiyesiz!” diyerek tepki gösterdi. Bunun üzerine bedel ödetecek olan arkadaş aynı tehditleri yineledi, bu kez bir kadına yönelik olarak. “Benim arkam sağlam. Sen de bedel ödeyeceksin!” şeklinde. Bereket versin(!), yine dört-beş “sağduyulu” arkadaş tarafından etrafı sarılmıştı ki, yoldaşımızın üzerine yürüme hamlesi geçersiz kaldı.

Aradan geçen on günde ne bu arkası sağlam arkadaşımız ne de TÖK’te çalışma yürüten diğer devrimci-demokrat dostlardan bu konuda bir özür dahi duyamadığımız gibi savrulan tehditler, eyleme dökülmesine ramak kalmış olan şiddet –hele ki kadına yönelik şiddet– sinirle yapılmış bir şey denilerek savunulabildi. “TÖK’ten uzaklaştırıldı” denildi, ancak bir insana yönelen –ısrarla söylüyorum, hele ki bir kadına yönelen– şiddet masaya yönelen şiddetle ya da bizim yoldaşımızın tehditlerin ardından “gerizekalı” demesiyle kıyaslanabildi ve ne hazindir ki bu devrimci-demokrat dostların adalet terazisinde hepsinin aynı ağırlığa sahip olduğunu gördük.

Şiddet eylemi Kürtlere, Alevilere, kadınlara, eşcinsellere ayrımcı söylemlerde bulunan, tehdit eden, döven, öldüren bir faşiste yönelik olduğunda; sömürülen, iş cinayetlerinde katledilen işçinin kendi patronuna yönelik olduğunda; eylemciler polisin saldırısına taşlarla karşılık verdiğinde; yani şiddetancak mazlumun nefretinde cisimleştiğinde devrimci şiddet halini alır ve ancak o zaman meşruiyet kazanır.

İşin en acı tarafı da kadın arkadaşların dahi bu duruma seyirci kalabilmesi ya da bu sözde devrimciyi güya TÖK’ten uzaklaştırarak aslında seyirci kalmadıklarını iddia edebilmeleriydi. Görülüyor ki devrimciyim diyen, komünistim diyen birçok insan kadın sorunu konusunda çok gerilerde kalmış. Dünyayı kurtarma hayalleriyle bir öğrenci kolunda örgütlenen kadın arkadaşlar doğrudan kendi sorunları söz konusu olduğunda sesini çıkaramaz olmuş. Bir kadın tehdit edildiğinde “ama o da şöyle dedi, şunu yaptı” denilebiliyormuş “devrimciler” tarafından.

Oysaki kadın cinayetlerinin, tecavüzlerin derinlerinde bu “ama”ların yattığını görmek çok zor olmasa gerek. Mesela tecavüz suçtur ama kadın da tahrik edici giyinmiştir; kadın tehdit edilmiş, dövülmüştür, kadına hakaret edilmiştir ama bu kadın da erkeği (“er”ini) sinirlendirmiştir. Kadına yönelik suçlara burjuvazi nasıl yaklaşıyorsa, buradaki bazı devrimci-demokratlar da aynı ılımlılıkla, erkeğin sırtını aynı sıvazlamalarla yaklaşmıştır. Bu büyük bir utanç kaynağıdır ve bundan sonra birlikte iş yapabilmemizin önündeki en büyük engeldir.

Son durumda bu grup bırakın özür dilemeyi yapılanı reddetmeye başladı. “Özür dileyecek”lerden, “üzerine yürümedi ama tehdit ettiğini kabul ediyoruz”lardan, “hayır aslında üzerine yürümeye çalışmadım, aslında ayağa kalktığımda da bağırıp gidecektim, sizin yoldaşınız terbiyesiz dediğinde sadece geriye doğru bir adım atıp böyle konuşamayacağını söyledim” şeklinde alenen yalan söylemeye geldi bu mesele. O tehditler asla orada savrulmamış gibi davranılıyor artık ve olayın üzeri bu şekilde örtülüyor.

Edirne TÖK’teki diğer uzun tartışma konularımızdan biri de TÖK’ün amaçları doğrultusunda nasıl iş yapacağımız oldu. Solcular çoğu zaman bol bol toplantı alıp bol bol kısır tartışmalar verip mücadeleye çok az yeni kişi ya da fikir kazandırmış olurken çok iş yaptığını hisseder. Oysaki esas olan insanları mücadeleye kazanmak olmalıdır. Esas olan insanları değiştirip dönüştürebilmektir.  Buna da kendini değiştirmekle başlamak gerekir. Bir homofobiği eşcinsellerin-trans bireylerin sorunlarına duyarlı hale getirebilmek, kendin homofobiksen bunu değiştirebilmek; bir milliyetçiye Kürt sorununu öğretebilmektir. Mücadeleye atılmış bir erkeği eşinin, sevgilisinin ya da kızının giyimine, eve geliş gidiş saatine, hayatına karışamayacağının bilincine ulaştırmaktır. Solcular hayatın solcu olmak dışındaki yönlerini de bilmeli ve tüm bu yönlere (aile hayatına, aşk hayatına, iş hayatına,  arkadaşlık ilişkilerine, sanatına, bilimine) verdiği mücadeleyi yansıtabilmelidir, ancak böyle marjinalize olmaktan kurtulabilir, okunmayan bildirileri okunabilir hale getirebilir, toplumun geniş kesimlerine fikirlerini aktaracak alanlar bulabilir. Ayrıca solcuların bugün en önemli ihtiyacı okumaktır, bunu da es geçmeyelim.

Edirne deneyimlerinin hatırlattığı bir şey de örgütlenmenin gerekliliğidir. Disiplinli bir mücadele örgütlü bir şekilde verilebilir. Bulunduğumuz her alanda; öğrenciysek TÖK gibi yapılarda, çalışıyorsak meslek odalarımızda, sendikalarda örgütlenmemiz gerekir. Buradaki en önemli noktaysa mesleki örgütlenmelerimizin yanı sıra işçi sınıfının çeşitli kesimlerini; mavi yakalısını, beyaz yakalısını, öğrencisini bir araya getirebilen devrimci örgütlerde yerimizi almaktır. Kökten bir değişim ve dönüşüm üniversitedeki bir öğrenci örgütlülüğüyle ya da bir sendikayla gelmez. Bu alanlarda verilen mücadeleler oldukça önemlidir ve tüm demokratik mücadelelerde var olmamız gerekir. Ama elbette bunun nihai çözüm olamayacağını unutmadan. Mücadelenin sadece öğrenciyken ve vaktimiz bolken değil, çalışma hayatına atıldığımızda da verilmesi gerektiğini hatırlatacak olan da bu tür devrimci yapılardaki örgütlülüğümüzdür.

Devrimci hareketin bu kadar dipte seyrettiği şu dönemde bir şeylerin değişmesini isteyen insanlar olarak yapmamız gereken okumak, tartışmak, birbirimizi bularak, bulunduğumuz her alanda demokratik mücadeleler vererek devrimci dönemlere hazırlanmaktır. Üstelik bunu kimi zaman karşılaştığımız tüm çirkinliklere göğüs gererek yapmaktır. Mücadele ne yazık ki çiçek böcek değil, tüm güzellikleri ve anlamı bir yana bazen devrime “devrimcilere” rağmen hazırlanmak gerekebilir. Bu açlıkla, yoksullukla, savaşlarla, ölümle, sömürüyle dolu düzen değişsin istiyorsak ve bunun için de önümüzde bilimsel bir program olarak Marksizm duruyorsa, bugün temel görevimiz ego savaşlarından uzaklaşmak, gerçek insani ilişkileri bugünden kurmaya başlayarak Kürtlerin, kadınların, eşcinsellerin, Alevilerin, toplumun tüm ezilen kesimlerinin mücadelesini kapitalizmin temel çelişkisi olan sınıf sorununda birleştirmek olmalıdır.

Edirne’den Militan Bir Tıp Öğrencisi