Birinci Dünya Savaşı’nın Yüzüncü Yıldönümü (2. Bölüm)

04.08.2014 | Sinan KARASU
4 Ağustos sosyalizm tarihinin en kara günüdür. 4 Ağustos 1914′te tarihin gelmiş geçmiş en büyük, en örgütlü sosyalist partisi Marksizmin bütün ilkelerine aykırı bir tutum alarak, Alman meclisi Reichstag’daki oylamada savaş bütçesine oy verdi ve böylece sosyalistler dünya savaşı denen katliama ortak oldu. Mecliste ciddi bir çoğunluk oluşturan sosyalistler (sosyal-demokratlar) o zamana kadar burjuvaziye karşı sınıfsal bir tutum almış ve bütçe oylamalarında aleyhte oy kullanmışlardı. Bu temelde başlayan ayrılık, sosyalist hareketin tarihindeki bu en büyük bölünme hem birkaç yıl sonra yaşanacak ilk (büyük) işçi devriminin hem de Üçüncü Enternasyonal’in, “proleter dünya devriminin partisi”nin temellerini atacaktı.

1. Bölüm İçin Tıklayınız

Sosyalistler ve Birinci Dünya Savaşı

Kapitalizmin kendi dinamikleri açısından değerlendirildiğinde, savaşın patlak vermesi kaçınılmaz bir hadiseydi. Aynı şekilde, bir dünya sistemi, tarihte ilk kez bölgesel sınırların ötesine taşarak tüm dünyada yerleşik bir sistem kurmuş olması bakımından kapitalizmin savaşının dünya savaşı olması da kaçınılmazdı. Bu zorunluluğun nedenlerini yukarıda açıkladık. Fakat kapitalizmin bu vahşeti yaşatabilmesi, bu illiyetten bir illet doğması için bir zorunluluğun daha yaşanması gerekiyordu: Kapitalizmin antitezinin, yani sosyalizmin, sosyalist örgütlerin çöküşü!

Birinci Dünya Savaşı öncesindeki kabaca 15 yıllık dönem kapitalizm tarihindeki en önemli yükseliş dönemlerinden biriydi. Belli savaşlar olmasına karşın, bir tür prova olan Balkan Savaşı’na kadar kapitalizm kendi ölçüsünde barışçıl bir yükseliş dönemi yaşadı. Burjuvazi artı-değer sömürüsünü artırıp kârına kâr kattıkça, sömürgelerin varlığından da yararlanarak işçilere belli tavizlerde bulunabiliyordu. Böylece kapitalizmden parça parça koparılan tavizlerin gün gelip kapitalizmin tamamen ortadan kaldırılmasına varabileceği düşüncesi ciddi bir taraftar toplamaya başlamıştı.

Bu durum sosyalistlerin dünya çapındaki örgütlenmesi olan İkinci Enternasyonal’de (1889-1914) yansımasını buldu. Gücünün tepe noktasındayken, çoğunluğu gelişmiş kapitalist ülkelerde yer alan 3 milyonun üzerinde üyeye sahip İkinci Enternasyonal, Marksizmin teorik önermelerinin birçoğunu lafta savunuyor olmasına karşın, eylemde reformizme kaymıştı. Kapitalizm içinde kazanılan mevzilerin kalıcı olduğuna, aracı amaca dönüştürerek ne pahasına olursa olsun korunması gerektiğine inanıyor, tüm politikalarını bu kırıntıların artırılmasına göre belirliyordu.

Bu partinin içinde Lenin, Troçki, Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht gibi büyük devrimciler de yer almasına karşın, ağırlık oportünist kanattaydı. Egemen örgütlenme anlayışı her türlü bölünmeyi günah saydığı için, gösterilen münferit tepkilere karşın, esasen, lafta devrimcilik eylemde reformizm çizgisi sayesinde sol kanat da susturulabilmiş, 1914 yazında savaş patlak verene kadar ciddi bir devrimci kanat örgütlemek de mümkün olmamıştı.[3]

Bu noktada en somut örnek, savaşa kadarki birkaç yıllık süreçte partinin savaşla ilgili aldığı kararlardır. Savaşın yaklaşmakta olduğu, sermayenin kâr arzusunun tüm dünyayı kasıp kavuracak bir paylaşım savaşına ve vahşete yol açacağı daha on yıl öncesinden görülmüştü. Sosyalistler bu sebeple savaşa ilişkin somut tutum alma ihtiyacı duymuşlardı.

Bunlardan ilki Enternasyonal’in 1907 Stuttgart Kongresi’nde gerçekleşti. Diğer birçok başlık dışında, yaklaşan savaşa karşı sosyalist proletaryanın ne tutum alması gerektiğinin tartışıldığı toplantıda, farklı görüşlere karşın savaşa karşı çıkmakla ve soyut “barış” propagandası yapmakla yetinilmeyen bir karara imza atıldı. Fakat ileride, savaş patlak verdiğinde alınacak şovenist tutumun habercisi mahiyetinde, İkinci Enternasyonal’in manevi otoritesi August Bebel tarafından hazırlanan ilk karar metninde proletaryanın aktif görevlerinin ne olacağı belirtilmemişti.

Bu noktada Rosa Luemburg ve Rusya sosyalistlerinin itirazlarıyla bu araçların ne olması gerektiği ortaya kondu: Savaşın patlak vermesini engellemeye çalışmak ya da patlak verdiğinde bir an önce sonlandırmaya çalışmak yetmez! Proletarya savaş patlak verdiğinde sınıf mücadelesini sürdürerek, oluşan krizden burjuvaziyi devirmek amacıyla istifade etmelidir. Bunun soyut kalmaması adına, tarihten iki örnek de zikredilmiş ve Prusya-Fransa savaşına yanıt olarak 1871 Paris Komünü ve Rus-Japon Savaşına yanıt olarak 1905 Rusya Devrimi selamlanmıştı.

1910 yılındaki Kopenhag Kongresi’nde de aynı çizgi (lafta) korundu. Oportünistler üç yıl önce alınan karara itiraz etmediler. Silahlanma yarışı alıp başını gitmişti, savaş giderek yaklaşıyordu, savaşı reddetmek mümkün değildi, savaş öncesi açıktan kopuş yaşamak için de bir gerekçe görülmemişti. Bu yüzden, oybirliğiyle benimsenen “Militarizm Aleyhtarı Karar” metninde, önceki kongrelerin, “bilhassa da Stuttgart Kongresi’nin kararının onaylandığı”na dikkat çekiliyor,[4] bir önceki kararda proletaryanın önüne koyulan görevler tekrarlanıyordu.

Son olarak, 1912 yılında Basel Kongresi’nde de bu çizgi yeniden tasdik edildi. Sosyalistler yaklaşan emperyalist savaşa karşı iç savaş, yani devrim çağrısı yapıyorlardı. Engels’in uyarılarına kulak vererek, “önden siz buyurun kapitalist beyefendiler, ilk silahı siz sıkın” demişlerdi. Silahı ilk burjuvazi sıktı, ama devamı beklendiği gibi olmadı.

Savaş ve Sosyal-Şovenizm

4 Ağustos sosyalizm tarihinin en kara günüdür. 4 Ağustos 1914′te tarihin gelmiş geçmiş en büyük, en örgütlü sosyalist partisi Marksizmin bütün ilkelerine aykırı bir tutum alarak, Alman meclisi Reichstag’daki oylamada savaş bütçesine oy verdi ve böylece sosyalistler dünya savaşı denen katliama ortak oldu. Mecliste ciddi bir çoğunluk oluşturan sosyalistler (sosyal-demokratlar) o zamana kadar burjuvaziye karşı sınıfsal bir tutum almış ve bütçe oylamalarında aleyhte oy kullanmışlardı. Nitekim birkaç gün öncesine kadar da savaş bütçesine onay vermek şöyle dursun, tek damla kanın akıtılmasına bile izin vermeyecekleri yönünde beyanatta bulunuyorlardı.

Fakat oylama günü gelip çattığında Alman sosyalist vekiller ilkelerine ihanet ettiler ve aralarında Karl Liebknecht’in de bulunduğu birkaç çatlak sesi bastırarak grup kararıyla 110 lehte oyu burjuvazinin savaş arabasına bağladılar. Aynı gün, Enternasyonal’in en güçlü seksiyonlarından olan Belçika ve Fransa’da da sosyalistler savaşa karşı sınıf savaşını değil, burjuvazinin yanında yer almayı tercih ettiklerini açıkladılar. Olmaz denen olmuş ve Enternasyonal bölünmüştü.

Bu tutum, tüm beklentilere karşın hemen herkesi gafil avlamıştı. Lenin’in 4 Ağustos fecaatini ilk duyduğunda, olayı Alman Genelkurmayı’nın bir kara propagandası olarak değerlendirdiği söylenir. Lenin enternasyonalist yoldaşlarının, kendisini öğrencisi saydığı büyük devrimcilerin sosyalizmin en temel ilkelerine ihanet etmiş olmalarına ihtimal vermiyor, Alman ordusunun sosyalistleri birbirine düşürmek için bir tuzak kurduğunu düşünüyordu. Ama tuzağı kuran Alman genelkurmayı değildi; hainler içerideydi!

Lenin gerçeği öğrenir öğrenmez hemen tavrını net bir şekilde oluşturdu ve İkinci Enternasyonal’in kısmen değil, tümden çöktüğünü ve Rosa Luxemburg’un meşhur ifadesiyle, “çürümüş bir ceset” olduğuna hükmetti. Lenin’e göre, bu tavrın adı sosyal-şovenizm ya da sosyal-yurtseverlikti: Lafta sosyalizm, eylemde şovenizm, yani yurtseverlik.

Bugünkü İkinci Sosyalist Enternasyonal (1889-1914) önderliğinin çoğunluğu, tarihsel açıdan çok önemli olan bu anda, sosyalizmin yerine milliyetçiliği koymaya çalışıyor. […] Enternasyonal önderliği savaş bütçelerini onaylamış, “kendi” ülkelerindeki burjuvazinin şovenist (“yurtsever”) sloganlarını tekrarlamış, savaşı meşru gösterip savunmuş, savaşan ülkelerde burjuva hükümetlere katılmış vs. ve bu bakımdan sosyalizme ihanet etmiştir. […] Sosyalizmin bu yolla kepaze edilmiş olmasının sorumluluğu, öncelikle, İkinci Enternasyonal’in en güçlü ve en nüfuzlu partisi olan Alman sosyal-demokratlarına aittir. Fakat ülkesine ihanet etmiş ve Komün’ü yenilgiye uğratmak için Bismarck’la birleşmiş olan burjuvazinin hükümetinde bakanlık koltuğuna oturmayı kabul eden Fransız sosyalistlerinin tavrı da hiçbir şekilde savunulamaz. […]

İkinci Enternasyonal’in çöküşünü diplomatik laflarla geçiştirmeye ya da gizlemeye çalışan unsurlar proletaryaya en büyük zararı vermektedir. […]

Oportünistler, sosyalist devrimin gerekliliğini yadsıyıp yerine burjuva reformizmini koyarak; belli anlarda iç savaşa dönüşmesi kaçınılmaz olan sınıf mücadelesini reddedip sınıf işbirliği vaaz ederek; yurtseverlik ve anavatan savunması kisvesi altında burjuva şovenizmi yaparak ve daha uzun zaman önce Komünist Manifesto’da dile getirilmiş olan sosyalizmin temel gerçeğini (yani “işçilerin vatanı yoktur” düsturunu) görmezden gelerek ya da reddederek […] zaten uzun zamandır İkinci Enternasyonal’in çöküşünü hazırlıyorlardı.[5]

Lenin bu tespitlerden tek bir sonuç çıkarır: Enternasyonal’le tüm bağları kesinkes koparmak ve yeni bir Enternasyonal’in inşasına girişmek. Peki, kimlerle? Lenin bu noktada, sosyalist harekette bugün de var olan bir küçük burjuva uyanıklığına karşı özellikle tepkiliydi: Kendi şovenistliğini güzel lafların arkasına sığınarak meşrulaştırma girişimi.

Her ülkenin sosyalistleri kendi şovenistliklerini “anavatan savunması” ve “yurtseverlik” laflarının arkasına sığınarak meşrulaştırmaya çalışıyordu. Bu noktada sadece savaş çıktığı zaman değil, çok önceden beri, yurtseverliğe karşı görüşlerini net bir şekilde ortaya koymuş ve “birbiriyle çelişkili iki görevin, yani yurtseverlik ile sosyalizmin bir araya getirilmesi Fransız sosyalistlerinin sonunu hazırlayan bir hataydı”[6] diye yurtseverliğin burjuva olanını da sözde sosyalist olanını da mahkûm etmiş olan Lenin, çoğu zaman esas eleştiri oklarını açıktan şovenistlere değil, Kautsky gibi merkezcilere yöneltmişti.

Bu temelde başlayan ayrılık, sosyalist hareketin tarihindeki bu en büyük bölünme hem birkaç yıl sonra yaşanacak ilk (büyük) işçi devriminin hem de Üçüncü Enternasyonal’in, “proleter dünya devriminin partisi”nin temellerini atacaktı.

Savaşın Sonu

Savaş patlak verdiğinde her ülkede düzeyi değişse de güçlü bir şovenist dalga yarattı. Kendi parti ve örgütleri tarafından ihanete uğrayan işçi sınıfı ve emekçiler burjuva ideolojisine daha da açık hale geldiler. Dolayısıyla “savaş devrimlerin anasıdır” sözü pek de doğrulanmış görünmüyordu. Fakat Troçki’nin bu söze dair düzeltmesini unutmamak gerek: Savaş devrimlerin anasıdır, ama başlangıcında değil bitiminde!

Emperyalist paylaşım savaşı kitleleri şovenist bir dalganın altında ezse de, cepheden yüzbinlerce insanın ölüm haberleri gelip cephe gerisinde yaşam ve çalışma koşulları giderek ağırlaştıkça savaşa yönelik destek azalmaya başladı. Bunun üzerine burjuvazinin ve işçi hareketinin içinde “barış yanlıları” belirmeye başladı. Savaşa karşı tepkinin düzen sınırları dışına taşan bir harekete yol açmaması için sağlı sollu manevralarla işçi sınıfı kuşatılmaya çalışıldı. Ne yazık ki burjuvazi bu hamlesinde başarılı oldu. Rusya haricindeki ülkelerde işçi sınıfını burjuvazinin ideolojik tahakkümünden kurtarmak mümkün olmadı. Hemen her ülkede sömürülen ve ezilen kitlelerin hareketi düzene karşı ciddi bir tepkiyi ifade ediyordu, fakat son kertede geleneksel örgütlerinden kopartılmaları başarılamadı.

Rusya istisnaydı. Rusya’da Lenin ve Troçki önderliğindeki Bolşevikler savaşa karşı mücadeleyi savaşı doğuran toplumsal koşullara karşı mücadeleyle birleştirdiler ve Kasım 1917′de Çarlık monarşisinin ardından kapitalizmi de devirerek savaşı sonlandıran adımı atmış oldular. Bolşevikler genel bir barış teklifinde bulunarak, “iyi niyet” beyanı olarak Çarlığın ve Rus burjuvazisinin müttefikleriyle imzaladığı gizli, yağmacı antlaşmaları bir bir yayınladılar! Savaşın artık sürdürülebilirliği yoktu. 20 milyona yakın insanın canına mal olan, bir o kadar insanı sakat bırakan savaş dört yılın ardından sona erdi. Böylece, altını çizmekte yarar var, insanlığı dünya savaşı denen katliamdan sosyalistler, özelde de Bolşevikler kurtarmış oldu.

Ne var ki savaş daha yeni başlıyordu. Sadece birincisinin ardından İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi anlamında değil, aynı zamanda emperyalist paylaşım savaşına, burjuvazinin yağmacı savaşına son veren Bolşeviklere karşı dün karşı cephelerde savaşan emperyalist hükümetlerin el ele vererek Rusya’daki işçi iktidarına açtıkları savaş anlamında da. Onlarca ülke kapitalizme yönelik bu tehdide karşı yeni bir savaş çılgınlığına girişmişti. Ne var ki emperyalist güçler dört yıllık uzun bir savaşın ardından bu müdahaleyi tam manasıyla gerçekleştirebilecek askeri ve siyasi güçten yoksundu. Kapitalizmin tam teşekküllü büyük savaşlara yeniden girişebilmesi için güçlerini toparlaması ve insanlığı iki dünya savaşı arasında bir de faşizm cehenneminden geçirmesi gerekecekti.

Temmuz 2014


Notlar

[3] Genel olarak İkinci Enternasyonal ve özelde devrimci kanadı hakkında daha fazla ayrıntı için, bkz. Sinan Karasu, Bir Devrimci Parti Teorisine Doğru, 3. Bölüm.

[4] O. H.  Gankin ve H. H. Fisher, The Bolsheviks and the World War: The Origin of the Third International, Stanford University Press, 1960, s. 72

[5] “Savaş ve Rusya Sosyal-Demokrasisi”, Devrimci Yenilgicilik içinde, Agora Kitaplığı, 2009, s. 16-19.

[6] V. İ. Lenin, Yenilgicilik ve Enternasyonalizm, Agora Kitaplığı, 2009, s. 174.