Birinci Dünya Savaşı’nın Yüzüncü Yıldönümü (1. Bölüm)

29.07.2014 | Sinan KARASU
Tam 100 yıl önce bu zamanlar dünya savaşı başladı. Dünya savaşı! Biz bugün oldukça kanıksamışız olduğumuzdan, bu tabir kolay bir tamlamaymış gibi ağzımızdan dökülüveriyor. Peki, ya saati tam bir asır geriye alsak? Acaba bu kelimeleri bu kadar rahat sarf edebilir miydik? Daha dünyayı keşfetmeyi bile yakın zaman önce başarmış bir tür nasıl oldu da tüm dünyayı bir savaş alanına çevirdi? Savaşı yerel, bölgesel ya da birkaç ülke arası bir olay olmaktan çıkarıp, dünya çapında bir olaya, katliama nasıl dönüştürdü? Bu söz (“dünya savaşı!”) ilk ne zaman duyuldu, kim sarf etti? Dünya savaşı kavramını ilk duyanlar ne hissetti? Diğer yandan, mesele sadece sözel alanla sınırlı değildi, bizatihi somuttu da. Hava saldırılarıyla bir şehrin stratejik olarak bombalanması insanlık tarihinde daha önce görülmedik bir şeydi. İngiltere’ye karşı 1915′teki Alman Hava Gemisi (Zeplin) saldırıları ve 1917-18′deki Gotha bombardıman uçakları bir başlangıçtı.

Tam 100 yıl önce bu zamanlar dünya savaşı başladı. Dünya savaşı! Biz bugün oldukça kanıksamışız olduğumuzdan, bu tabir kolay bir tamlamaymış gibi ağzımızdan dökülüveriyor. Peki, ya saati tam bir asır geriye alsak? Acaba bu kelimeleri bu kadar rahat sarf edebilir miydik? Daha dünyayı keşfetmeyi bile yakın zaman önce başarmış bir tür nasıl oldu da tüm dünyayı bir savaş alanına çevirdi? Savaşı yerel, bölgesel ya da birkaç ülke arası bir olay olmaktan çıkarıp, dünya çapında bir olaya, katliama nasıl dönüştürdü? Bu söz (“dünya savaşı!”) ilk ne zaman duyuldu, kim sarf etti? Bu emperyalist savaşa en tutarlı şekilde karşı çıkan isimlerden Lenin bile savaşın ortalarına doğru yazdığı Sosyalizm ve Savaş broşüründe dünya savaşı kavramı yerine, kimi zaman “1914-1915 büyük Avrupa savaşı” gibi nitelendirmeler kullanırken, dünya savaşı kavramını ilk duyanlar ne hissetti?

Diğer yandan, mesele sadece sözel alanla sınırlı değildi, bizatihi somuttu da. Dünya savaşı ilk kez görülmüştü, doğru, ama o savaşta yaşananlar da ilk kez görülüyordu. Hava saldırılarıyla bir şehrin stratejik olarak bombalanması insanlık tarihinde daha önce görülmedik bir şeydi. İngiltere’ye karşı 1915′teki Alman Hava Gemisi (Zeplin) saldırıları ve 1917-18′deki Gotha bombardıman uçakları bir başlangıçtı ve savaşın sonlarına doğru iki emperyalist taraf da bu konuda epey ilerleme kaydetmişti.[1]

Daha yüzyıl önceki Napoléon Savaşları’nda milyonlarca ölü vererek bu alandaki rekorunu kıran Avrupa’nın büyük devletleri, yüzyıl içinde çıtayı yükseltmiş ve kapitalizmin insanlığa neler vaat ettiğini gözle görülür şekilde ortaya koymuştu.

Savaşlar ve “Sapma”

Savaşları toplumun olağan akışından bir sapma, sıradışı bir vaka olarak görmek yaygın bir eğilimdir. Akıl çağında yaşadığımızı vaaz eden ideolojiye göre, aşırılıkların her türlüsü gibi şiddetin en aşırı, en gözü dönmüş hali olan savaşlar da vahşetin uç boyutlara taşındığı bir örnek olması bakımından düzenin çarklarına dışarıdan bir müdahaledir. Olağan akışa inanılmaz bir müdahaledir savaşlar. Beyniyle sivrilen, medeniyetle mücehhez türümüzün hayvanların en doğal halinden farksız, hattâ daha da beter bir duruma düşmeleri sapkınlıktan başka bir şey olamaz. Buna göre, savaşın hayatın olağan parçası olduğu dönem, aklın değil, hayvani içgüdülerin egemen olduğu eski çağlardır. Oysa kapitalizmle birlikte savaş bir geçim aracı, yaşam tarzı olmaktan çıkmış ve barış kaide haline gelmiştir. Bize düşen görev, ilk saldıran olsun olmasın mutlaka “kendi” ülkemizin yanında saf tutmak ve bir süre sonra bu anomaliyi sonlandırarak status quo ante bellum‘a geri dönmektir!

Bu ideoloji oldukça yaygındır ve taraftarları çok geniş bir yelpaze oluşturmaktadır. Savaş karşıtlarından savaş çığırtkanlarına kadar önemli bir kesim, savaşı toplumsal bünyeye yabancı bir olgu olarak değerlendirmektedir. Oysa savaş bir sapma, bir anomali değil, kapitalizm öncesinden daha farklı bir biçimde tezahür etse de sınıflı toplumlarda hayatın olağan akışının parçasıdır. Savaş siyasal yaşamın ayrılmaz öğesidir. Gündelik hayatın içinde, işyerlerinde, mahallerimizde, okullarda üstü örtülü ya da açıktan çok çeşitli savaşlar devam etmektedir. Birbiriyle uzlaşmaz karşıtlıklara sahip sınıflar farklı noktalarda birbiriyle çatışmakta, deyim yerindeyse, mini muharebelere girmektedir.

Bunları “savaş değil” diyerek geçiştirmek yanlış olur. “Kastedilen orduların karşı karşıya geldikleri silahlı savaşlardır”! Kuşkusuz burada kelimenin anlamını genişleterek aslında önemsizleştirmek gibi bir tehlike vardır, fakat yine de daha büyük savaşların bu küçük savaşların devamı ve tamamlayıcısı olduğunu görmek adına bu riski almak gerekir, zira savaş, ünlü Prusyalı askeri bilimci Carl von Clausewitz’in sözleriyle, siyasetin başka araçlarla devam ettirilmesinden başka bir şey değildir.

Savaşın niteliğini belirleyen şey savaşın hangi politikaların devamı olduğu (“savaş siyasetin devamıdır”), o savaşı hangi sınıfın yürüttüğü ve o savaşın hangi amaçlarla yürütüldüğüdür. Toplum sınıflara bölünmüş olduğundan, bu sınıfların çıkarları “barış” döneminde de savaş döneminde de belli politikalarla korunmaya çalışılır. Savaşı iki şekilde açıklayabiliriz: Ya tamamen “tesadüf” eseri gerçekleşen bir olayın, örneğin Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahdının bir Sırp öğrenci tarafından vurulması sonucu doğan bir sarmal olarak açıklarız ya da o zamana kadar gerçekleşen olaylar silsilesinin –bizler açısından gayet mantıksız olsa da– mantıksal sonucu olarak. Üçüncü bir yol yoktur.

Arşidük Ferdinand 28 Temmuz 1914′te öldürülmeden birkaç dakika önce arabada eşiyle giderken.

Böyle baktığımızda, savaşın siyasetin başka araçlarla (şiddet araçlarıyla) sürdürülmesi anlamına geldiğini görürüz. Olağan dönemlerinde, yani “silahsız savaş” dönemlerinde ülkeler, yani o ülkelerin egemen sınıfları ulusal çıkarlar olarak takdim ettikleri çıkarlarını siyasetle ve diplomasi kanalıyla halletmeye çalışırlar. Paylaşılacak dünya bir tanedir ve Lenin’in Emperyalizm kitabında özellikle vurguladığı üzere, o dünya emperyalizm aşamasına gelindiğinde (kabaca yirminci yüzyılda) zaten paylaşılmıştır. Paylaşılmış olanı yeniden paylaşmanın yegâne yolu iknadır; sözle (diplomasi) olmazsa, şiddet yoluyla ikna!

Birinci Dünya Savaşı tam da buydu. Paylaşılmış dünyanın kâr için, nüfuz alanları için yeniden paylaşılması, sermayenin dünyaya yaşattığı vahşet, bir emperyalist (yeniden) paylaşım savaşı!

Ulus-Devlet ve Savaş

Kapitalizm ulus-devletler şeklinde örgütlenmiştir. Kapitalizmin özel mülkiyet ve piyasa haricinde bir diğer sacayağı da ulus-devlettir. Her ulus-devlet, farklı sermaye gruplarının varlığını ve onların asli pazar alanlarını ifade eder. İşçi sınıfına karşı birlik olmalarına karşın kendi aralarında sıkı bir rekabet halinde olan kapitalistler için ulus-devletler karşılıklı olarak nüfuz ettikleri pazar alanlarıdır. Kapitalistler yeni pazarlara ilerlemeden önce bu ulusal temele ayaklarını sağlam bir şekilde basmak zorundadırlar. Fakat Troçki’nin de sevdiği bir benzetmeyle, ulus-devlet burjuvazinin sıçrama yapmak için ihtiyaç duyduğu bir tramplenden ibaretti. Üretim araçları çoktan ulusal ya da bölgesel sınırları aşmış, dünya çapında bir kimliğe bürünmüştür. Zaten dünyanın büyük güçler tarafından paylaşılmış olması bu sermaye birikiminin bir kanıtıdır. Kapitalizm farklı gelişim aşamasındaki halkları kendi sistemine farklı şekillerde dâhil ederek bir dünya sistemi yaratmıştır.

Bu açıdan dünya savaşı dünya sistemi kurmuş olan kapitalizmin ulus-devlet sistemine isyanıydı. Zamanında tek para birimi, tek ölçü birimi, tek gümrük vergisi gibi somut önlemlerin cisimleşmiş hali olarak burjuvaziye üretici güçleri geliştirme imkânı sağlayan ulus-devlet, emperyalizm çağında üretici güçlerin daha da gelişmesinin önünde bir engel haline gelmiştir. Üretici güçler sınırlarla, gümrük duvarlarıyla, birbirine karşıt ulusal cephelerle sınırlanmadan tek bir dünya ekonomisi isterken, kapitalizm bunun karşısına ulus-devletin deli gömleğini çıkartıyordu. Üretici güçler deli gömleğini reddetti. İki karpuzu bir koltuğa sığdırmak isteyen ve biri olmadan diğerini var edemeyen kapitalizm bu çözümsüz çelişkisini savaşla halletmeye çalıştı.

Bu noktada ulusal sınırları daha dar bulan güçler ile o sınırları kapitalizm sınırları içinde emperyalist kurallara uygun olarak genişletmeyi başarmış güçlerin çekişmesi devreye girdi. İlk kapitalistleşen, ulus-devlet (ulusal pazarı garanti altına alma) adımını daha erken atan ülkelerden İngiltere ve Fransa, keza coğrafi olarak daha geniş bir alanda at koşturduğundan geriden gelme açığını daha rahat kapatabilen ABD yirminci yüzyıla geldiğinde farklı derecelerde de olsa dünyanın bölüşümündeki paylarından memnunlardı.

Oysa geç kapitalistleşen, ulus-devlet adımını daha geç atan ve dolayısıyla emperyalist rekabete geç katılan İtalya, Almanya ve Japonya gibi ülkeler, gösterdikleri kapitalist atılım sonrası dünya güç arenasındaki ağırlıklarıyla sömürgelerinin azlığı (ya da yokluğu) arasında büyük bir orantısızlık görüyor ve bu durumu değiştirmenin planlarını yapıyorlardı. Lenin’in sözleriyle,

İngiliz-Fransız burjuvazisi ulusların özgürlüğü için ve Belçika için savaştığını söyleyerek halkı kandırıyor. Hâlbuki onlar aslında güçleriyle orantısız bir şekilde sahip oldukları sömürgeleri muhafaza etmek amacıyla savaşıyorlar. Eğer İngiliz ve Fransızlar sömürgelerini Alman emperyalistleriyle “adil bir şekilde” paylaşmaya yanaşsalar, Alman emperyalistleri Belçika’yı hemen azat ederdi. … Almanya burjuva adaleti ve ulusal özgürlük (ya da ulusların varoluş hakkı) açısından değerlendirildiğinde, İngiltere ve Fransa karşısında mutlak anlamda haklı görülebilir, zira sömürgelerden “mahrum” bırakılmıştır, düşmanları ondan kıyaslanamaz derecede daha fazla ulusu ezmektedir.[2]

Yeni sermaye bölgeleri, hammadde ve yeraltı kaynakları, nüfuz alanları arayan ama bulamayan bu büyük devletlerin sınırları içinde çelişkiler de iyice keskinleşecek ve ileride faşizme kadar varacaktı. Fakat biriken sermayeyi kullanacak yeni alanlar ve hammadde depoları bulmak önemliydi ve yirminci yüzyılın başında bunu çözmek için savaştan başka yol görünmüyordu.

Savaşın gerekçeleri bunlardı. Geriye sadece Avusturya-Macaristan veliahdını öldürecek bir Sırp gencinin ortaya çıkması ve 28 Temmuz 1914′te Sarayova’da o “tesadüf”ü yaşatması gerekiyordu.

1. Bölümün Sonu


Notlar

[1] Kenneth W. Estes (haz.), History in Dispute, St James Press, 2004, c. 18, s. 10.

[2] V.İ. Lenin, “Socialism and War”, Collected Works, c. 21, s. 303.