Müzakere Süreci ve Güncel Durum

08.09.2014 | Harun YILMAZ
Müzakere sürecini ülkenin kendi çapında en akıllı iki kişisi yürütüyor: Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Öcalan. İkisi de ne derece akıllı olduklarını son yıllardaki siyasi performanslarıyla kanıtladılar. İkisi de kendilerinde olmayan bir şeyleri onlardan çıkartmak için kendilerine yanaşan kesimleri, deyim yerindeyse, suya götürüp susuz getirerek bunu gösterdiler. İki taraf da nihayet şu ülkenin sınırları içinde kendisi gibi akıllı birini bulmuş olmaktan ötürü memnun mudur bilinmez ama şurası çok net: Birbirlerine ihtiyaç duyduklarını hissettikleri oranda bu pazarlık devam edecek, ama biri düştüğünde (yani “ölü yatırım” haline geldiğinde) herkesten önce ilk vuran öteki olacak!

Türkiye’de Kürt sorunu bağlamında yürütülen ve çok çeşitli adlarla anılan müzakere sürecinin encamının ne olacağı herkesçe merak konusu. Yeni (kukla) hükümetin atanması, müzakere sürecinde yeni aktörlerin belirlenmesi ve yeni hükümetin programında da yerini almasıyla konu yeniden gündeme girdi.

Müzakere sürecini ülkenin kendi çapında en akıllı iki kişisi yürütüyor: Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Öcalan. İkisi de ne derece akıllı olduklarını son yıllardaki siyasi performanslarıyla kanıtladılar. İkisi de kendilerinde olmayan bir şeyleri onlardan çıkartmak için kendilerine yanaşan kesimleri, deyim yerindeyse, suya götürüp susuz getirerek bunu gösterdiler. Karşılaştırmalı olarak ilerleyelim, hem bu sayede pazarlık sürecinin nasıl kıran kırana geçtiği konusunda da bir fikir sahibi olup nereye varacağına dair kestirimde bulunabiliriz.

Taraflardan birisi ülkenin hem cumhurbaşkanı, hem başbakanı, hem başsavcısı, hem belediye başkanı, hem RTÜK başkanı ve dahi neyi değil ki! Kendisine liberal, demokrat, sosyalist diyen kesimleri uzun süre yanında taşıdı, o arkada pis işlerini görürken önden teorisyen olarak bu “kullanışlı aptallar”ı saldı, sonra işi bitince hepsini acımadan bir kenara attı.

Mesela sadece aldanma ile açıklanabilecek olsaydı, belki mazur görülebilecek düzeyde bir siyasi hatadan bahsedilebilirdi. Ama iş bunun çok ötesindeydi, zira askeri vesayetten bıkmış, az biraz demokrat gördükleri birini biraz daha demokrat hale getirebilmek için kendilerince soldan muhalefet yapmanın çok ötesine geçmişti bu kesimler. Neler neler demiyorlardı ki? O dönemin gazetelerini, televizyon program kayıtlarını açın bakın. Hasan Cemaller, Cengiz Çandarlar, Murat Belgeler, Nuray Mertler… Darbeler dönemi bitmişti, artık yeni bir dönemden geçiliyordu, bu yeni konjonktürde baskıcı, vesayetçi iktidarlara yer yoktu. Yeni iktidar İslamcı mıydı? Aman ne gam! Dinle ilgili eleştirilerin hepsi pozitivizmle maluldü, o yüzden es geçilmeliydi. Dini cemaatlere yönelik eleştirilerse şarkiyatçılıktı, çünkü Batı’daki sivil toplum kuruluşlarının Türkiye’deki versiyonu bunlardı. Dolayısıyla dini cemaatlerin ne devletin içinde çeteleşmeleri (“kadrolaşmaları”) ne de sermaye örgütleri olduklarının kıymeti harbiyesi vardı. Her türlü din eleştirisi, hattâ laiklik vurgusu Kemalizmdi, Jakobenlikti. AKP yarım (“güdük”) kalmış burjuva-demokratik devriminin tamamlayıcısıydı. Zaten “sosyalizm mosyalizm” bunlar da çağın gerisinde kalmış şeyler olduğuna göre, eski gömleğini çıkarmış Erdoğan’ın (“koskoca adamın yalan söyleyecek hali yok ya, çıkardım diyorsa çıkarmıştır!”) arabasına atlayıp onun türküsünü çığırmaktan başka ne çare vardı ki?!

Bunların hiçbirisi basit bir “ittirme” çabası değildi. Bugün Türkiye’de “bunlar” söyleminde egemen olan tarzda, karşısındaki iblisleştirerek, kendi tarafındaki tüm yanlış ve eksiklere göz yumarak yapılmış bir topyekûn savunma ve meşrulaştırma girişimiydi.

İşte müzakere masasının bir tarafındaki akıllı zat bu aklıevvellerin hepsini kullanışlı aptal yapan biri. O “demokrasi getireceğim” dedikçe, “bunlar” inandılar, inandıkça saldırdılar, saldırdıkça geri dönüşsüz bir yola girdiler ve AKP’nin, Gramsci’nin kastettiği anlamda, hegemonya kazanmasını sağladılar: AKP’nin paradigmaları toplumun muhalefet de dâhil olmak üzere geniş kesimlerinde (aktif ya da pasif) itibar görmeye başladı. Şimdi bu pisliği güya temizlemeye çalışıyorlar, ama aynı kafayla.

Bu kullanışlılardan birisi, Tayyip’in namert diyerek bir kenara atacak kadar alçaldığı hanımefendilerden biri bugün girdiği nedamet seansında “niyet okumasına giremezdik” diyor, dediğine göre siyasette bundan daha kötü bir tutum zor bulunurmuş!

İnsana sormazlar mı, hangisi niyet okumasıydı? Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu ve bununla birlikte iyiden iyiye artan polis baskısı ve devlet cinayetleri mi?  İş cinayetlerinin kitleselliğinde ifadesini bulan hızla artan sömürgenlik mi? 1 Mayıs yasakları mı? Darbeyle hesaplaşma adı altında kanunsuz işler mi? Ülkenin tutuklu gazeteci cennetine çevrilmesi ve kurulan medya tekeli mi?  “Bundan böyle Kürt sorunu diye bir şey yoktur” diyip mitinglerde urgan fırlatmacalık mı? Hrant Dink cinayeti mi? Hangi birini saymalı? Niyet okumak kötü de, niyetini belli eden katile, hırsıza nihai adımını atana kadar ses çıkarmamak, bilakis “yapmaz öyle şey” demek mi iyi?

Sonuçta, demokrasi getireceğini düşündükleri Erdoğan Türkiye tarihinin en güçlü diktatörlüğünü kurdu.

“Milletin Adamı” Erdoğan, yaveri Davutoğlu ve millete karşı korumaları.

Masanın bir tarafında solla net bir ilişkisi olmasa da gerekli anlarda solcuyum diyen kesimleri kendine bağlamayı bilen bir aşırı sağcı varken, diğer tarafında sosyalist olan solcuları kendi yanına çeken bir ulusal hareket önderi var. İlişkinin benzerliği yine kendini akıllı zanneden bir kesimin ava giderken avlanmış olmasında saklıdır.

Burada HDP projesinin fiyaskosundan bahsediyoruz. HDP ya da HDK projesinin oluşumuna ilk başta biz de olumlu yaklaştık ve aslına bakılacak olursa bugün de hâlâ aynı noktadayız. Türkiye’de Kürt hareketiyle buluşmayan bir sosyalist sol düşünülemez. Yıllardır devletle mücadele ederek pişen geniş bir tabanın ulusal mücadeleyle sınırlı kalmadan toplumsal dönüşüme çekilmesi önemli bir başarı olacaktır. HDP ya da HDK bu yönde bir adım olduğu oranda önemli bir gelişmeydi ve desteklenmesi şarttı.

Gelgelelim HDP’nin bu yönde bir adım olduğu konusunda soru işaretleri vardı. Neticede Kürt hareketi Öcalan’ın yakalanması ve AKP’nin yükselişinden bu yana düzenli olarak sağa kayan bir siyasettir, hattâ bunu SSCB’nin yıkılışı sonrası orak-çekicin atılması sürecine dayandırmak da mümkün. Her halükarda 2000′li yıllara yeni dinamikler adı altında sağ açılım damga vurmuştur. Bu parti neden şimdi birdenbire sola dönmüş olabilirdi? Hareketin tabanında bunun bir karşılığı bulunuyor muydu? Kürt hareketine mensup binlerce işçi-emekçi ya da genç nezdinde sol söylemlerin çekiciliğinin artığına dair bir gösterge, sosyalist bir hareketlilik var mıydı? Dahası HDK’nin kuruluşuna damga vuran söylemler haricinde başka bir “sola dönüş” emaresi var mıydı? Yoksa Altan Tan gibi iflah olmaz sağcıların katılımından da anlaşılacağı üzere başka bir durum söz konusu olamaz mıydı?

Tüm bu soruların cevabı “hayır”dı. HDP partinin tek adamı olan Öcalan nezdinde bir “solla kucaklaşma” projesi değildi ve bu nedenle sola dönüş değildi. Biz HDK’yi önemsemekle birlikte, yüzde 99,9′u tek bir harekete, üstelik sosyalist değil ulusal bir harekete mensup olan ve tabanında herhangi bir şekilde sola çekilme görülmeyen bir partiye bu nedenle katılmama (entrizm yapmama) kararı aldık. Devrimci bir örgütün kendi görüşlerinin tabanda karşılık bulacağına dair bir kıpırdanma olmadan bir kitle partisine girip çalışma yürütmesi olumlu sonuçlar doğurmaz. Nitekim doğurmadı da.

Bir benzetme üzerinden gidersek, nasıl CHP Kılıçdaroğlu ile bulunduğu yerden daha sola kaymadıysa, Kürt hareketi de HDP ile sola kaymadı, sadece TEKEL sürecinden başlayarak devam eden ve ülkede ciddi patlamaların olabileceğini gösteren muhalefetten pay almak için direksiyon kırdı. Dahası barış sürecinde yol kazaları olacağını tahmin etmek için âlim olmaya gerek yok. Bu noktada tüm toplumun olduğu kadar solun denetim altında olmasının önemli olduğu da malum. Kuşkusuz Öcalan ya da Kürt önderliği “Gezi”nin olacağını düşünmemişti, ama sorunlarla boğuşulacağını tahmin etmek zor değil. Dahası seçimlerde desteğin nereye kanalize olacağı da pazarlık açısından oldukça önemli. Bu noktada HDP çok önemli bir işlev gördü, ama maalesef sol güçler açısından değil, sağ güçler, AKP açısından.[1]

Özellikle de Gezi sürecinde HDP’nin içinde kontrol altında tutulan sol yapılardan ya da genel olarak sosyalistlerden en ufak bir eleştiri gelmedi. Reyhanlı patlamalarında tepe noktasına varan AKP’yle işbirliği Gezi’de devam ettirildi ve AKP’ye yönelik eleştiriler AKP’nin diliyle savunuldu. Yolsuzluk operasyonları döneminde aynı çizgi sürdürüldü ve HDP her seferinde “AKP’ye saldırmak çözüm sürecine darbedir” mantığıyla ses etmemeyi tercih etti; partinin sağ kanadı gür sesle konuşurken sol kanadı çıtını çıkarmadı.

Bunun hiç de masumane olmadığını söylemek gerekiyor, zira HDP’ye katılan sol meseleyi “Batı bize, Doğu size” şeklinde bir paylaşım olarak görmüştü. Buna göre, BDP Kürt illerinin partisi olacak ve Kürt ulusal hareketinin temsilcileri burada partinin başında yer alacak, HDP de Batı’da örgütlenecek ve “tabiatıyla” burada da sosyalistler partinin başında yer alacaktı. Yıllardır neredeyse hiç örgütlenme yapmamış aydınlar, (sosyalist harekette hepimiz için geçerli olduğu üzere) örgütlülüğü diplerde seyreden örgütler, hepsi de “Doğu’da BDP, Batı’da biz örgütleneceğiz” zehabına kapılarak ortalığı boş yere velveleye vermemeyi tercih ettiler! Gerçekten de bir aralar araba bu yönde gidiyordu. BDP ulufe dağıtır gibi koltuk dağıtıyordu, falanca il başkanı, falanca bilmem ne sorumlusu. Sonra ne olduysa oldu, Öcalan “BDP-HDP ayrımını kaldırdım, hepsi Kürtlerin” dedi. “Kızlı-erkekli”  mevzuunda, kürtaj yasağında, Reyhanlı’da, Gezi’de, yolsuzluklarda, İmam-Hatip dayatmasında ve diğerlerinde susan HDP solu dımdızlak ortada kaldı. Ne olacaktı ki? % 99,9′u Kürt hareketinden oluşacak ama koltuk paylaşımı ve ideolojik hat belirlenimi küçük azınlığın elinde mi olacaktı? Öcalan Batı’yı da Doğu’yu da Kürt hareketinin esas temsilcilerine dağıttı. Bunun üzerine, bir kısmı küsüp ayrıldı, geri kalanı tükürdüğünü yalamak olmaz diyerek kaldı.

Ama kâbus burada bitmedi. Öcalan’ın bu süreçte esas temsilcisi olan Selahattin Demirtaş cumhurbaşkanlığına aday olup bir sene önce söylediklerinin tam tersini söylemeye başlayınca kayıtsız şartsız destek yine kendini gösterdi. Demirtaş Gezi dedikçe, emek dedikçe, her şey tersine dönüyor zannettiler. Akabinde, seçim sonrasında burjuva medyanın (esasen AKP’nin elinde olan medyanın) “müthiş başarı” pohpohlamalarının korosuna katıldılar.

Sonuç? Demirtaş çıkıp Erdoğan’ı yemin töreninde ayakta alkışladı. Yüzünde en ufak bir iğrenme ifadesi olmadan, kerhen yaptığını gösteren hiçbir tavır sergilemeden tüm içtenliğiyle alkışladı. Partinin (eğer varsa) sol kanadından anlamlı bir eleştiri gelmeyince de, iki gün sonra çıkıp dalgasını geçti: “AKP alkışlanarak bitirilir, bunu anlamıyorlar. Ben Erdoğan’ı değil, onu seçen iradeyi alkışladım. % 52 oy almış bir kişi yemin ederken, onların iradesine duyduğum saygıyı gösterdim” vs. vs. Peki, sormazlar mı insana, hani bu Tayyip –diğer hırsızlıkları maada– oy hırsızıydı? Seçimler haksız rekabetle geçiyordu, yok hükmündeydi, devlet imkânlarından yararlanarak yürütülen seçimin demokrasiye hayrı yoktu? 10 Ağustos öncesi bu lafları eden birisi şimdi kağıt üzerinde % 52 yazıyor diye tüm bunları nasıl unutur?  Veya neden bu şekilde sağ tutum almak yerine, protestosunu gerçekleştirip, “Ben Erdoğan’ı değil, onun hırsızlığını, sıfırlamalarını, çocuk katilliğini, anneleri yuhalatmasını, Roboski katliamcılığını vb. protesto ettim ve seçimdeki tavrımı sürdürdüm” demez? Ama nasıl desin ki? Partinin sol kanadı gidip resepsiyonda Erdoğangille kıkırdarsa, sağ kanadı ne yapmaz?

HDP müzakere sürecinde sosyalist solun kontrolden çıkmaması ve Öcalan’ın belirlediği, istediği sınırlarda hareket etmesi için kurulmuş bir yapıdır. Bundan daha fazlasını beklemek ancak HDP tabanında, Kürt hareketinde sola dönük bir kıpırdanma olduğu takdirde mümkün olabilir.

Dolayısıyla müzakere sürecinin serencamı da şekillenmiş oluyor: Türkiye siyasetinin bu denli akıllı iki isminin müzakeresi olsa olsa çok sıkı bir pazarlık şeklinde geçiyordur. İki taraf da nihayet şu ülkenin sınırları içinde kendisi gibi akıllı birini bulmuş olmaktan ötürü memnun mudur bilinmez ama şurası çok net: Birbirlerine ihtiyaç duyduklarını hissettikleri oranda bu pazarlık devam edecek, ama biri düştüğünde (yani “ölü yatırım” haline geldiğinde) herkesten önce ilk vuran öteki olacak!

6 Eylül 2014


Notlar

[1] Bu noktada, daha fazla ayrıntı için, bkz. Deniz Köksal, Gezi Direnişi ve Kürt Hareketi.