İştirakiyuncular, Komünistler ve Paşa Hazretleri – Onların Tarihi, Bizim Tarihimiz

06.01.2014 | Sinan KARASU

“Geçmişi kontrol eden geleceği de kontrol eder” düsturuna sadık kalan AKP döneminde Tarih, iktidarın toplum üzerinde kurduğu ideolojik tahakkümün önde gelen araçlarından biri haline geldi. Popüler tarih kitapları, dergiler, televizyon programları, hamasi filmler ve diziler, inşaatlar, “eserler” derken yeni-Osmanlıcı söylem gurur duyduğu ecdadıyla birlikte her bir tarafımızı sardı. Tarih ne ilk ne de son kez mevcut iktidar savaşının ve emperyalist emellerin meşrulaştırılma aracı ve sahnesi haline getirildi. Ama neyse ki, onların kirli tarihine karşı bizim tarihimiz, komünistlerin tarihi de var ve aynı dönemde bu alan da boş durmadı. Emel Akal’ın İştirakiyuncular, Komünistler ve Paşa Hazretleri adlı çalışması özel bir ilgiyi hak ediyor, zira 2013′ün en dikkate değer kitaplarından biri olduğu söylenebilir.

“Geçmişi kontrol eden geleceği de kontrol eder” düsturuna sadık kalan AKP döneminde Tarih, iktidarın toplum üzerinde kurduğu ideolojik tahakkümün önde gelen araçlarından biri haline geldi. Popüler tarih kitapları, dergiler, televizyon programları, hamasi filmler ve diziler, inşaatlar, “eserler” derken yeni-Osmanlıcı söylem gurur duyduğu ecdadıyla birlikte her bir tarafımızı sardı. Tarih ne ilk ne de son kez mevcut iktidar savaşının ve emperyalist emellerin meşrulaştırılma aracı ve sahnesi haline getirildi.

Ama neyse ki, onların kirli tarihine karşı bizim tarihimiz, komünistlerin tarihi de var ve aynı dönemde bu alan da boş durmadı. Son on yılla sınırlı olmamakla birlikte, yakın dönemde bizim tarihimiz, işçi sınıfı ve komünistlerin tarihi alanında önemli eserler yayınlandı. Özellikle de TÜSTAV, Sosyal Tarih ve İletişim Yayınları tarafından birçok kıymetli eser basıldı. Bunlardan bir tanesi, geride bırakmakta olduğumuz yılın başında yayınlanan Emel Akal’ın İştirakiyuncular, Komünistler ve Paşa Hazretleri adlı çalışması özel bir ilgiyi hak ediyor, zira 2013′ün en dikkate değer kitaplarından biri olduğu söylenebilir.[1]

*  *  *

Kitap 1920 yılından Mustafa Suphilerin ölümüne kadar olan yaklaşık bir yıllık dönemde İngiliz emperyalizminin müdahaleleri altında Büyük Millet Meclisi hükümetiyle Sovyet Rusya hükümeti arasındaki ilişkiyi ele alıyor ve bu bağlamda Sovyet topraklarından Anadolu’ya uzanan güzergâhta komünist hareketin izini sürüyor. Yazarın kendisinin de Önsöz’de belirttiği gibi, bu açıdan defalarca sürülmüş bir toprakta çalışıyor. Özellikle de Stefanos Yerasimos’un 1979′da yayınlanan meşhur kitabı Türk-Sovyet İlişkileri‘ni[2] okumuş bir okur için belli açılardan bir tekrar gibi görünebilir. Fakat kitabını “Anadolu sol hareketlerinden yeterince söz edilmemiştir”[3] diyerek bitiren Yerasimos’un bıraktığı yerden devam ettiğini söylemek daha doğru olur. Akal’ın kitabının özgünlüğü, deyim yerindeyse, Yerasimos’un kitabının politik yorumlarla zenginleştirilmiş bir yeniden sunumu olmasıdır. Emel Akal, kendi sözleriyle, bir Marksist olarak akademik tarzın dışına çıkmak için bilinçli çaba harcamış ve bu da kitabın değerini, okunurluğunu artırmıştır.

Elbette hikâye Türk ulusal kurtuluş savaşı önderliğinin Bolşevizm hayranlığıyla başlıyor. 1917 Ekim’inde gerçekleşen Sovyet Devrimi tarihteki ilk (büyük) işçi devrimi olmasının yanı sıra, dünya savaşını bitirmiş olması sayesinde de tüm dünyada ezilenler nezdinde çok önemli bir yer edinmişti. Biz bugün dünya savaşını 1914′te başlayıp 1918′de biten sonlu bir olgu olarak görsek de, 1917 yılında savaşın malzemesi haline getirilen kitleler açısından o cehennemin hiç de fâni olduğu düşünülmüyordu. Tarihte ilk kez bir Dünya Savaşı yaşanıyordu ve “bu böyle sürüp gidecek” kanısı hâkimdi.

Cehennemden kurtuluşu sağlayan Bolşevikler oldu. İktidarı aldıkları gün tüm halklara tazminatsız ve ilhaksız bir barış antlaşması teklif ettiler ve gizli antlaşmaları (“hafi muahedeler”i) yayınlayarak geçmişle bağlarını reddettiklerini dosta düşmana gösterdiler. Yalnızca bu jest bile, sosyalist olsun olmasın çok çeşitli ezilen kesimlerin sempatisini kazanmak için yeterliydi. Nitekim o dönemde bir yarı-sömürge olan Osmanlı (müstakbel Türkiye Cumhuriyeti) içinde kurtuluş arayışında olan devletlû kesimlerde de aynı intiba uyanmıştı.

Bu nedenle hükümet kurma aşamasına gelmiş Türk ulusal hareketi içinde Bolşevizmi öven övenedir. Meclis’te Bolşevizm hakkında sitayiş dolu konuşmalar hareketin sağındakilerden solundakilere kadar herkesin dilindedir ve kürsüden edilen sözler her seferinde büyük alkış almaktadır. Bir Nakşibendî Şeyhi olan Bursa mebusu Şeyh Servet’ten gerici Hamdullah Suphi’ye, Kazım Karabekir’inden Mustafa Kemal’e kadar, hepsi başımıza Bolşevik kesilmiştir!

Akal şöyle der: “Ankara’da kurulan BMM’de Bursa mebusu Şeyh Servet’in ‘Bolşevizmin prensipleriyle İslam’daki asr-ı saadet arasında bir fark olmadığına’ ilişkin görüşleri sürpriz olmamalıdır.”[4] Gerçekten de sürpriz olmamalıdır, zira Mustafa Kemal 6 Şubat 1920′de Bolşeviklerle ittifak politikasını komutanlara onaylatmıştır. 23 Nisan’da açılan mecliste hükümetin ilk icraatı “ittifak yapmak üzere bir heyeti, Bolşevik Rusya’ya doğru yola çıkar”mak olmuştur (s. 58).

Fakat bu tutum işin sadece bir ayağıdır. M. Kemal hareketi hem söylem hem de eylemleriyle Bolşevizmle bir bağı olamayacağını gösterir. Bir yandan, “Biz Bolşevizmle sadece ittifak yapmak derdindeyiz, yoksa bu ilkeler bu toprakların gerçeklerine uygun değil” şeklinde, 90 yıl boyunca Stalinistiden popülistine kadar beğenmediği her “radikal” görüşe karşı çıkanların diline dolanacak sözler sarf eder. Diğer yandan, İngiliz (ve Fransız) emperyalizmiyle antlaşma peşinde koşar.

Ulusal kurtuluş hareketinin başındaki önderlik işçi ve emekçilerin genel (toplumsal) kurtuluşu için mücadele eden bir devrimci yapılanma değil, bir burjuva devleti kurmak için bir işçi devleti ile emperyalist blok arasında manevralar yapan küçük burjuva milliyetçi önderliktir. Bu açıdan, kendi ulus-devletini kurduktan hemen sonra varlığını inkâr ve imha yoluna gideceği bir başka ulusun kaderiyle oldukça benzerlik gösterir: Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi.

O dönemki uluslararası konjonktürde emperyalist güçler ile Sovyet devleti arasındaki çekişmeden mahirane manevralarla yararlanarak kendisine alan açan ve tepeden inmeci (yahut Bismarckçı) yöntemlerle bir ulus-devlet inşasına girişen Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde ilk andan itibaren bir ulusal sorun var olmuş ve herkesin bildiği gibi bu ulusal sorun bir gerilla mücadelesi sonrasında 2013 yılında müzakere masasına varmıştır. Ve işin ironik yanı, bu şekilde kurulan bir ulus-devletin sınırları içinde mücadele yürüten komünistlerin (Türkiye komünistlerinin) önemli bir kesimi Kürt ulusal hareketinin müzakere masasına oturmasına, özellikle de Suriye’deki savaştan yararlanarak emperyalist ya da burjuva kamplar arasında manevralar yapmasına ilkesel olarak karşı çıkmaktadır![5]

Oysa bu burjuva manevracılık sosyalist olmayan ulusal hareketlerin tipik özelliğidir. M. Kemal kâh “bizim komünizmle işimiz olmaz”, kâh “şimdi Suphi’yi desteklersem, Erzurum halkı bana karşı ayaklanır. Şahsen ben ve yoldaşlarımdan birçoğu komünizm taraftarıyız, ama hal ve şartlar bizim bu konuda susmamızı gerektiriyor. Eğer ben yarın komünist olduğumu açıklarsam benim tesirimden eser kalmaz” (s. 413) diyerek Sovyetleri kullanmış ve sonra gidip emperyalist sistemin kucağında kendine bir burjuva ulus-devlet kurmuştur. Bunu yaparken de komünistlerin kanını dökmekten geri durmamıştır.

*  *  *

Kitapta izi sürülen en önemli konu ulusal kurtuluş mücadelesinde komünistlerin ya da iştirakiyuncuların faaliyetleri ve daha somuta inersek, 15′lerin, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının akıbetidir.

Komünistlerin karşısında aynı anda hem din sömürüsü yapıp hem de “komünist parti” kuracak kadar (bugün İslamcılıkla solu buluşturma söylemlerini düşününce, ne kadar da tanıdık geliyor!) oportünist bir hükümet-hareket vardır: “Resmi Türkiye Komünist Fırkası/TKF olarak bilinen parti, Mustafa Kemal’in emriyle ve kendisinin de üye olmasıyla, 18 Ekim 1920′de ‘milli vahdeti’ sağlamak için ‘Allah’ın inayetiyle’ kurulmuştur … ve İttihatçıların önde gelenlerinin hepsi merkezî umumide yer almıştır” (s. 281). Aynı İttihatçılardan “M. Kemal’le doğrudan bağlantı içinde” ve “hem Talat ve Enver Paşalarla hem de Mustafa Kemal’le yazışmak”ta olan bir ekip[6] bundan sadece birkaç ay önce Bakû’da bir de Türk Komünist Fırkası kurmuştur. Bu keşmekeşe ezilen ulusların ulusal kurtuluş mücadelesine yaklaşım gibi sosyalist hareketin her zaman zorlandığı ve o dönemde de müthiş teorik tartışmalara yol açan bir başlık eklendiğinde, Bolşeviklerin önündeki zorluk anlaşılır.

Ne yazık ki Bolşevikler bile bu zorlukla Türkiye özelinde gerektiği gibi boğuşamamış ve çok ciddi hatalar yapmışlardır. Bu konuyu ayrıntılarıyla ele almak başlı başına bir yazı, hattâ kitabın konusu. Bu yüzden temel başlıklardan gidebiliriz. Bolşevikler sadece politik değil, ideolojik; sadece taktiksel değil, stratejik; sadece Türk ulusal kurtuluş hareketine yönelik olarak değil, Komintern’in Türkiye seksiyonuna karşı; sadece bu seksiyonun Türk hükümetiyle ilişkileri noktasında değil, kendi iç ilişkileri bakımından da hatalar yapmışlardır.

Bolşevikler artık sadece bir parti teşkil etmiyorlardı; Ekim’le birlikte iktidara geldikleri ve Menşevikler ile SR’ler gibi diğer partilerin de tek yetkili organ olan Sovyet’i terk ettiklerini dikkate alırsak, Sovyetler’in şahsında bir devlet olmuşlardı. Parti ile devletin politikaları her zaman örtüşmez, örtüşmek zorunda değildir. Örneğin din konusunda partinin kendisi katı “yasakçı” (felsefi anlamda materyalist) olabilir, olmalıdır. Parti içinde din propagandasına izin verilmez, herkesin dini kendine denemez, ama devlet yönetiminde aynısı geçerli değildir. Hattâ tam tersine din özgürlüğünü tanımakla yükümlüdür, partideki yasağı ülkeye taşıyamaz. Veya devlet katında çeşitli ekonomik anlaşmalar ya da siyasi anlaşmalar mümkündür, hattâ zorunludur; bu anlaşmalar kapitalizmdeki uluslararası işbölümünün tek bir ülkede devrimin gerçekleşmesiyle bozulmadığının kabulüdür (Troçki işçi devletindeki dış ticaret tekelinin mahiyetini anlamayanlara, bu önlemin kapitalist uluslararası işbölümü karşısında zaferimizin değil, acizliğimizin göstergesi olduğuna dikkat çekmişti), ama partinin sınıf çizgisi bu tür ilişkilerle yara alır.

Bolşevikler dünya devriminin imdada yetişmediği koşullarda yalıtılmış ve ekonomisi dibe vurmuş bir ülke olarak uluslararası alanda ilişkiler yakalamaya çalışıyorlardı. Parti içinde, diğer birçok konuda olduğu gibi, bu konuda da görüş ayrılıkları olduğu bilinmektedir. Özellikle de Buharin’le anılagelen “Sol Komünistler” aşırı uç tutumlar alırlar. İktidarın alınmasından sadece birkaç ay sonra, 22 Şubat 1918′de Parti Merkez Yürütme Kurulu toplantısında Alman saldırılarına karşı savunma amacıyla İngiliz ve Fransızlarla ticari anlaşma yapmanın kabul edilip edilemeyeceği tartışılmış ve “Sol Komünistler” Troçki’ye karşı aleyhte oy kullanmışlardı. Toplantıya katılamayan Lenin bir işçi devletinin burjuva devletleriyle ticari ilişkiler içerisine girebileceğini ilkesel olarak kabul eder: “Lütfen, oyumu emperyalist İngiliz-Fransız eşkıyalarından patates ve silah alınması lehinde kullandığım tutanaklara geçirilsin.”[7] Özellikle Türkiye söz konusu olduğunda, coğrafi (jeopolitik) konum da çok ciddi bir etkendi; ilk işçi devletinin ayakta kalabilmesi için Türkiye üzerinden bir emperyalist tehdidi hissetmemek çok önemli görülüyordu.

Ne yazık ki ister yeni bir ulus-devlet olarak bakalım, ister bir ulusal hareket, M.Kemal hükümetiyle olan ilişkilerde bu sınır aşılır. Burada bir kez daha konuya dair derinlemesine bir tartışma yapmak mümkün olmasa da, Akay’ın Bolşeviklerin ya da Bolşevik temsilcilerin bu konudaki yanılsamalarına dikkat çektiğini belirtmek gerekiyor: Devlet eliyle kurulan “Komünist” Parti’nin ciddiye alınması (s. 287), Ankara’nın yapıp ettikleri karşısında “Komintern’in sessiz kalması”nın “Ankara’daki iktidar odağını pervasızlaştır”ması (s. 438) gibi örnekler çoğaltılabilir. Daha da ilginci, bu yanılsamanın Upmal’ın raporundan sonra da devam etmesi ve 1921 sonunda Türkiye’ye Sovyet elçisi olarak gelen Frunze’nin hâlâ “Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti… Başında Mustafa Kemal var. Bizdeki komünist partisinin rolünü oynuyor burada, ya da kurucusunun görüşüne göre, böyle görünmek zorunda”[8] gibi saçma laflar etmesi ve bu hareketin açıktan üçkâğıtçı olduğunu (diplomatik açıdan söyleyemediğini varsaysak bile) görmemesi ilginçtir.

Akal “Ocak ayında TBMM Hükümeti’nin Londra Konferansı’na çağrılması ile yükselişe geçen anti-komünist muhalefet, artık kendisini saklamaya gerek görmemektedir. Mustafa Kemal’in bu anti-komünist, muhafazakâr İngilizci kesimle ittifakında ödemesi gereken diyet, TKP heyetinin katli midir?” sorusunu sorup bu sorunun peşine düşer. Bugün ortalıkta hâlâ “Mustafa Kemal yaptırmadı” efsaneleri dolaştığından, M. Kemal’in Suphilerin ölümünden sadece bir ay sonraki meclis konuşmalarını aktarılması önemlidir:

Rusya dâhilinde bu milletin soysuz, herhalde sersem birtakım evlatları oralarda da serseriliklerine devam etmişlerdir. İşte bu serseriler bir iş yapmak hülyasına kapılarak görünüşte memleketimize ve milletimize yararlı olmak için Türkiye Komünist Fırkası diye bir parti meydana getirmişlerdir ve bu partiyi kuranların başında da Mustafa Suphi ve onun gibiler bulunmaktadır… (s. 391)

Bugün, Roboski/Uludere’nin yıldönümünde 34 canın ya da Gezi’de yitirdiklerimizin katilinin AKP olmadığını söylemek ne derece doğruysa, 15′lerin katilinin M. Kemal ve ekibi olmadığını söylemek de o kadar doğrudur. Akal “Atatürk’ün haberi yoktu” gibi mazeretlere karşı, bizzat M. Kemal’in “Erzurum’da Mustafa Suphi hakkındaki milli gösterinin planına daha evvel Kazım Karabekir … ve müteakiben Hamit Beyefendi’nin yazılarıyla vakıf olmuş ve tavsib etmiş idim” (s. 400-401) sözlerini aktarır ve Nâzım’la son noktayı koyar:

– Burjuva Kemal’in omuzuna binmiş

Kemal kumandanın kordonuna

Kumandan kâhyanın cebine inmiş

Kâhya adamlarının donuna

– Uluyorlar

hav…hav… hak…tü

– Yoldaş unutma bunu

Burjuvazi

ne zaman aldatsa bizi

böyle haykırır:

– hav…hav…hak…tü (s. 538)

Bu yazının kapsamını aşsa da, Mustafa Suphi’nin devrimci hatırasına komünistlerin yapacağı en büyük saygısızlık olan bir tür “Suphicilik”in yanlışlığına da değinmek gerekiyor. Kitapta yurtdışında kurulan TKP’nin ciddi yapısal sorunlarına değinilmiş olması önemlidir (bkz. 305, 311 v.d.). Yine de, bu satırları okurken, Komünist Enternasyonal’in kuruluşunda Türkiye seksiyonuyla sınırlı olmayan temel bir sorundan bahsettiğimizi unutmamak gerekiyor. Komintern’in kurulduğu 1919 yılında Bolşevikler haricinde belki de sadece Almanya’da bir partinin varlığından bahsedilebilir, geri kalanların hepsi küçük gruplardı ve dahası farklı siyasi eğilimlerden mürekkepti. Komintern’in Birinci Kongre’ye davet metni bunu yansıtır. Öyle ki, gelen temsilcilerin yine önemli bir kısmı belki en az Suphiler kadar temsil ettikleri topraklardan mekânsal olarak uzak devrimcilerdir.

Tüm bu etkenler birleşerek, Türkiye’de komünist hareketin başlangıcına büyük bir acının damga vurmasına yol açmıştır. Fakat Türkiye devrimci hareketinin bu acıdan gerekli dersleri çıkardığını söylemek güçtür. Yıllarca Kemalizmin kuyruğundan ayrılmayan “komünist” (Stalinist) hareket, araya ciddi bir mesafe koyduktan sonra (kabaca, 12 Mart sonrası) bile ideolojik sorgulamayı mantıksal sonucuna kadar götürememiştir.

* * *

Akal’ın kitabı bu önemli konuların izini sürerek önemli bir iş başarmıştır. Elbette kitabın her önermesine katılmamız beklenemez. Örneğin Akal bir yerde “20. Yüzyılın başında dünyada, bugünle kıyaslanamayacak kadar az sayıda bağımsız devlet bulunmaktaydı ve bunlardan biri de Osmanlı Devleti idi” der (s. 68). Burada, öyle ya da böyle devlet statüsüne sahip antiteleri kasteden dikkatsiz bir kullanım yoksa, bu söz yanlıştır. Osmanlı yirminci yüzyıl dönemecinde bağımsız bir devlet statüsünü kaybetmiş, başta Düyun-u Umumiye[9] olmak üzere çeşitli mekanizmalar aracılığıyla bir yarı-sömürge haline gelmişti.

Akal’ın “İlk olarak, Bolşevikler bu tarihlerde sosyalist olmayan bir devletle ittifak yapıp yapmamak hususunda emin değiller” (s. 188) önermesini Osmanlı ya da “Türkiye”nin statüsüne dair bu yanlış anlamayla ilişkilendirip karşı çıkabiliriz.[10] Bolşevikler o dönemde haklı olarak bir “Osmanlı-Türkiye” ayrımı gözetmeksizin Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras kalan coğrafyadaki Türk devletini bir ulusal kurtuluş mücadelesi ya da sömürge karşıtı (anti-kolonyalist) mücadele yürütüyor olarak görmektedir. Kendi ulus-devletini kuramamış ve yabancı egemenliği ve akabinde işgali altındaki bu bölgenin de diğer uluslar gibi kendi kaderini kendi başına tayin hakkı vardır. Bolşevikler bu bölgedeki siyasal hareketlerle –henüz kelimenin gerçek anlamıyla yeni bir ulus-devlet kurulmadığı oranda– bu gözle ilişki kurmaktadır.

Zaten Bolşeviklerin aksi bir şekilde yaklaştığını düşündüğümüzde, Akal’ın ayrı bir bölüm başlığı olarak aldığı 17-24 Ağustos 1920 tarihli ziyaretindeki hadiseyi yorumlamak imkânsızlaşır. Ankara hükümetinin bu Sovyet Rusya ziyaretini Yusuf Kemal bilahare meclis kürsüsünden şöyle aktarır:

Bize dediler ki siz kimsiniz? Evvela ne nam ile geldiniz?

Biz dedik ki Ankara hükümeti namına geldik.

Ankara hükümeti nedir? dediler. Ankara Hükümeti’nin ne ve kim olduğunu söyleyin bize söyleyin, biz hakikaten meçhuliyet içindeyiz; bizi tenvir ediniz [aydınlatınız] dediler. … yani bir devlet namına mı geliyorsunuz?

Ankara hükümeti bir devlet midir? (s. 185, vurgular ve parantez içindeki sözcük yazara ait)

Elbette bu ya da benzeri görüş ayrılıklarının kitabın bütününe halel getirecek nitelikte olmadığını söylemeye bile gerek yok.[11] Akal her komünistin okuması gereken çok önemli bir çalışmaya imza atmıştır.

29 Aralık 2013


Notlar

[1] Emel Akay, Moskova-Ankara-Londra Üçgeninde. İştirakiyuncular, Komünistler ve Paşa Hazretleri, İletişim Yayınları, 2013, 559 sayfa.

[2] İlk kez 1979′da Ekim Devrimi’nden “Millî Mücadele”ye Türk-Sovyet İlişkileri (Gözlem Yayınları) adıyla yayınlanan bu önemli kitap, ikinci edisyonunda Kurtuluş Savaşı’nda Türk-Sovyet İlişkileri (1917-1923) (Boyut Kitapları, 2000) adını almıştır. Bu yazıda alıntılar son baskısından yapılacaktır.

[3] S. Yerasimos, Türk-Sovyet İlişkileri, s. 620.

[4] A.g.e., s. 69. (Bundan sonra sayfa numaraları yazının içinde verilecektir.)

[5] Bkz. Sinan Karasu, Ulusların Kaderlerini Kendilerinin Tayin Hakkı mı, Ulusların Kendi Kaderlerini Bizim İstediğimiz Gibi Tayin Hakkı mı? Stalinist Solun Freudcu Lapsusu Üzerine.

[6] Emel Akal, Mustafa Kemal, İttihat Terakki ve Bolşevizm, İletişim Yay., 2012, s. 92.

[7] V. İ. Lenin, “RSDİP (B) Merkez Komitesi’ne”, Bolşevikler ve Proletarya Diktatörlüğü içinde, Agora Kitaplığı, 2010, s. 262.

[8] M. V. Frunze, Frunze’nin Türkiye Anıları, Cem Yayınevi, 1978, s. 21.

[9] Sevr Anlaşması’na atıfla Sovyet Rusya resmi makamları şöyle bir tanımlama yaparlar: “…bu anlaşmanın Türkiye’nin elinden son politik ve ekonomik bağımsızlık umudunu da alması olmuştur. Çünkü Türk ulusu ve devletin çı­karlarından çok, yabancı sermaye lehine çalışan kapitülasyon ve benzeri küçük düşürücü zorunlu hizmetleri şart koşan rejimler konulmuştu, örneğin: Borçlar Konseyi, Hıfzı Sıhha Komisyonu, Osmanlı Bankası, tekel, posta gibi yabancı ku­ruluşlar ve kurumlar, Türkiye’nin tüm ekonomik ve politik hayatını kendi çı­karlarını gözetmek üzere, kontrol eden kurumlar olmuştur.” “Rusya-Ukrayna-Gürcistan Heyetinin Lozan Doğu Sorunları Konferansına Sunduğu Memorandum (1)”, 30 Aralık 1922, Akt. Stefanos Yerasimos, a.g.e., s. 572.

[10] Yerasimos bunu daha da ileri götürür ve bu dönemki ilişkilerin geneline dair bir ideolojik çekinceden bahseder: “Ancak belgelerden edinilen izlenim bütün bunların ötesinde de birtakım duraksamaların, kararsızlıkların varlığıdır. En azından, ikide bir ortaya çıkan ve ilişkileri yerinde saydıran kuşkular… gerçekçi bir görüş kuşkuları da kapsamalı, öngörmeli ve onlara rağmen yolunu almalıydı. Ve bunun her zaman yapılamaması, kuşkuların çok daha derin olup genel politik ve ideolojik kökenlere dayanması ve bu kuşkuları farklı değerlendiren akımların varlığı ile ilgili olabilir.” (a.g.e., s. 339)

[11] Ama kitabın yayına hazırlanışının çok özensiz olduğunu söylemek gerekiyor. İletişim Yayınları gibi kalburüstü bir yayınevinden çıkan bir kitapta “de” bağlacının bu kadar çok yanlış yazılmış olması ayıplanacak bir durumdur.