Marksizm ve Cumhuriyet

29.10.2016 | Harun YILMAZ
Cumhuriyet kapitalizm çağına özgü bir yönetim biçimidir ve emekçi kitleleri siyasi yaşamdan dışlayan kapitalizm-öncesi sistemlerden farklı olarak onların siyasi yaşamda belli derecelerde aktif rol alma haklarını tanımasıyla temayüz eder. Başka (ama yanlış) bir deyişle, cumhuriyet, halkın kendi kendini yönetimini kıstas alan ve bunu kendine özgü araçlarla, her şeyden önce de seçimler ve kapsamı dönemden döneme değişen demokratik haklarla yapan rejimdir. Cumhuriyet için “halkın kendi kendini yönetimi” nitelendirmesi, kabaca söylersek, yirminci yüzyıldan önce yanlış değildi, çünkü henüz halkın kendi kendini gerçek yönetiminin sovyet ya da komün gibi yerellere özerklikle merkeziyetçiliğin harikulade bir bileşimi olan sınıfsal öz-örgütlerle olabileceğini gösteren somut gerçeklik ortaya çıkmamıştı. Oysa bugün bir yandan “halkın kendini yönetmesi öyle olmaz, böyle olur” dedirtecek tarihsel örnekler vardır, diğer yandan kapitalizme özgü mekanizmanın (seçim sandığı ve denetlenemeyen meclis) tam bir aldatmaca olduğu görülmüştür.

Geçtiğimiz hafta, cumhuriyetin 90. yılı olan 29 Ekimʼde SİP-TKPʼnin sözcülerinden Kemal Okuyan partisinin burjuva cumhuriyeti (alanlarda da) kutlama kararını meşrulaştırmaya çalışan “Marx Cumhuriyetçiydi” başlıklı bir yazı yazdı. Bu hamle sol cenahtan kimseyi şaşırtmadı, başlığıyla yaratmaya çalıştığı sansasyona karşın fazla ilgi görmedi. Fakat sonra devreye sabık “solcu” Hadi Uluengin girdi, tam da kendi meşrebine uygun bir üslupla (üslubu beyan, ayniyle insan!) reddiye kaleme aldı. Bu iki yanlışın ortasındaysa, 29 Ekim günü Anıtkabirʼde “ziyaretçi rekoru”na imza atan AKP düşmanı kitleler vardı.

Bu kitlelerin uzun süredir sokaklarda mücadeleyle de taçlanan AKP karşıtlığının bir başka düzen içi seçeneğe hapsolup kalmaması için cumhuriyet konusuna yaklaşım büyük önem taşıyor. Gerçekten de bu konu özellikle de Gezi direnişinden sonra bilhassa dikkatli ele alınmayı gerektiriyor, zira direnişe katılan kesimlerin önemli bir çoğunluğu bu cumhuriyetçi gelenekten geliyor. Bu kesimlerle oportünist temelli bir ilişki kuranların SİP-TKPʼyle sınırlı olmadığını biliyoruz, hattâ onlarınki belki de İPʼden sonra en zararsız olanı, zira her şey aleni. Oysa sosyalist solun önemli bir kesimi cumhuriyet konusuna yanlış bakıyor. Bu yüzden Marksizmin cumhuriyet konusundaki yaklaşımını ele almak daha da önemlidir.

Cumhuriyet Kavramının Sınıfsal Anlamı

Cumhuriyet nedir? “Cumhuriyet halkın kendi kendini yönetmesidir”! İlkokuldan itibaren bize ezberlettirilen budur. Cumhuriyetin karşıtı da padişahlık ya da krallıktır, yani tek bir kişinin sınırsız egemenliğidir. (“Atatürk isteseydi padişah olabilirdi, ama olmadı!”) Kuşkusuz böyle bakınca cumhuriyet iyidir, padişahlık-krallık (monarşi) kötüdür. Peki, hepsi bu mu?

Sadece cumhuriyeti değil, herhangi bir olguyu değerlendirirken Marksistleri ayıran özellik sınıfsal kıstasları dikkate almalarıdır: Bu somut olgu burjuvazi açısından ne anlam ifade ediyor, işçi sınıfı açısından ne anlam ifade ediyor? Sınıflı bir toplumda sınıfsal çıkarları ifade etmeyen bir toplumsal gerçeklik olamaz. O halde, hangi sınıfın yararına? Yoksa sınıflar üstü mü? Cumhuriyet gibi burjuva çağa ait olan, esasen kapitalizmde ortaya çıkmış bir kavramdan bahsederken bu sınıfsal yaklaşım çok daha zaruridir.

Marx cumhuriyet konusunda da böyle yapar. Diğer birçok konuda olduğu gibi, Marxʼın cumhuriyet konusundaki görüşlerini de sistemli bir çalışma halinde serdettiği bir eseri yoktur, ama bu konuyla ilgili görüşlerini açıkça anlamak için yeterli veriler mevcuttur. Örneğin devlet mekanizması ve çeşitlilikleri hakkında en yetkin çalışması olarak bilinen Louis Bonaparteʼın 18 Brumaireʼi adlı kitabında şöyle der:

Parlamenter cumhuriyet, Fransız burjuvazisinin meşruiyetçi ve orleancı iki kesiminin, büyük toprak mülkiyeti ile sanayinin, eşit haklara sahip olarak bir arada bulunabildikleri tarafsız alan olmaktan fazla bir şeydi.  Parlamenter cumhuriyet bu kesimlerin [burjuvazinin farklı kesimlerinin] ortak egemenliklerinin vazgeçilmez koşulu, onların genel sınıf çıkarlarının, hem bu ayrı ayrı kesimlerin, hem de toplumun bütün öteki sınıflarının taleplerine egemen olabileceği tek devlet biçimiydi.[1]

Neden? Meselenin hem burjuvazi cephesinden, hem de sömürdüğü işçi ve emekçiler cephesinden değerlendirilmesi gerekir.

Öncelikle, burjuvazi açısından bakalım. Burjuvazi tam da bir sınıf olmasından ötürü sömürdüğü işçi sınıfı karşısında yekvücuttur; düzenini tehdit eden bir durumda ulusal, dini, askeri vb. ayrımları bir kenara atarak birleştikleri malumdur. Fakat düzen sürekli tehdit altında değildir ve burjuvalar da sürekli bir paranoya içinde yönetmezler. Bu sınıfsal bütünlüğe karşın kendi içlerinde kıyasıya bir rekabet halindedirler ve kârları artırmanın yolu işçinin üzerine basmak olduğu kadar, kapitalist rakiplerini de saf dışı etmektir.

Bu noktada, devlet iktidarında hangi kapitalistin ne derece söz sahibi olduğu fevkalade önemlidir. Bugün “yürü ya kulum” düsturuyla büyüdükçe büyüyen Ülker/Yıldız Holdingʼin durumuna bakmak bunu anlamak için yeterli olacaktır. Bu yüzden tüm gücün (yasama, yürütme, yargı, askeriye, polis vb.) tek bir kesimin elinde toplanmasındansa, zımni bir mutabakatla güç bölüştürülür ve kapitalistler arasında piyasada yürüyen rekabet devlet iktidarında söz sahibi olmak için de yürür. Burjuvazi açısından bunun tarihsel olarak bulunmuş ilk biçimi (ilk, ama tek değil) cumhuriyettir.

Peki, bu rejimin işçi sınıfı ve bir bütün olarak ezilenler cephesinden anlamı ve önemi nedir?

Kapitalizmin gelmiş geçmiş en eşitsiz toplum olması, bu açığı kapamak adına belli tavizleri şart koşar. Kapitalizm öncesi sistemlerde hem üretim araçlarının gelişim seviyesinin bugünkü kadar ileri olmamasından ötürü ezen-ezilen arasındaki uçurum bugünkü kadar fazla değildi, hem de bu toplumlarda –kitlelerin genel eğitimsizliği ya da cehaleti de dikkate alındığında– ekonomi-dışı zor, öncelikle de dinî ikna (“o benden fıtratı bakımından üstün; o lord, ben serfim; o hazret, ben reaya, yani sürüyüm”) bu görevi az çok görüyordu.

Oysa karşıtlıkların bu denli açık bir şekilde ortaya serilmiş olduğu, ama nitelikli işgücü ve pazardaki malları satma ihtiyacından ve de merkezileşmiş bir sistemde ezilenlerin patlamalı mücadelelerinin engellenememesinden ötürü vb., emekçi kitlelerin tam bir cehalet içinde bırakılamadığı bir sistemde, kitlelerin dönemsel başkaldırılarının önüne geçmek için bir emniyet supabına ihtiyaç vardır. Kitlelerin karşı çıkışlarının sistem dışına taşmasını engelleyecek, öfkelerini düzen içinden bir kişiye ya da partiye kusup başka bir burjuva adaya (“temiz gömlek”) yönlenmelerini sağlayacak bu sistemin yürürlükte olduğu sistem burjuvazi açısından en hayırlısıdır. Leninʼin sözleriyle,

“Zenginlik”in mutlak iktidarının demokratik cumhuriyette daha emin ellerde olmasının bir diğer nedeni de, siyasi mekanizmadaki münferit kusurlara ya da kapitalizmin çürük siyasi kabuğuna bağımlı olmamasıdır. Demokratik cumhuriyet, kapitalizm için mümkün olan en iyi siyasi kılıftır ve bu nedenle sermaye bu en iyi biçimi ele geçirdikten sonra, iktidarını öyle sağlam, öyle güvenli bir biçimde kurar ki, burjuva-demokratik cumhuriyetteki hiçbir kişi, kurum ya da parti değişikliği bu iktidarı sarsamaz.[2]

Mutlaklaştırmadan konuşacak olursak, emekçiler için de bu sistem en iyisidir, zira sınıfsal çıkarları kapitalist toplumun (ister monarşi, ister cumhuriyet biçiminde olsun) tümden kaldırılmasından yana olan proletaryanın örgütlenmesi ve ajitasyon-propaganda yapması için en uygun koşulları sunar. Zaten tam da bu nedenle Marksizmin kurucularında yer yer cumhuriyete olumlu anlam yüklendiğini görürüz.

Burada esas sorun, işçi sınıfı için sosyalizm kurulana kadar en uygun koşulların (sadece yaşamak için değil, mücadele etmek için de en uygun koşulların) olduğu bu rejimin sadece cumhuriyetle mi mümkün olduğudur.

Marx ve Engelsʼin Cumhuriyet Anlayışı

Her şeyden önce Marx, Engels ya da Leninʼin cumhuriyet konusunda olumlu görüşler belirttiklerini bir kez daha belirterek başlayalım, her ne kadar Marx “[burjuva] cumhuriyet, tüm kralcı hiziplerin ortak terörizminden … [burjuvazinin] sınıf egemenliğinin ortak teröründen başka bir şey olamaz”[3] demiş olsa da!

Neden olumlu bir vurgu? Elbette çok daha somut bir nedenle: Marksistler cumhuriyet derken, geçmişten bu yana, genel olarak burjuva demokrasisini, yani burjuvaziyi devirmek için (ve devirene kadar) daha uygun koşulları, siyasal özgürlük ortamını kastetmişlerdir. Genel oy hakkı, ifade (yani, toplantı ve örgütlenme) özgürlüğü, kapsamı her dönem genişleyen bireysel haklar ve sair. Cumhuriyet tarihsel olarak bu hakların cisimleşmesi olarak görülmüş ve burjuva ideologları da bu yolda epey çaba harcamışlardır.

Bu görüşün kökeninde 1789 Fransız Devrimi, yani Fransız burjuva devrimi vardır. Burjuvazi eski toplumu yıkmak adına giriştiği mücadelede “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” şiarına sarılmıştı. Burjuvazi aristokrasinin eşitsiz toplumu yerine kendi eşitsiz toplumunu kurmak istiyordu ve bunun için belli tavizler vermeye hazırdı; bu “hazır olma” durumu niyetlerden ziyade, kendi sisteminin yapısından kaynaklanıyordu, bu açıdan da “cumhuriyet“ adı altında kendi sınıf egemenliğinin gizlenmesini sağlayacak yanılsamalar uyandırıyordu.

Peki, Marksizmin kurucuları da bu oyuna mı gelmişlerdi? Elbette hayır! Marx cumhuriyetçiliğin simgesi haline gelen Fransız Devrimiʼnin sloganlarının “sınıf ilişkilerinin yalnızca düşüncede kaldırılmış olmasına karşılık gelen”[4] bir slogan olduğunu açıkça söylüyordu. Fakat yine de cumhuriyet sloganı ilericiydi, çünkü o dönemde burjuvazi ilericiydi!

Marxʼa göre, sosyalizmin kurulabilmesi ve daha da öncesinde proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesinin netleşmesi için üretim araçlarının belli bir gelişim seviyesine ulaşması şarttı. Sosyalizm ancak nesnellik (üretim araçlarının gelişim seviyesinin insanlığın ihtiyaçlarından katbekat daha fazlasını sunacak maddi aşamaya ulaşması) ile öznelliğin (proletaryanın ve onun devrimci öncüsü olan partisinin siyasi müdahalesinin) bir birleşimi olarak kurulabilir. Marx ve Engelsʼin Alman İdeolojisiʼnde vurguladıkları üzere, üretici güçler insanlığın ihtiyacından da fazlasını karşılayacak nesnel düzeye ilerlemediği koşulda, “yokluk genel bir hal alır ve yoklukla birlikte zorunlu ihtiyaçlar için verilen mücadele yeniden başlar ve kaçınılmaz olarak eski pislik geri döner.[5] Bu yüzden, emperyalizm çağından önce, yani üretim araçlarının insanlığın ihtiyaçlarından daha fazlasını karşılayacak düzeye nesnel olarak ulaşmadığı (kabaca söylersek) yirminci yüzyıldan önce Marksistler kapitalizmin ilerici yönünü kabul ediyor ve bugünden farklı olarak egemenlerin iç meselelerinde de taraf oluyorlardı.

Monarşi-cumhuriyet ayrımının önemi burada devreye giriyor. Monarşiler o dönemde –İngiltere gibi istisnalar olmakla birlikte– oy hakkı ve diğer demokratik hakların var olmadığı tek adam diktatörlüklerini ifade ediyordu ve çoğu zaman da eski rejimle (kapitalizm öncesi rejimlerle) bağlarını tam koparmamış yönetimlerdi. Bunlara karşı mücadele kimi zaman burjuvazinin de dâhil olduğu üçüncü zümrenin eski rejime karşı topyekûn mücadelesine yol açarken, kimi zaman eski rejimle uzlaşan burjuvaziyi de karşısına alan işçi ve emekçilerin mücadelesi oluyordu. Ama her halükarda monarşiler kitlelerden müthiş bir tepki topluyor ve egemen sınıfların iktidarı kâğıttan kaleler gibi çöküyordu.

Marx ve Engelsʼin gözünde cumhuriyet eski rejime karşı mutlak anlamda ilerici olan kapitalizmin feodal kalıntıları temizlemesi ve sosyalizme giden yolu açacak olan koşulları (büyük sanayi temelinde burjuvazi-proletarya karşıtlığını) yaratması bağlamında ilerici bir anlam ifade ediyordu. Yukarıdaki 18 Brumaire alıntısından da anlaşılacağı üzere, Marx burjuvazi için en iyi yönetim biçiminin cumhuriyet (burjuva demokrasisi) olduğunun farkındaydı – henüz burjuvazi bile bunun farkına varmamış olmasına karşın![6] Bu yüzden de Marx cumhuriyetten yana tavır alıyor, cumhuriyetçileri destekliyordu.

Fakat buradan Kemal Okuyan gibilere ekmek çıkmaz. Aksine, Marxʼın cumhuriyetçi Lincolnʼü desteklediğini ya da cumhuriyetle ilgili olumlu ifadeler kullandığını söyleyerek Marxʼı istismar etmek Okuyan gibi yurtsever (sosyal-şovenist) kesimlerin hiç istemediği bir “Marx okuması”na da kapı aralayabilir, zira Okuyanʼın el altından “cumhuriyetçi” yaptığı aynı Marx bu dönemde mesela serbest ticareti de destekliyor, yani himayeciliğe karşı çıkıyordu. Aynı mantıkla, birileri alıp Marxʼı bugün Avrupa Birliği destekçisi yapsa, Marksizmin ulus-devleti deli gömleği olarak gören devrimci fikirlerini alıp ulus-devletin gericileştiğine dair burjuva tezlerine meze haline getirse (yok mu yapanlar?!), Okuyanʼın hoşuna gider mi?

Bizim gitmez, ama bunun nedeni olgulara gözümüzü kapayacak şekilde duygularımızın esiri olmamız değildir. Marx serbest ticareti de, cumhuriyeti de, hattâ İngiliz sömürgeciliğinin Hindistanʼdaki “icraatları”nı da aynı nedenle ilerici buluyordu. Serbest ticaret konusundaki konuşmasındaki sözleriyle,

Serbest ticaret sistemi, eski ulusları parçalar ve proletarya ile burjuvazi arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı uç noktasına iter. Tek sözcükle, serbest ticaret sistemi toplumsal devrimi hızlandırır. İşte yalnızca bu devrimci anlamıyladır ki, baylar, ben serbest ticaretten yanayım.[7]

Yani mesele sosyalizmin nesnel zemininin oluşması, proletaryanın burjuvaziyi devirmek için daha uygun koşullara kavuşmasıdır.

Marx kapitalizmin yerleşmediği ve dolayısıyla gericileşmek şöyle dursun, henüz ilerici rol oynadığı dönemde kapitalist biçimler ya da alternatifler arasında ayrım yapmakta ve birinden birine destek sunmakta haklıydı. Mesela, Marx aynı mantıkla kapitalist ülkeler arasındaki savaşlarda taraf tutuyordu. 1859 İtalyan savaşında, 1870 Prusya savaşında ve diğerlerinde Marx ve Engels taraf olmuşlardı. O dönem, tekrardan belirtelim, kapitalist toplumun henüz yükselişte olduğu ve burjuvazinin gerici feodalizm karşısında devrimci rol oynadığı bir dönemdi. Sosyalizmin güncelliği yoktu, proletarya tarih sahnesinde tam manasıyla yerini almamıştı. Bu yüzden esas ilerici güç yükselişteki burjuvaziydi. Lenin bununla ilgili olarak şöyle der:

Burjuvazi kendi bencil çıkarları gereği ulusal hareket ideolojisini körüklüyor ve bu ideolojiyi emperyalizm çağına, yani tümüyle farklı bir çağa aktarmaya çalışıyor. Oportünistler de her zaman olduğu gibi burjuvazinin terkisine biniyor ve günümüz demokrasisinin [sosyalizm kastediliyor–H.Y.] bakış açısını terk edip, eski (burjuva) demokrasisinin bakış açısına kayıyorlar. Eski (burjuva) demokrasisi döneminde Marx ve Engels hangi burjuvazinin başarısının arzu edilir olduğu sorununu çözmeye çalışıyorlardı; ılımlı bir liberal hareketin fırtınalı bir demokratik harekete dönüşmesini amaçlıyorlardı. Marx ve Engels kendi çağlarının, ilerici burjuva-ulusal hareketlerin ilerisindeydiler; bu tür hareketlere –ortaçağ temsilcilerini “çiğneyip geçebileceği” düşüncesiyle– itki vermek istiyorlardı. Tüm sosyal-şovenistler gibi Potresov da geriye doğru gidiyor, kendi çağından, günümüz demokrasisinden uzaklaşıyor ve eski (burjuva) demokrasisinin köhnemiş, ölü ve dolayısıyla içsel olarak yanlış bakış açısına atlıyor.[8]

SİP-TKPʼnin aldığı tutum tam da Leninʼin burada eleştirdiği tutumdur. Marx cumhuriyetçi Lincolnʼü ya da davasını burjuva-demokratik bir talep olarak gördüğü için destekliyordu. Marxʼın cumhuriyetin kendi içinde iyi bir şey olduğuna dair bir yanılsaması yoktu. Cumhuriyet Marx için burjuva-demokratik bir içeriğe sahip olduğu için desteklenmeliydi. Marxʼın çizgisinde olan biri, bugün cumhuriyetle ilgili eski bir çağa ait görüşleri yinelemek yerine, Marxʼın yaptığı gibi çağının burjuva-demokratik taleplerine sahip çıkar, örneğin bugün ulusların kaderlerini kendilerinin tayin hakkını bir ilke olarak tanır ve gereğini yapar, ama Marxʼtan cumhuriyetçi çıkarmaya çalışanların o taraklarda bezi yok!

Cumhuriyet Kavramının Tarihsel Seyri

Marxʼın da Engelsʼin de cumhuriyeti özel olarak savunulacak bir şey olarak gördüklerini kanıtlayacak bir veri yoktur. Nasıl olabilir ki? Engels değil midir, “ʻdemokratik bir cumhuriyette zenginlik, iktidarını dolaylı yollardan, ama çok daha güvenli bir şekilde icra ederʼ: İlkin ʻmemurları rüşvetle satın alarakʼ (Amerika), ikincisi ʻhükümetle borsanın ittifakıʼ yoluyla (Fransa ve Amerika)”[9] diyen? Onların en sadık takipçisi olarak Lenin değil midir, “Bugün, emperyalizm ve bankaların egemenliği, zenginliğin mutlak iktidarını ayakta tutmak ve hayata geçirmek için yararlanılan bu iki yöntemi de her türden demokratik cumhuriyette eşsiz bir sanat hâline getirecek derecede ʻgeliştirmiştirʼ” (a.g.e.) diyen? O halde?

Elbette mesele bununla bitmiyor, zira örneğin Engelsʼin şöyle bir sözü vardır: “Kesin olan bir şey varsa o da partimizin ve işçi sınıfının iktidara ancak demokratik cumhuriyet altında gelebileceğidir. Hattâ Büyük Fransız Devrimiʼnin de göstermiş olduğu üzere, proletarya diktatörlüğünün de özgül biçimi cumhuriyettir.”[10] Dahası Leninʼde de benzer bir vurgu görürüz: “Biz kapitalizm sınırları içinde proletarya için en iyi devlet biçimi olarak demokratik cumhuriyetten yanayız, ama en demokratik burjuva cumhuriyette bile halkın payına düşen şeyin ücretli kölelik olduğunu asla unutmamamız gerekir.”[11] Bunu açmamız gerekiyor.

Burada Marx-Engelsʼin ve dahası Lenin-Troçkiʼnin yaşadığı dönemde henüz tam olarak ortaya çıkmamış bir olgudan bahsediyoruz. Söylenenleri ve Marksizmin önderlerinin çizdiği teorik çerçeveyi bu yeni gerçekliğe uygulamamız gerekiyor. Lenin döneminde bile henüz tam olarak kendisini göstermemiş olan bu olgu cumhuriyetle-monarşi arasındaki tarihsel ayrımın silikleşmiş, hattâ tümden ortadan kalkmış olmasıdır. Burjuvazi uzun yıllara yayılan iktidarı sayesinde her iki biçimi de kendi ihtiyaçlarına en uygun yönetim biçimi haline getirmeyi öğrenmiştir; mühim olan ikisine de gerekli “sihirli” dokunuşları yapmasıdır. Marksistler için mesele biçim değil, içerik olduğundan biçime (“cumhuriyet” mi değil mi?) takılıp kalmamalıyız.

Bu noktada, Leninʼin düşünce çizgisini bugünle bağlantılı olarak takip etmekte yarar var. Mesela Lenin 1903ʼte şöyle der:

Herkes görüşlerini ve isteklerini ulusal temsilciler meclisinde, köylü komitelerinde ve gazetelerde özgürce ve korkmadan ifade etme hakkına sahip olduğunda, kimin işçi sınıfının yanında, kimin burjuvazinin yanında olduğu çok geçmeden anlaşılacaktır. Bugün, halkın büyük çoğunluğu bunlara hiç kafa yormuyor; bazıları gerçek görüşlerini gizlerken, bazılarının kafası karışık, bazıları ise kasten yalan söylüyor. Ama bu hak kazanıldığında, herkes bu konulara kafa yormaya başlayacak; bir şeyleri gizlemek için neden kalmayacak ve çok geçmeden her şey netleşecektir.[12]

Yirminci yüzyıl tarihini göz önüne alarak konuşacak olursak, bu söylenenleri doğru kabul edebilir miyiz? Hayır, zira tarihsel gelişmeler farklı bir durum ortaya çıkardı. Burjuvazi bilgiyi saklamadığı, kitlelere seçme-seçilme hakkı tanıdığı, hattâ görece özgür bir basın yarattığı sürece de yönetebildiğini gösterdi. Öyle ki kimi zaman kitleler “herkes ulusal temsilciler meclisinde ve gazetelerde özgürce ve korkmadan [kendini] ifade etme hakkına sahip olduğunda” burjuvazi kitleleri daha iyi uyutabildiğini göstermedi mi? Avrupa demokrasisi tarihi neyi anlatır?

Lenin o dönem siyasal özgürlük diye adlandırılan hakların elde edilmesiyle örgütlenmenin daha rahat olacağını ve devrime giden yolun kolaylaşacağını düşünüyordu. İşçi sınıfının o dönemki örgütlülük gücüne bakıldığında veya geç kapitalistleşmiş ülkelerde burjuvazinin Kurucu Meclisʼi toplamama ya da erteleme eğiliminden de anlaşılacağı üzere, Leninʼin tümden haksız olduğu da söylenemez. Fakat proletarya sosyal-demokrat ve Stalinist önderliklerin elinde ardı ardına büyük yaralar alırken, burjuvazinin karşı hamleleri de eksik olmamış ve nihayetinde burjuvazinin yönetim tarzında değişimler ortaya çıkmıştır.

Bu değişim Leninʼi ya da Marxʼı “revize” etmeyi gerektirmiyor, zira içeriğe dair bir değişim söz konusu değildir. Lenin sosyalizm anlayışını en anlaşılır dille ifade ettiği Köy Yoksulları kitabında cumhuriyetten ne anlamak gerektiğini açıkça ifade eder: “Rusya sosyal-demokratları [komünistleri] her şeyden önce siyasal özgürlük elde etmek için çabalıyorlar. Yeni ve daha güzel bir toplum olan sosyalist düzen için mücadelede tüm Rusya işçilerini geniş çaplı bir örgütlenmede, açıktan bir araya getirmek için siyasal özgürlüğe ihtiyaçları var.” (a.g.e., s. 4.) Cumhuriyet tam da bunun adıdır, yani siyasal özgürlükler, başka bir deyişle burjuva-demokratik haklardır: Toplantı, gösteri ve örgütlenme özgürlüğü, bireysel hak ve özgürlükler vb. Savunulması ve takipçisi olunması gereken soyut “cumhuriyet” değil, burjuva tarihsel gelişimin ilk aşamasında sadece cumhuriyette cisimleşen bu haklardır (“proleter devrimini kolaylaştıracak koşullar”dır).

Tarihsel gelişimin sonraki aşaması bu hakların meşruti monarşilerde, hattâ monarşilerde de belli bir istikrar göstererek elde edilebildiğini göstermiştir. Örnek mi? Britanya, İspanya, Hollanda vb. Bu rejimler, örneğin Britanya kendine özgü bir krallıkla yönetiliyor, ama cumhuriyetle yönetilen Türkiyeʼden çok daha demokratik bir ülke, İngiliz işçi ve emekçileri hak ve özgürlükler bakımından daha iyi durumdalar (fakat bunun devrim için daha iyi koşullar olup olmadığı tartışılır). Şimdi bu gerçekliği görmeden, cumhuriyet yaygarası neden?[13]

Diğer yandan, Lenin ve Bolşeviklerin bunu öngörmedikleri de söylenemez. Lenin 1919ʼda şöyle yazar:

Dünyanın bu en ileri demokrasilerinde, bu cumhuriyetlerde bile emperyalizm her geçen gün daha da küstahlaşıyor ve bu ülkelerde başka hiçbir yerde olmadığı kadar yırtıcı av hayvanlarına rastlıyoruz. … Ama kitleler duydukları bütün yalanlara rağmen tam da bu demokrasilerde savaşın yeni yağmacılık eylemlerine yol açtığını, en demokratik cumhuriyetin bile borçları ödemek, yani işçilerin birbirlerinin boğazını kesmelerine izin verecek kadar yüce gönüllü olmaları karşılığında emperyalist beyzadelere, kapitalistlere ödeme yapmak için yüz milyonlarca insanın hayatını karartmaya hazır olan en vahşi ve insanlığa düşman gücü gizleyen bir maskeden başka bir şey olmadığını görüyorlar.[14]

Yani Lenin için cumhuriyet burjuvazinin uyutma araçlarından biridir, bir diğer maskedir.

Lenin bu görüşlerini daha da sistemli hale getirmiş ve ölümünden sonra norm haline gelecek olan durumu, yani burjuvazinin bir krallık ya da meşruti krallık rejiminde de kendisi açısından en iyi sistemi bulabileceğini ve bu sistemlerde de kitlelerin siyasal özgürlüklerden yararlanabileceğini belli açılardan öngörmüştü. Alman “Bağımsız” Sosyal-Demokrat Partisiʼnin temsilcilerini gördükleri şeyi görmezden gelmekle suçluyor, emperyalizm çağında cumhuriyetle monarşiler arasındaki ayrımın silikleştiğini vurguluyordu. Bu yüzden, diyordu, “işçiler zihinlere demokratik cumhuriyet ve Kurucu Meclis masalı tebelleş olduğu sürece, kendileri için felakete yol açan savaş uğruna her gün elli milyon ruble harcanacağının ve kapitalist baskıdan asla kurtulamayacaklarının şu an tamamen farkındalar.”[15] Ama bazıları hâlâ farkında değiller!

Yani cumhuriyet konusunda bazı “sosyalistlerin” kavrayışsızlığı yeni değildir, gayet eskidir ve somut nedenlere dayanmaktadır: Küçük burjuva solculuğu.

Leninʼin bu görüşlere daha önce, örneğin Emperyalizm kitabında vardığı da söylenebilir, zira ora da benzer sözler sarf eder. Fakat burada daha çok burjuvazinin her iki durumda da benzer şekilde mutlak egemenlik kurduğu kısmına vurgu vardır. Konumuz bakımından bizi esas ilgilendiren kısım, burjuvazinin hem cumhuriyet yönetiminde hem de krallıkta kitleleri siyasal özgürlüklerle uyutabileceğini ve düzene eklemleyebileceğini öğrenmiş ve göstermiş olmasıdır. Yani tarihsel olarak cumhuriyetle özdeşleştirilen demokratik haklar pekâlâ monarşi yönetiminde de var olabilmektedir (buradan ancak biçimsel mantığın esiri olanlar, “o halde cumhuriyet yerine, krallık-padişahlık rejimi mi isteyelim?” sonucu çıkarabilir). Oysa yirminci yüzyıla girildiğinde, burjuvazi henüz bunu keşfetmemişti.

Şöyle ki, burjuvazi için hiçbir siyasi yönetim gökten zembille inmemiştir. Burjuvazi kendisi için en iyi siyasi yönetimi zaman içinde geliştirmiş, yanlışlardan ve deneyimlerden dersler çıkartarak ilerlemiştir. Teori çoğu zaman geriden gelmiştir.

Örneğin “sosyalist” ya da solcu bakanlarla, hattâ hükümetlerle iş görmek bugün burjuvazinin en sevdiği yöntemlerden biridir. Ama 1848ʼde buna bir-iki ay bile sabredememişti. Öyle ki bir çalışma bakanlığı kurma fikrine bile tahammülü yoktu, üstelik siyasi açıdan en ileri ülke olan Fransaʼda! Burjuvazinin hamurunda demokratlık olmadığından (bunlar liberallerin uydurmalarıdır) bu yöntemleri ancak deneye yanıla buldu. Bu yönetim tarzının kendisi açısından ne kadar yararlı olduğunu ancak yirminci yüzyıl dönemecinde (Millerandcılık ya da “bakan sosyalizmi”) kavrayacaktı.

Burjuvazi bunu, kabaca söylersek, İkinci Dünya Savaşı sonrasında elde ettiği[16] geniş ortamda çözmüş ve kapitalizm öncesi artıklardan kurtulduğu oranda, monarşileri en az cumhuriyetler kadar göstermelik biçimler haline getirmeyi, yani ehlileştirmeyi başarmıştır.

Sonuç

Tarihsel kökenlerini bir kenara bırakarak konuşacak olursak, cumhuriyet kapitalizm çağına özgü bir yönetim biçimidir ve emekçi kitleleri siyasi yaşamdan dışlayan kapitalizm-öncesi sistemlerden farklı olarak onların siyasi yaşamda belli derecelerde aktif rol alma haklarını tanımasıyla temayüz eder. Başka (ama yanlış) bir deyişle, cumhuriyet, halkın kendi kendini yönetimini kıstas alan ve bunu kendine özgü araçlarla, her şeyden önce de seçimler ve kapsamı dönemden döneme değişen demokratik haklarla yapan rejimdir.

Cumhuriyet söz konusu olduğunda “halkın kendi kendini yönetimi” nitelendirmesi, kabaca söylersek, yirminci yüzyıldan ya da Paris Komünüʼnden önce yanlış bir tanımlama değildi, çünkü henüz halkın kendi kendini gerçek yönetiminin sovyet ya da komün gibi yerellere özerklikle merkeziyetçiliğin harikulade bir bileşimi olan sınıfsal öz-örgütlerle olabileceğini gösteren somut gerçeklik ortaya çıkmamıştı. Oysa bugün bir yandan “halkın kendini yönetmesi öyle olmaz, böyle olur” dedirtecek tarihsel örnekler vardır, diğer yandan kapitalizme özgü mekanizmanın (seçim sandığı ve denetlenemeyen meclis) tam bir aldatmaca olduğu görülmüştür. Bu açıdan, cumhuriyete halkın kendini yönetimi değil, tam da Marxʼın yaptığı gibi, “her üç ya da altı yılda bir egemen sınıfın hangi üyesinin parlamentoda halkı temsil edeceğini ve ezeceğini (ver- und zertreten) belirle”yen[17] sistem demek daha doğrudur.

Ne var ki, cumhuriyet diğer açıdan da “halkın kendi kendini yönetimi” olma tekelini kaybetmiştir, zira krallık rejimleri de bu parlamenter-demokratik yöntemlerden en az cumhuriyetler kadar, hattâ yer yer onlardan da fazla yararlanabildiğini ispatlamıştır. Hal böyle olunca, bugün cumhuriyetin mutlak üstünlüğünden bahsetmek saçmadır. Erdoğan ve AKP diktatörlüğü cumhuriyet olsa da olmasa da diktatörlüktür.

Bunu söyledikten sonra, karşımıza hemen “sosyalist cumhuriyet” çıkıyor: “Biz zaten sosyalist cumhuriyet diyoruz ki”! Burada da, her şey bir tarafa, meselenin (ya da vurgunun) sosyalizm değil, cumhuriyet olduğunu görmemek için ciddi bir isteksizlik gerekir. Cumhuriyet söyleminin (isterseniz başına sosyalist koyun) aslında Kemalizme, başka bir deyişle CHP tabanına sağdan oynamak olduğunun pratikteki sağlamasını yapmak isteyenler, Ertuğrul Kürkçüʼnün kariyerine bakabilirler. Kürkçü çok değil yakın zaman önce SİP-TKPʼden ayrılan bir ekiple ortak hareket etme kararı aldığında, hazırladıkları manifestoda “sosyalist cumhuriyet” tezine sarılmıştı, zira o dönem muradı bu kanada oynamaktı. Ama zaman su gibi aktı geçti, Kürkçüʼnün başına Kürt hareketi kuşu kondu ve geriye ne “sosyalist cumhuriyet” kaldı ne sosyalizm!

Burjuvazi yaptığında pragmatist damgası vurmakta beis görmezken, kendi oportünistliklerini işbilirlik olarak tasavvur edenler bu “uyanıklıklar”ının bedelini CHPʼnin ya da başka bir has düzen partisinin biraz sola olsa direksiyon kırdığı her durumda (son seçimler ibret olmadı mı?) misliyle ödeyeceklerdir. İşçi sınıfına lazım olan bir cumhuriyet değil, aşağıdan yukarıya örgütlenmiş, merkeziyetçi öz-örgütlenmelere dayanan bir işçi devletidir, Leninʼin tabiriyle bir devrimci yarı-devlettir.

Son olarak, cumhuriyeti böyle aleni ve pis siyasi çıkarlardan ötürü değil, siyasi bilincinin mevcut düzeyinden ötürü sahiplenen yüzbinlerce insanla kuracağımız ilişkilerde herhalde atılacak en doğru adım öncelikle sormak olacaktır: “Nedir o ʻcumhuriyetin kazanımlarıʼ? Cumhuriyetin ilk dönemlerinin hangi kısmına geri dönmek lazım?” Bu durumda, elle tutulur çok az şey olduğunu, bunların da birçoğunun “cumhuriyet”i savunarak değil, burjuvazinin bütün ideolojilerinden bağımsızlaşan devrimci-enternasyonalist bir sınıf mücadelesi perspektifiyle elde edilebileceğini anlatabiliriz.

5 Kasım 2013


Notlar

[1] Karl Marx, Louis Bonaparteʼın 18 Brumaireʼi, Sol Yay., 2002, s. 94.

[2] V.İ. Lenin, Devlet ve Devrim, Agora Kitaplığı, 2009, s. 11-12.

[3] K. Marx, “Fransaʼda İç Savaşʼın İlk Taslağı”, The First International and After. Political Writings, cilt 3, Penguin Books, 1992, s. 259

[4] K. Marx, Fransaʼda Sınıf Savaşımları 1848-1850, Sol. Yay.,1988, s. 44.

[5] Marx-Engels, Alman İdeolojisi, Sol Yay., 1999, s. 61 (vurgu bize ait).

[6] Bu açıdan, işçi sınıfının elde silah burjuvaziye cumhuriyetçi olmayı dayattığı 1848 Fransa örneği için, bkz. Harun Yılmaz, Fransa: 1848 Haziran Ayaklanması – Sürekli Devrimin Provası.

[7] K. Marx, “Serbest Ticaret Sorunu Üzerine”, Felsefenin Sefaleti içinde, Sol Yay., 1999, s. 221.

[8] V. İ. Lenin, Yenilgicilik ve Enternasyonalizm, Agora Kitaplığı, 2009, s. 48.

[9] Engels’ten aktaran, Lenin, Devlet ve Devrim, s. 11.

[10] Marx-Engels, Collected Works c. 27, s. 227.

[11] Lenin, Devlet ve Devrim, s. 18.

[12] V. İ. Lenin, Köy Yoksullarına, Agora Kitaplığı, 2013, s. 73.

[13] Lenin’in sözleriyle, “burjuva devletinin tipik özelliklerini taşımayan monarşiler (sözgelimi herhangi bir askeri kliği olmayan monarşiler) olduğu gibi, bu açıdan gayet tipik özellikler taşıyan cumhuriyetler (sözgelimi bir askeri kliği ve bir bürokrasisi olan cumhuriyetler) de vardır. Bu herkesçe bilinen tarihi ve siyasi bir gerçektir.” (Proleter Devrimi ve Dönek Kautsky, Agora Kitaplığı, 2011, s. 13-14.)

[14] V. İ. Lenin, Bolşevikler ve Proletarya Diktatörlüğü, Agora Kitaplığı, 2010, s. 80. Örnekler çoğaltılabilir: “Burjuvazi devlet iktidarını, proletaryaya karşı, bütün emekçi sınıflara karşı kapitalist sınıfın bir aracı olarak kullanmıştır. En demokratik burjuva cumhuriyetlerinde durum böyledir. Yalnızca Marksizme ihanet edenler bunu ʻunutmuşlardırʼ.” (a.g.e., s. 175)

[15] A.g.e., s. 268.

[16] Stalinizmin bu konudaki günahları hakkında, bkz. Harun Yılmaz, Devrim Kaçkınlarının Kâbusu: “Ortodoks” Marksizm.

[17] K. Marx, Fransa’da İç Savaş, Sol Yay., 1991, s. 59.