1848 Şubat Devrimi Üzerine Birkaç Not

26.02.2014 | Harun YILMAZ
Marx-Engels’in Fransız üçlemesi (Fransa’da Sınıf Savaşımları, 1848-1850, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i ve Fransa’da İç Savaş) Marksizm okumalarına başlayacak hemen her devrimcinin gözünü korkutan eserler olmuştur. Resmi eğitim sistemindeki malum hamasi nitelikten ötürü tarihsel olaylara zaten mesafeli duran bir toplumda yaşıyor olmaya, teorinin karmaşıklığı da eklenince bu kitaplar Kapital gibi “çok kıymetli, ama ileride okunacak” eserler haline gelmiştir, oysa bir siyasi eğitim müfredatında paha biçilmez bir yer tutarlar. Meselenin tarihsel kısmının üstesinden gelmek için Fransa 1848 broşürümüz üçlemelere niyet etmiş okura önemli bir kaynak niteliğindedir. Buradaysa, devrimin 166. yıldönümü vesilesiyle günümüze ışık tutacak siyasi boyutlarından birkaçını ele almaya çalışacağız.

Marx-Engels’in Fransız üçlemesi (Fransa’da Sınıf Savaşımları, 1848-1850, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i ve Fransa’da İç Savaş) Marksizm okumalarına başlayacak hemen her devrimcinin gözünü korkutan eserler olmuştur. Resmi eğitim sistemindeki malum hamasi nitelikten ötürü tarihsel olaylara zaten mesafeli duran bir toplumda yaşıyor olmaya, teorinin karmaşıklığı da eklenince bu kitaplar Kapital gibi “çok kıymetli, ama ileride okunacak” eserler haline gelmiştir, oysa bir siyasi eğitim müfredatında paha biçilmez bir yer tutarlar.

Meselenin tarihsel kısmının üstesinden gelmek için Fransa 1848 broşürümüz üçlemelere niyet etmiş okura önemli bir kaynak niteliğindedir. Buradaysa, devrimin 166. yıldönümü vesilesiyle günümüze ışık tutacak siyasi boyutlarından birkaçını ele almaya çalışacağız.

En önemli soru en basit sorudur: Fransa’da 1848’de, Şubat ayında gerçekleşen devrim ne devrimiydi? Burjuva nitelikte bir devrim olduğunu biliyoruz. O halde, 1848’de olan burjuva devrimiyse, 1789’daki Büyük Devrim ne devrimiydi? 1789’da olan burjuva devrimiyse, ki öyle, 1848’de olan burjuva devrimiyse, ki o da öyle, o halde 1789-1848 arası bir yerde bir karşıdevrim olmuş olmalıydı ki, burjuvazi 1848’de yeniden devrim yapmak istesin. Peki, o halde Engels 1848’in hemen arifesinde neden “Fransa’da burjuvazinin egemenliği onyedi yıldan beri dünyadaki herhangi bir ülkede olduğundan daha tam” demişti?[1]

Kuşkusuz bu sorular meselenin düğüm noktasıdır. Elbette 1789’da Fransa’da bir burjuva devrimi olmuş, burjuvazi siyasal iktidarı (devlet iktidarını) ele geçirmiş ve bu tarihten sonra bir daha da egemenliği kaybetmemiştir. Fakat burjuvazinin egemenliğini kaybetmemiş olması siyasal yönetim biçimlerinin hiç değişmemiş olduğu anlamına gelmez. Burjuvazi 1789’da devrimi yaptıktan sonra, devrim sınıfsal amaçları bakımından başarıya ulaşmış, kapitalist üretim ilişkileri bir daha geri dönmeyecek şekilde yerleşmiş olmasına karşın, siyasal idealleri bakımından yenilgiye uğramıştır. Başka bir deyişle, kurulan baskıcı rejimlerle devrimin geniş kitleleri ilgilendiren demokratik yanları bir süre sonra geri plana itilmiş, burjuva devriminin demokratik değil, burjuva yanı ağır basmıştır.

Bu durum tüm Fransız toplumunda etkisini hissettirmiştir: Varlığını eskisi gibi devam ettirmek isteyen hanedanlar ve aristokratlar, bu kesimlerle uzlaşma içinde olan gerici burjuvalar, bu kesimlerle çıkarları ters düşen, yüzünü ileriye dönmüş (sanayi) burjuvazisi, arada derede duran çıkışsız küçük burjuvazi, yeni ortaya çıkan proleterler, hepsi de yeni düzenin eskisinden (ancien regime‘den) pek de farkı olmadığını ve pamuk ipliğine bağlı olduğunu gördüğünden, 1789-1848 arasında iktidarı almak için çeşitli teşebbüslerde bulunmuştur.

1830′daki Temmuz Devrimi’nde yine işçi ve emekçilerin mücadelesinden burjuvazi, daha doğrusu burjuvazinin bir kesimi, Marx’ın “mali aristokrasi” diye adlandırdığı “bankacılar, borsa kralları, demiryolu kralları, kömür ve maden sahipleri, orman sahipleri ve toprak sahiplerinin onlara bağlı bölümü”[2] istifade etmiş ve iktidara taşınmıştı; sanayi burjuvazisiyse iktidarın dışında kalmıştı.

İşte 1848 Devrimi bu sorunu çözmek üzere gerçekleşen bir devrimdi, en azından Şubat ayındaki ilk kalkışması bakımından. Burjuvazinin bugünkü gibi mali sermaye (banka sermayesiyle sanayi sermayesinin iç içe geçmesi) halinde topaklaşmadığı koşullarda, çıkarları son tahlilde farklı yönlere işaret eden iki kesimin siyasal iktidarı eline almak ve çoktan kurulmaya başlamış burjuva toplumunu buna göre şekillendirmek amacıyla giriştiği mücadelenin ürünüydü.

Bu açıdan, gerçekleşen devrimin klasik devrimlerden bir farkı olduğu açıktır. Devrim, bir sınıfın başka bir sınıfı devirerek siyasal iktidarı ele geçirmesi ve buna bağlı olarak ekonomik ve toplumsal ilişkileri baştan aşağıya dönüştürmesidir. Oysa 1848 öncesinde iktidar zaten burjuvazinin elindeydi. Dolayısıyla gerçekleşecek dönüşümün bir hükümet değişikliğinden farkının ortaya konması gerekir. Marksist yazında buna toplumsal (sosyal) devrimden farklı olarak siyasal (politik) devrim adını veriyoruz.

Bu noktada, kavramlara özel bir anlam yüklendiğini vurgulamak gerekiyor. Düz anlamıyla baktığımızda, devrimin kendisi zaten siyasal bir eylemdir. Fakat siyasal devrim toplumsal devrimi kısmen içerir. Toplumsal devrimde iktidar bir sınıfın elinden başka bir sınıfın eline geçerken, siyasal devrimde, yani kısaca devrim dediğimiz hadisede iktidar, zaten iktidarda olan sınıfın içindeki bir hizbin elinden aynı sınıfın içindeki başka bir hizbin eline geçer. Bu değişim kendisini üretim ilişkileri alanında da hissettirir. Toplumsal devrimler söz konusu olduğunda üretim ilişkilerinde köklü bir dönüşüm yaşanırken, siyasal devrimlerde ekonomik altyapıda köklü bir dönüşüm yaşanmaz. Elbette siyaset belli bir temel üzerinde yükseldiğinden, siyasal devrim de ekonomik altyapıda ve toplumsal ilişkilerde bir dönüşüme yol açar, yani toplumsal alana da mutlaka sirayet eder, fakat bu dönüşüm toplumsal devrim örneğinde olduğu denli köklü değildir.

Fransa’da 1848′de olan buydu. Burjuvazi bu dönemeçten önce toplumda egemen konuma gelmişti, ülkedeki ekonomik ilişkilere kendi damgasını vurmuş, diğer üretim biçimlerini kendine tabi kılarak tam anlamıyla kapitalist bir ekonomi kurma yolunda ilerliyordu. Fakat bu egemenliğin siyasal alandaki karşılığı henüz parçalıydı. Burjuvazi hem mülklü bir sınıf olmanın verdiği yapısından ötürü, hem de emekçi kitlelerin baskısından duyduğu korkuyla kendi rejimini gerçekten devrimci bir tarzda, gerçekten devrimci bir müdahaleyle kuramıyordu. Bu nedenle, tarihin gelmiş geçmiş en güçlü egemen sınıfının kendi siyasal iktidarını kurması (inceltip geliştirmesi değil, sadece kurması) birkaç asır almıştır.

Her şey bir tarafa, buradan karşılaştırma yaparak çok somut bir çıkarımda bulunmamız gerekiyor: Proletaryanın kendi devrimini yapması ve devrimci diktatörlüğü aracılığıyla arzulanan sınıfsal topluma ilerlemesi için kendisine ne kadar az zaman tanındığına dikkat etmek gerekiyor. İşçi sınıfının bir türlü kapitalizmi ortadan kaldıramamış olmasını asla kaldıramayacağı sonucuna bağlamadan önce bir daha düşünmek gerekir. Bireylerin hayatında çok uzun görünen süreler, sınıfların ve toplumların tarihinde kimi zaman göz açıp kapama süresinden farksızdır. Burjuvazi bu iğrenç rejimini kurmak için insanlığın hesabından bu kadar çalmışken, proletaryanın beş-on bin yıllık pisliği kaldırmak için bir o kadar, hattâ daha da fazla didinmesi eşyanın tabiatına aykırı değildir.

Konumuza dönersek, 1848 Şubat Devrimi’nin niteliğinin bugünle kıyaslanması doğru olmaz, zira burjuvazinin ortaya çıktığı döneme ait olan söz konusu (sınıf-içi) bölünme emperyalizm çağıyla birlikte genel itibariyle aşılmıştır. Emperyalizm hem feodalizmi (veya genel olarak kapitalizm öncesi ilişkileri) tasfiye etmiş, hem de mali sermayenin şahsında sermaye içi bölünmeyi tekelleşmeyle aşmıştır. Burjuvazi kapitalizmin yerleştiği ülkelerde artık topak bir bütündür ve 1848′i alıp yirmibirinci yüzyıl dünyasına aynen uygulamaya çalışmak yanlış olacaktır.

Bu noktada, burjuvazinin kendi içindeki kaçınılmaz siyasal ve ekonomik bölünmelere dikkat etmek gerekiyor. İşçi sınıfının ve onun devrimci önderliğinin dünya siyaset sahnesinde yer almadığı koşullarda burjuvazinin kendi içindeki hizip çatışmaları daha rahat bir şekilde açığa vurulur hale geliyor. Bir işçi iktidarıyla devrilme korkusunu yakından hissetmeyen, sermayenin egemenliğinin sağlam temellere dayandığını düşünen egemen kesimler içlerindeki siyasal çatışmaları açıktan bir iç savaşa dönüştürecek kadar cüretkâr olabiliyorlar. Bunun sonucunda, barış içinde bir arada yaşayamayan burjuva kesimler arasında iktidarın el değiştirdiğini görebiliyoruz.

Bu hamleyi gerçekleştiren burjuva hareketlerden bazıları doğrudan gerici burjuva nitelikteyken, bazıları popülist-sosyalist söylemlerle emek hareketine de yaslanabilmektedir. Bu ikisi arasında kategorik ayrım yapmadan söylersek, burjuvazinin elindeki bu iktidar değişikliğini bir siyasal devrim diye adlandırmak, burjuva devriminin tamamlanması diye adlandırmak kadar yanlıştır. Siyasal devrim burjuvazinin kendi içindeki basit bir hükümet değişikliği değildir. Veya sermayenin farklı yatırım alanlarını tercih eden kesimleri, örneğin Avrasyacı kanadı ile AB’ci kanadı arasındaki savaşa ve olasılı iktidar (hükümet) değişimine uygulanabilecek bir terim değildir.

Farklı çağlar ve sınıflar arasındaki belli farkları dikkate almadan, bir kavramı bir çağdan diğerine ya da bir sınıfın ilişkilerinden diğerine mekanik şekilde uygulamak en yanlış tutumdur. Kuşkusuz, kapitalizmin nasıl evrensel bir sistem kurduğuna bakmadan her ülkenin, her çağın şartlarının farklı olduğu şeklindeki milliyetçi illetten medet ummak da kabul edilemez, ama mekanik bir uyarlama yapmak da doğru değildir. Somut farkları ve benzerlikleri ortaya koymak ve analizimizi buna dayandırmak gerekiyor.

Diğer yandan, Engels’in Fransa üzerine, özellikle de 1848 öncesine dair değerlendirmelerini de dikkatle incelemek gerekiyor. Bilindiği üzere, Stalinizmin ana kolu Türkiye’ye kapitalist dememek için yıllarca direndi. Buna gerekçe olarak, kapitalist üretim biçiminin parçası olarak varlığını devam ettiren feodal ya da kapitalizm-öncesi ilişkilerin (illa ekonomik ilişkiler olması gerekmiyor) varlığına işaret etmiştir. Kapitalizmin özellikle de geç kapitalistleşmiş ülkelerdeki özgül yayılma tarzı kapitalizmin var olmadığının gerekçesi olarak gösterilmiş ve böylece sosyalist devrimin gündemden düşürülmesine yol açmıştır.

Öncelikle, bir ülkede kapitalizm öncesi ilişkilerin egemen olmasının, “o halde burjuva-demokratik devrim aşamasında kalmak şart” anlamına gelmediğini geçerken belirtelim. Fakat daha önemlisi, bu yaklaşım kapitalizmin nasıl bir işleyiş tarzına sahip olduğunu anlamaktan acizdir.

Kapitalizm piyasa ekonomisi ya da Marx’ın tercih ettiği tabirle, genelleşmiş meta ekonomisidir. Bunu nesnel bağımlılıkla kol kola giden kişisel bağımsızlık olarak adlandırabiliriz. Makineli sanayinin üretim alanına uygulanmasıyla birlikte, kapitalizm öncesi üretim ilişkilerine egemen olan ekonomi dışı zorun konumu değişmiş (ortadan kalkmamış, sadece değişmiştir) ve bireyi en baştan zora başvurmadan da üretim alanının içinde tutmayı mümkün kılmıştır. Marx bunu emekçinin iki anlamda azade (“özgür”) olması diye tarif eder: Hem emek-gücünü satıp satmama konusunda azadedir, hem de emeğinin nesnel koşullarından kopartılmış, dolayısıyla emek-gücünden başka satacak her türlü metadan azade hale gelmiştir. Zorunlulukla özgürlüğün bu harikulade birleşimi, bireyin açlığa mahkûm olmamak için işgücünü satmak zorunda kalması anlamına gelir. Piyasa ekonomisi bu “özgürlüğün” ifadesidir.

Bireyi, deyim yerindeyse, “tatlı sert” yöntemlerle kendine bağlayan piyasa sistemi, aynı ilişkiyi diğer üretim biçimleriyle de kurar. Piyasa ekonomisi tümgüçlü yapısı kapitalizm-dışı sosyo-ekonomik ilişkilerin doğrudan tasfiye etmeden de ortadan kaldırabilir, başka bir deyişle kendisine eklemleyerek üretim ilişkilerini sürdürebilir. Fransa’da 1848 öncesinde olan buydu.

Mülklü bir sınıf olarak burjuvazi ekonomideki egemenliği sayesinde siyasal iktidardan belli koşullarda, belli derecelerde feragat edebilir; orta ya da uzun vadede bu uyumsuzluğun giderilmesi gerekir, ama bu onun egemenliğini ortadan kaldırmaz.

Bu konu önemlidir, zira bugün Ortadoğu’da, Latin Amerika’da ve diğer bölgelerde devrimci kitle hareketleri, bu ülkelerdeki devrimlerin niteliği, devrilen rejimlerin sınıfsal niteliği vb. gibi soruları gündeme getirmiştir. Devrimin önüne ara iktidar aşamaları koyanlar olduğu gibi, bunun adını koymadan burjuvaziyle ittifakı savunan çevreler de söz konusudur. Kapitalizmi anlamadan kapitalizmi ortadan kaldırmaya çalışan bu hareketlerin işçi sınıfının kurtuluşu yolunda anlamlı bir yer edinmeleri mümkün değildir. Kapitalizmi anlamak için de tarihsel örnekleri ve geçmiş devrimleri çalışmakta sonsuz yarar vardır.

Şubat 2014


Notlar

[1] “Almanya’daki Anayasal Durum”, Marx-Engels, Collected Works, c. 6, s. 75.

[2] K. Marx, Fransa’da Sınıf Savaşımları 1848-1850, Sol Yay., 1996, s. 33.