Gezi Direnişi ve Kürt Hareketi

07.08.2013 | Deniz KÖKSAL
Gezi Direnişi’nde yüzbinlerce insan demokratik taleplerle sokaklara dökülmüştü. Kürt hareketinden aktif ve kitlesel katılımla Gezi’de önemli bir çoğunluğu HDK çatısı altında birleştirmek mümkündü. Kürtlerin direniş kültürü, siyasi tecrübesi ve en önemlisi, örgütlülüğü var. Dahası hiçbir şey olmasa, sayısal üstünlük sağlıyor. Herkes biliyor ki, Gezi Direnişi’nin tepe noktasında Diyarbakır’dan TOMA’lar gelmemiş olsaydı, her şey çok farklı olurdu. Demirtaş açıklamalarını istediği kadar tevil etmeye çalışsın, Kürt hareketinin Gezi’deki tavrı ortadadır. Bu yanlışta diretmek kimseye yarar sağlamayacağı gibi, yaklaşan belediye seçimleri öncesi daha da vahim bir yanlıştır. “Sol oyları bölmeyelim” tellallarının şimdiden CHP borazancılığına başladığı seçim sathı mailine girilmişken, Gezi ile darbeyi aynı cümle içinde kullanan bir hareketin; Gezi Direnişi sürecinde bir şeylerin farkına varmaya başlamış olan yüzbinlerce insanı tam da bu şekilde darbeci-statükocuların kollarına ittiğini görmesi zor olmasa gerek.

Kürt hareketinin Gezi Direnişi’ne dair kesin olarak ne tutum aldığı maalesef net bir şekilde ortaya konulamıyor ve bunun da en temel nedeni Kürt hareketinin ikircimli tutumu… Bu yazıyı Gezi Direnişi muhasebelerinin üçüncü kısmı olarak tasarlamamış olsaydık, belki de Kürt ulusal hareketinin Gezi’ye dair tutumunu değerlendirmeye bu şekilde başlayacaktık. Ama BDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın geçen haftaki açıklamaları, lafı dolandırmaya gerek kalmadan, meselenin aslını astarını –elbette görmek isteyenlere– açıkça gösterdi.

Bu tutum, “barış süreci”nin varlığı sebebiyle hükümeti “yıpratacak” her türlü adımdan uzak durmak ve dahası AKP’yi karşısına alan hareketlerin hepsini, tıpkı AKP gibi, darbeci ya da gerici-statükocu diye yaftalamaktır. Kürt hareketinin bu tutumu tamamen yanlış ve pragmatist (“reel politik”) açıdan, kendi iç tutarlılığı açısından değerlendirildiğinde bile son derece yanlıştır. En iyi ihtimalle, yani “barış süreci”nin PKK’yi tatmin edecek bir çözüme kavuşması durumunda bile, Kürt siyasal hareketinin ciddi anlamda sağa kayışının miladı olabilir.

Tabanda Konuşulanlar

Bir hareketin somut bir olayla ilgili tutumunu anlamak için kuşkusuz en iyi kıstas hareketin liderlerinin ne söylediğinden çok, tabanda o örgütü temsil eden militanların ne söylediği, ne savunduğudur. Örgütün merkezinin söyledikleri tabanın dilinde ete kemiğe bürünür, billurlaşır. Tam da bu nedenle Demirtaş’ın televizyonda söylediklerine dair ek açıklamaları kendini meşrulaştırıcı bir tevil çabasından daha fazlası değildir.

Kürt ulusal hareketinin Gezi Direnişi’ne dair görüşleri temelde iki başlıkta toplanabilir: 1. Bu hareket barış sorununu baltalama amacı taşıyan, ulusalcı-darbeci kesimin bir eylemidir. 2. Darbeci değilseniz bile, (amiyane tabirle) Kürt illerinde bu zulüm uygulanırken neredeydiniz? İkisi de direnişe aktif katılımı önleyici mahiyettedir.

Bunun somuttaki yansıması, BDP’nin kitlesinin bilinçli bir tercihle Gezi Parkı’na gelmemesi oldu. BDP direniş ilerledikçe görece artan bir kitleyle Gezi Parkı’na gelmiş olmasına karşın, bu sayı kendi kitlesinin çok küçük bir azınlığıydı. Tıpkı CHP gibi, BDP de direnişe gölgesiyle katıldı.

Kürt hareketinin katılımındaki sayısal artışın, kitlesel Gezi direnişi birinci haftayı devirene yakın KCK’den gelen açıklamanın ardından gerçekleştiği söylenebilir. Böyle bakıldığında, neden Kürt hareketini resmi açıklamalarıyla değerlendirmediğimiz sorulabilir. Yukarıda bahsedilen görüşlerin hiçbirisi Kürt yurtseverlerinin kişisel görüşü olmamakla birlikte, yine de parti merkezinin ne söylediğine ve ne yaptığına da bakmak lazım. Bunu yaparken de süreci biraz daha geriye almakta fayda var.

Gezi’deki Uzlaşmacılığın Habercisi

Gezi Direnişi adeta hiçlikten çıkıp gelmiş göründüğü için, tahlilimizi 31 Mayıs’la başlatmak mantıklı görünebilir, ama fitili ateşleyen öğenin Taksim olduğu düşünüldüğünde, Gezi’yi yasaklı 1 Mayıs’la ve  hemen aynı dönemdeki Reyhanlı patlamalarıyla birleştirmek daha doğru olacaktır.

BDP bu seneki 1 Mayıs’ta aldığı tutumla Gezi Direnişi’ndeki tutumunun sinyallerini vermişti. Resmi bir açıklama olmamasına karşın, BDP bu sene “yasaklı” 1 Mayıs’a gelmedi. O dönemde biz bunu eleştirmiş olmamıza karşın, Kürt hareketinin niteliğini de hesaba katarak, eleştirimizi fazla ileri boyuta taşımamıştık. Mücadelenin hâlâ belli sayıda öncüyle sınırlı olduğu, Gezi’deki gibi kitleselleşmediği bir dönemde müzakere masasına oturduğu hükümetle “illegal” olduğu beyan edilen bir olayda karşı karşıya gelmek istememiş olması, doğru olup olmamasından bağımsız olarak, anlaşılabilir bir durumdur. Kuşkusuz kendisini solda tanımlayan, ulusal hareket amacına ulaştıktan sonra da siyasete devam etmek isteyen bir hareketin 1 Mayıs’ı bu şekilde es geçmesi kabul edilemez, ama bir iç mantığı olduğu da malumdur.

Ne var ki, mesele bununla sınırlı kalmadı. 1 Mayıs sonrasında BDP’den konuyla ilgili dişe dokunur hiçbir açıklama gelmediği gibi, daha da vahimi, üste çıkma çabası görüldü. Kürt hareketinin sosyalizme açılan yüzü olarak Sırrı Süreyya Önder, “madem sözünüzün arkasında durmayıp hemen geri çekilecektiniz, neden Taksim diye ısrar ettiniz?” mealinde sözlerle DİSK’i eleştirdi. Kürt hareketinin 1 Mayıs’a neden katılmadığına dair en ufak bir açıklama yapmadan DİSK bürokratlarının kaypaklığını eleştirmesi, Gezi Direnişi’ndeki tavrın (yanlışı kabullenmeyip üste çıkma) habercisi gibiydi.

Ardından Reyhanlı patlamaları gerçekleşti. Bu patlamalardan sonra Öcalan’ın “İslam kardeşliği ve Misak- Milli” ve “Gülen’e selam” beyanlarından bile daha yanlış ve kabul edilemez bir açıklama geldi BDP kanadından. Selahattin Demirtaş gün hükümeti eleştirme günü değildir şiarıyla, “Bu dönemde özellikle sivil yurttaşlarımızı hedef alan saldırılar karşısında hükümeti sorumlu tutmak ve eleştirmek yerine birlik içerisinde hareket etmek zorundayız” dedi. O saldırıların bir numaralı sorumlusu hükümetken ve dahası ABD gezisi öncesi askeri müdahale olasılıkları hükümet tarafından bizzat dillendirilirken, her şey bir tarafa, bir “komplo” kokusu bile almadan destek açıklaması yapmak ve emperyalist amaçları peşinde koşan bir hükümetle birlik vaaz etmek nasıl kabul edilebilir?

Elbette “barış süreci”yle! Sanki masaya yıllardır savaşan iki düşman değil de, aralarına kara kedi girmiş iki kardeş oturmuş ve sırf masaya oturulduğundan ötürü, “ona yapılan bana yapılır” demek gerekirmiş gibi! (Bu safdilliğin Lice’de duvara tosladığını ve son bir ayda Kürt hareketi içinde ciddi bir kesimin masaya oturmanın siyaseti bırakmayı gerektirmediğini görmeye başladığını belirtelim.)

Böylece Kürt hareketinin yeni dönemdeki çizgisi iyice belli olmuş oldu: Silah bırakmayı siyaseti bırakmak olarak görmek ve dolayısıyla hükümete açık çek vermek. Bunun iç tutarlılıktan da yoksun olduğunu söylemek lazım. Neticede, masaya kimin elinin daha güçlü oturduğunu dikkate almadan yön belirlemek, Lice türü olayları kaçınılmaz hale getirir. Kürt tarafı masaya daha güçlü oturmuşken ve dahası gittikçe diktatörleşen bir hükümetin “getireceği” barıştan ne hayır geleceğini düşünmek gerekirken, “bu kadar taviz niye?” diye sormak gerekiyordu.

Her halükarda, Kürt hareketi hükümete karşı aktif bir mücadele yürütmeyeceğini belli etmişti. Gezi Direnişi patlak verdiğinde de bu çizgi devam ettirildi.

Gezi ve Kürt Hareketi

Kürt hareketinin Gezi’deki tavrı, Taksim’in alındığı 1 Haziran’dan itibaren BDP’nin Sırrı Süreyya Önder’i alandan çekmesiyle netleşti. Hareketin kitleselleşmesinden önce Gezi Parkı mücadelesine sahip çıkan ve kitlenin doğal önderi haline gelen Sırrı Süreyya Önder tam da diğer HDK’lilerle birlikte Gezi’ye çıkarma yapması gerekirken “hükümeti yıpratmama” gayesiyle alandan kayboldu. Sonrasında bu durumu “Önder Pazar mitinginde kürsüden konuşturulmadı” bahanesiyle açıklama çabasına girilmiş olsa da, Önder’in örneğin gazete ve televizyonlarda çıkıp konuşmasının önünde hiçbir engel yoktu. Bu yüzden bir engelleme varsa, bu engelleme dışarıdan değil, içeridendi.

Gezi Direnişi HDK için bulunmaz bir nimetti. BDP’ye yönelik tepkilerin aksine, HDK’nin önyargı duvarına çarpma olasılığı, bilhassa Önder’in 31 Mayıs öncesi tutumu da dikkate alındığında, çok daha azdı. Neticede, HDK bunun için kurulmuştu: Kabaca söylersek, Kürt hareketini ulusal bir hareket olmaktan çıkarıp Türkiye’deki sol ve demokrat güçlerle birleştirmek.

Gezi Direnişi’nde yüzbinlerce insan demokratik taleplerle sokaklara dökülmüştü. Kürt hareketinden aktif ve kitlesel katılımla Gezi’de önemli bir çoğunluğu HDK çatısı altında birleştirmek mümkündü. Kürtlerin direniş kültürü, siyasi tecrübesi ve en önemlisi, örgütlülüğü var. Dahası hiçbir şey olmasa, sayısal üstünlük sağlıyor. Herkes biliyor ki, Gezi Direnişi’nin tepe noktasında Van’dan ya da Diyarbakır’dan TOMA’lar gelmemiş olsaydı, her şey çok farklı olurdu. HDK (ya da HDP) bugün seçimlere katılıp katılmayacağı muallak bir parti ikamesi değil, açıkça başa güreşen gerçek bir parti olurdu.

Biz bunu söylediğimizde hemen “abartmıyor musunuz?” sesleri duyuyoruz. “Bu bir hayal. Oradaki kitlenin milliyetçi refleksleri var. Kitlenin çoğu Atatürkçü” ve sair. Madem öyle, o halde dağıtın HDK’yi! Eğer insanların, yüzbinlerce insanın sokaklara döküldüğü, üstelik gerici önderliklere yüz vermediği, ilerici talepleri savunduğu bir anda bile, hem de hareketin kitleselleşmesinden hemen önce HDK’nin fiilî başkanı öne çıkmışken HDK kitleyi kucaklayamayacaksa, o zaman HDK niye var?

Biz bir adım daha ileri giderek söyleyelim. Gezi sadece HDK değil, PKK için bile önyargı duvarını kırmak adına muazzam bir fırsattı. Her gün devlet terörüne maruz kalan, gaz ve plastik mermi yiyen ve burjuva basınının bunları çarpıttığını gören bir kitleye, hem barikatın nasıl kurulacağını ve savunulacağını somut tecrübeyle “öğretmek”, hem de “işte biz 30 yıldır orada bunu yaşıyoruz, tek fark bizim yediğimiz plastik değil, sahici mermi” demek birçok şeyin başlangıcı olabilirdi.

Fakat Kürt hareketinden bu tavrı görmedik. Tersine, “biz bunları yaşarken neredeydiniz?” türünde, AKP’lilerin “28 Şubat’ta neredeydiniz?” herzelerini hatırlatan laflar işittik. Sosyalist olduğunu savunan (“Kürdistan İşçi Partisi”) bir yapı nasıl olur da önce-sonra yarışına girer? Dahası, nasıl olur da mücadelede ulusal (Kürt-Türk) ayrım yapar? Mücadelenin daha ileri unsurları vardır, bir de daha geri unsurları vardır; eşyanın tabiatı gereği böyledir. Mesele ayağa kalkana “niye daha önce kalkmadın?” demek değil, tam da ayağa kalktığında daha iyi anlaması muhtemel olduğundan önceden ayağa kalkanın doğruluğunu anlatmak, sabırla açıklamaktır. Bunun yolu da mücadelede yanında olmaktan geçer (elbette o kitle haklı bir mücadele için ayağa kalkmışsa, ki Gezi haklıydı!), hariçten gazel okumaktan değil.

Dolayısıyla, tüm bunlara rağmen, üstelik direniş şimdilik sönümlenmişken ve AKP’nin saldırıları hızla sürerken televizyona çıkıp Erdoğan’ın diliyle Gezi’yi darbeyle ilişkilendirmek daha da yanlış ve kabul edilemezdir. Demirtaş açıklamalarını istediği kadar tevil etmeye çalışsın, Kürt hareketinin Gezi’deki tavrı ortadadır. Bu yanlışta diretmek kimseye yarar sağlamaz.

BDP çıkıp açıkça şunu söylese: “Bu en az 30 yıllık bir meseleyle bağlantılı. Biz yıllardır Kürt sorununun çözümü için çabalıyoruz. Bu süreçte birçok komplo ve desiseyle de karşılaştık. Şimdi, hedefimize bu kadar yaklaşmışken önceki deneyimleri de düşünerek bunun ‘barışa kurşun’ olabileceğinden şüphelendik. Yanlış bir tutum aldık, başka bir şey zannettik. Sonrasında anladığımızda da yanlışımızı düzeltmek için bir şey yapmadık. Ama bugün baktığımızda yanlış yaptığımızı anlıyoruz!” – BDP bunu dese ne kaybeder? Hiçbir şey! Aksine değerini artırır. Burjuva siyasete damga vuran riyakarlık, yalancılık, özeleştiriden uzaklık gibi vasıflarının olmadığını, siyasete etnisite değil, erdem getireceğini gösterme fırsatı bulur.

Oysa Demirtaş’ın yaptığı şekliyle ne demiş oluyor BDP? “Bizden yeni dönemde (barış sonrasında) sosyalistlik mosyalistlik beklemeyin. Mevcut burjuva siyasetinde kendime bir kanal arıyorum. Biz de onlar gibi yanlış yaptığımızda üstünü örtmeye çalışacağız” ve sair.

Bu tutum, yaklaşan seçimler öncesi daha da vahim bir yanlışa işaret ediyor. “Sol oyları bölmeyelim” tellallarının şimdiden CHP borazancılığına başladığı belediye seçimleri sathı mailine girilmişken, Gezi ile darbeyi aynı cümle içinde kullanan bir hareketin; Gezi Direnişi sürecinde bir şeylerin farkına varmaya başlamış olan yüzbinlerce insanı tam da bu şekilde darbeci-statükocuların kollarına ittiğini görmesi zor olmasa gerek.

5 Ağustos 2013