80. Yılında Asturias Komünü

03.10.2014 | Sinan KARASU
Asturias yenilgiye uğrayan bir ayaklanmadan ibaret değildi. Ayaklanma patlak verdikten hemen birkaç gün sonra tüm kent ve köylerde işçi ve emekçiler devrimci komitelerini kurmuş, silahlanmış, asayişi ellerine almış, yani kendi devletlerini kurmaya girişmişlerdi. Asturias’ta iki hafta boyunca yaşananlar tek kelimeyle bir proleter devrimiydi. Vakit kaybetmeksizin silah fabrikalarını ele geçiren işçiler, milislerin silah tedarikini bu fabrikalardan sağlamışlardı. Çoğunluğunu UGT üyelerinin oluşturduğu 40 bin işçi bir Kızıl Ordu kurmuş ve kırk yaşını geçmemiş tüm işçileri göreve, burjuvaziye karşı silah başına çağırmıştı. İşçiler burjuvazinin ordusunda değil kendi ordularında; kendi kardeşlerine karşı değil sınıf düşmanlarına karşı çarpışmalıydı. Asturias’ta işçiler ayan beyan yeni bir düzenin inşasına girişmişlerdi.

4 Ekim 1934 günü İspanya Sosyalist Partisi (PSOE) Avrupa’da yükselen faşizm tehdidinin İspanya’daki ayağı olarak gördüğü CEDA partisinin hükümete katılmasına onay verilmesini protesto etmek amacıyla tüm ülkede eylem ve ayaklanma çağrısı yaptı. Bu çağrı yıllardır reformizm bataklığında debelenen PSOE’nin boyunu fazlasıyla aşıyordu. Nitekim çağrıya karşın düzgün bir plan, Lenin’in tabiriyle ayaklanmanın bir sanat olduğunu bilerek girişilmiş bir plan yapılmamıştı. Madrid’de tertiplenen genel grev başarısız oldu. Fakat madenci bölgesi Asturias’ta inisiyatifi alan işçi sınıfı faşizme karşı mücadeleyi gerçeğe dönüştürdü. 1933 başında Hitler’in Almanya’da, 1934 başında da Dollfuss’un Viyana’da işçilere karşı giriştiği katliamlar ve belki de coğrafi yakınlığından ötürü bir o kadar önemlisi, 6 Şubat 1934′te Paris’te faşistlerin gövde gösterisi karşısında teyakkuza geçen İspanya proletaryası Alianza Obrera Antifascista (Antifaşist İşçi İttifakı) çatısı altında bir devrime yürüdü.

O dönemki İspanya, işçi örgütlerinin durumu bakımından Avrupa ülkelerinden büyük farklılıklar gösteriyordu. Devrimci hareket içinde en güçlü iki akımdan biri anarşistlerin güçlü olduğu CNT (Ulusal Emek Konfederasyonu) iken, Stalinistlerin İspanya “Komünist” Partisi (PCE) birkaç bin üyeye sahipti ve siyasi alanda etkisi yoktu. Sosyalistler ise geçmişten bu yana UGT (Genel İşçi Birliği) sendikası aracılığıyla ülkenin en büyük işçi örgütünü oluşturmuşlardı. 1920′lerden itibaren burjuva hükümetleriyle çeşitli ittifaklar yaparak partinin nitel kayıp yaşaması pahasına partinin ve sendikanın sayısal gücünü artırmışlardı. Özellikle de CNT ile UGT arasında yer yer şiddete de varan bir rekabet söz konusu olduğundan gerçek anlamda ortak ve büyük bir eylem örgütlenmesi beklenmiyordu, ama Asturias’ta durum farklı gelişti.

İspanyol Troçkistlerinin de örgütlenme aşamasında aktif olarak rol aldığı Alianza Obrera cephesi ilk başta küçük ve orta halli toprak sahiplerini de kapsıyordu. Stalinistler ve daha önemlisi CNT ise katılmamayı tercih etmişti. Stalin o dönemde hâlâ aşırı sol tutumu ifade eden “Üçüncü Dönem” politikalarını savunduğundan ve kendisi hariç herkesi faşist diye gördüğünden, İspanyol Stalinistleri bu cepheyi “karşıdevrimin kutsal ittifakı”(!) diye damgalamış ve ittifaktan uzak durmuşlardı.

4 Ekim günü yeni hükümetin kurulduğunu haber alan Asturias işçileri Alianza Obrera önderliğinde harekete geçtiler. Stalinistlerin ve anarşistlerin de son anda katıldıkları ayaklanma iki hafta sürdü. Siyasi bilinç bakımından ileri olan madencilerin önderliğinde hareket eden Asturias işçileri, çok daha güçlü bir orduya karşı destansı bir mücadele verdiler. Bölgenin başkenti Oviedo ve hemen yakınındaki Meres ve Sama kentlerinin merkezde olduğu ayaklanma, merkezci POUM’un (Birleşik Marksist İşçi Partisi) da aralarında bulunduğu UHP (İşçi Sınıfı Kardeşliği) bayrağı altında hareket etti. Madenciler üretimden gelen güçlerini kullanarak mücadele alanına dinamit lokumlarıyla çıkmışlardı.

Ne var ki ülkenin diğer bölgelerindeki hareketlerin çabuk ezilmesi Asturias’ın da sonunu hazırladı. Açıkça devrimci bir iktidarı amaçlayan işçilerden burjuvazinin intikamı acı oldu. Ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilen General Franco, Fas Savaşı’ndan aşina olduğu Yabancı Lejyonerler’le beraber Asturias’ta birkaç yıl sonra daha da ötesine taşıyacağı bir katliam yaptı: İşçi sınıfı 4 bini aşkın ölü, 7 bini aşkın yaralı ve 20 bini aşkın mahpus verdi.

Ne var ki Asturias yenilgiye uğrayan bir ayaklanmadan ibaret değildi. Ayaklanma patlak verdikten hemen birkaç gün sonra tüm kent ve köylerde işçi ve emekçiler devrimci komitelerini kurmuş, silahlanmış, asayişi ellerine almış, yani kendi devletlerini kurmaya girişmişlerdi. Asturias’ta iki hafta boyunca yaşananlar tek kelimeyle bir proleter devrimiydi. Vakit kaybetmeksizin silah fabrikalarını ele geçiren işçiler, milislerin silah tedarikini bu fabrikalardan sağlamışlardı. Çoğunluğunu UGT üyelerinin oluşturduğu 40 bin işçi bir Kızıl Ordu kurmuş ve kırk yaşını geçmemiş tüm işçileri göreve, burjuvaziye karşı silah başına çağırmıştı. İşçiler burjuvazinin ordusunda değil kendi ordularında; kendi kardeşlerine karşı değil sınıf düşmanlarına karşı çarpışmalıydı. Asturias’ta işçiler ayan beyan yeni bir düzenin inşasına girişmişlerdi.

Dahası rüşeym halindeki iktidar organları olan komiteler ilk kez Asturias’ta ortaya çıkmıştı. Yalnızca kentlerde değil, pek çok köyde de devrimci komiteler oluşturulmuş ve bunlar kitleleri tek bir çatı altında birleştirmişti. Komiteler kendi milislerini oluşturup, bu organlar aracılığıyla bulundukları bölgelerde yönetimi ellerine almışlardı. Silahlı eklentileriyle devasa devlet aygıtı ortadan kaybolmuş, işçi ve köylüler kurdukları milislerle kendi kazanımlarını silah elde savunmuş, savunmaya hazır olduklarını göstermişlerdi.

Asturias ayaklanmasının belki de en önemli yönü, İspanyol işçilerinin radikalleşmesine ve düzen içi seçenekleri sorgulamasına yol açmasıydı. Asturias Komünü ve katliamı işçi sınıfının belleğine kazındı ve sınıf mücadelesinin başka örneklerinde (1905 Kanlı Pazar, 1989 Caracazo) olduğu gibi sonrasında büyük bir işçi hareketini tetikledi. Asturias Komünü’nü deviren karşıdevrimin ardından faşizm gelmedi. Kaçırılan her devrimci fırsatın ardından faşizm kurulmaz, kurulan her karşıdevrimci iktidar faşizm değildir. Her karşıdevrimci iktidarı faşizm diye nitelendiren bu ezberci mantığın Marksist anlayışla, sınıf mücadelelerinin Marksist analiziyle ortak bir yanı yoktur. Faşizm için öncelikle işçi sınıfının mücadele azminin dibe vurması, art arda yaşadığı yenilgilerle ve ihanetlerle yorgun düşmesi, bu temelde işçi sınıfı partilerine duyduğu nefretin burjuva düzene duyduğu nefrete baskın çıkması ve devrimci mücadele sırasında arkasına taktığı diğer kesimleri kendisine yabancılaştırması gerekir. Oysa devrimin yenilgisi proletaryada derin bir moral bozukluğu yaratmamış, aksine mücadele azmini bilemişti. Dahası toplumdaki siyasî kutuplaşma had safhaya çıkmıştı. Gelecek seçimlerde mihenktaşı Asturias Devrimi olacak, bütün partiler bu olaya bakışlarına göre, yani ya Asturias Devrimi’nin destekçileri ya da düşmanları olarak siyaset yapacaktı. Bu nedenle Asturias proletarya için bir girizgâh, devamı gelecek bir başlangıç adımı olmuştur.

İspanyol kapitalistleri Asturias’ta (ve onun tetiklemesiyle ülkenin diğer bölgelerinde) çok güvendikleri burjuva demokrasisinin işçi sınıfının devrimci mücadelesi karşısında işlemez olduğunu bariz bir şekilde görmüştü. Burjuvazinin kendi demokratik işleyişi içinde, işçi sınıfının belli bir kesimini burjuva iktidara toplumsal destek olması için kullanan sendika bürokrasisi toplumsal basıncın etkisiyle başka bir uca savrulmuştu. Bunda şaşılacak bir yan yoktur, zira sendikalar devletin aygıtları değildir, sendika bürokrasisi de devletle ya da burjuvaziyle aynı şey demek değildir, hele hele işçi sınıfının ekonomik örgütleri olan sendikalar hiç değildir. Sendikalar ve sendika bürokrasisi, genel itibariyle konuşacak olursak, burjuvaziden özerk kurumlardır. Sendika bürokratları işçi sınıfı ile burjuvazi arasında gidip gelerek yolunu bulan parazitlerdir; bu kast, söz konusu ikili hareket sayesinde varlığını sürdürür. İşçi sınıfının mücadele etmediği, kendi örgütlerini denetlemediği dönemlerde burjuvazinin yoğun saldırıları sonucu burjuvaziye yakınlaşırlar, fakat mücadelenin yükseldiği dönemlerde yine benzer kaygılar (yerinden edilme kaygısı) onu proletaryaya yaklaştırır ve proleter hareketin o günkü durumuna, sınıflar arası dengeye, mücadelenin tarihsel geçmişine vs. bağlı olarak değişen roller oynarlar. Bu rol Asturias Komünü’nde olduğu gibi elde silah savaşmaya kadar varabilir. Burada devrimcilere düşen görev bu kesimlere güven aşılamak değil, bunları aşıp işçi sınıfına ulaşarak onu mücadelede daha da ileriye çekmektir. İşçi sınıfı bu bürokratların peşinden gittiği müddetçe imama kızıp namazı terk etmek yerine, bu asalakların mücadele etmiyor olmalarını işçi sınıfının gözünde teşhir etmek gerekir.

Diğer yandan, şurası da bir gerçek ki sendika bürokrasisi ve reformist önderlikler burjuvazinin istediği rolü artık ifa edemediği andan itibaren ya da burjuvazi ifa etmelerine bile tahammül edemez hale geldiği andan itibaren, tüm bu örgütlerin ortadan kaldırılacağı bir yönetim biçimi gündeme gelir: Faşizm. İşte Asturias’la birlikte İspanyol burjuvazisi olağan yöntemlerle ülkeyi çekip çevirmenin artık mümkün olmadığını, ek yöntemler gerektiğini, kısacası başka bir şeyler yapmanın farz olduğunu görmüştü. Bu nedenle Asturias Komünü proletaryanın devrimci sonuçlar çıkarıp kolektif belleğine kazıdığı bir deneyim olmanın dışında, burjuvazi açısından da yakın geleceğe yönelik somut dersler alınacak sağlam bir örnekti.

Fakat aynısı işçi sınıfının İspanya’daki örgütleri için söylenemez. Bu örgütler Asturias’tan devrimci dersler çıkarmak yerine daha da sağa savrulmuş, Alianza Obrera’da cisimleşen birleşik işçi cephesini daha ileriye taşımak yerine, iki sene sonra burjuva cumhuriyetçileriyle el ele verip “Halk Cephesi” denen ihanet cephesini örecek; anarşist, sosyalist, komünist, Marksist sıfatını taşıyan örgütler burjuva cumhuriyetçilerinin ve burjuva devletinin eklentisi olmak adına sıraya girecek; Temmuz 1936′da General Franco’nun darbe girişimiyle başlayan İspanya Devrimi’ni elbirliğiyle boğacaklardı.

3 Ekim 2014