Erdoğan’ın ABD Gezisi – Taze Emperyalistin Emperyalizmle İmtihanı

27.06.2013 | Harun YILMAZ
Erdoğan Reyhanlı patlamalarından sadece birkaç gün sonra bir uçak dolusu burjuvayla birlikte ABD’nin yolunu tuttu. “Halk adamı” Erdoğan siyasi açıdan sorumlusu olduğu patlamaların açıklamasını yapmak üzere Reyhanlı’ya gitmek yerine, temsilcisi olduğu sermayedarlarla birlikte ABD’ye ticari geziye çıkmayı yeğledi. Lafa gelince “ortak acı”dan, “milli birlik ve beraberlik”ten bahseden kapitalistler ve burjuva siyasetçileri, ortak yatırımların ve sermayenin milletlerarası birliğinin çok daha önemli olduğu düşüncesiyle ABD’ye çıkarma yaptılar. Zaten “ortak acılar” denen palavra sermayenin kâr arzusundan daha önemli değilken başka türlüsü de beklenemezdi. Türkiye çoktan emperyalistleşmiş ve kendi özerk emperyal çıkarları uğruna diplomatik ve askeri hamlelerde bulunmaktadır. Bu hamleler işçi sınıfı için daha fazla sömürü, daha fazla kan, daha fazla gözyaşı demektir. “Büyük devlet”, “büyük Türkiye” böyle olunuyor.

Başbakan Erdoğan’ın ABD’de Obama’yla yaptığı gezinin üzerinden iki hafta geçti* ve yankıları hâlâ devam ediyor. Böyle olması gayet normal, zira gezi hem kısa vadeli hem de orta vadeli birçok başlık içeriyor ve tahmin edilebileceği üzere hiçbiri de işçi sınıfı için hayırlı bir yön taşımıyor.

Erdoğan Reyhanlı patlamalarından sadece birkaç gün sonra bir uçak dolusu burjuvayla birlikte ABD’nin yolunu tuttu. “Halk adamı” Erdoğan siyasi açıdan sorumlusu olduğu patlamaların açıklamasını yapmak üzere Reyhanlı’ya gitmek yerine, temsilcisi olduğu sermayedarlarla birlikte ABD’ye ticari geziye çıkmayı yeğledi. Lafa gelince “ortak acı”dan, “milli birlik ve beraberlik”ten bahseden kapitalistler ve burjuva siyasetçileri, ortak yatırımların ve sermayenin milletlerarası birliğinin çok daha önemli olduğu düşüncesiyle ABD’ye çıkarma yaptılar.  Zaten “ortak acılar” denen palavra sermayenin kâr arzusundan daha önemli değilken başka türlüsü de beklenemezdi.

Erdoğan’ın onlarca sermayedarla birlikte gitmesinden de anlaşılacağı üzere ticari anlaşmalar ve genel olarak ticari ilişkiler ABD gezisinin önemli başlıkları arasındaydı Ama elbette Suriye sorunu bunun ve diğer bütün başlıkların önüne geçti.

Bir önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi, Suriye meselesi ABD için ekonomik ya da siyasi açıdan örneğin bir Irak ya da Afganistan meselesi kadar öncelikli değildir. Bunu söylemek ABD’nin Suriye’den bir beklentisinin olmadığı ya da Türkiye’nin Suriye’ye ABD’nin isteği hilafına el attığı anlamına gelmez; aksine, emperyalist paylaşım savaşını sadece büyük güçler arasında yürüyen bir olay olarak görmeyip, emperyalist hiyerarşinin diğer üyelerinin de pastadan bu büyük güçler kadar pay alacak konumda olmamalarına karşın kavgaya atıldıklarını ve bu kavgada kuşkusuz mensubu oldukları emperyalist bloğun parçası olarak hareket etmelerine karşın özerk çıkarları olduğunu da tanımak anlamına gelir.

Emperyalizmi bu şekilde farklı güçlere sahip aktörlerin bir hiyerarşisi olarak kavramayı reddeden kesimler için Suriye olayı ABD’nin ve onun kuklası ya da maşası olan AKP’nin (TC’nin bile değil!) bir oyunudur. Türk burjuvazisi çok soylu olduğundan kendi maddi çıkarları yoktur ve bir tür amme kurumu olarak ABD’nin hayrına iş görmektedir! Kendi burjuvazisine toz konduramayan ve “emperyalist” demeye dili varmayan bu kesimler için Erdoğan’ın ABD gezisi de zaten büyük patrondan, “Sam Amca”dan emirleri almak üzere yapılmıştır.

Oysa mesele bu kadar basit değildir. Türkiye ABD ile emperyalist ittifakında basit bir memur değil, kendi özerk çıkarlarının peşinden koşan bir küçük ortaktır. Bu adımlar her seferinde ABD’yle ve düşman kardeşi İsrail’in istekleriyle örtüşmüyor. ABD gezisi bu dengeyi sağlama amacı güdüyordu ve sağladığı anlaşılıyor.

Obama Türkiye’nin Suriye’ye askeri müdahale ısrarını ve buna ilişkin “gererkçeler”ini inandırıcı bulmadı. Gezi öncesinde Erdoğan’ın “uçuşa yasak bölge”den “karadan müdahale”ye kadar çeşitli senaryoları açıkça ya da üstü kapalı olarak dillendirdiği biliniyor. Türkiye ilk günden beri sorunun bir numaralı mağduru olduğunu “uluslararası toplum”a anlatmaya çalışıyor. Bunun için sadece Cilvegözü ve Reyhanlı patlamaları ya da düşürülen savaş uçağı gibi askeri kozlara başvurmuyor, “insani” gerekçelerden de yararlanıyor. Türkiye’nin Suriyeli sığınmacılara yönelik “açık kapı” siyaseti, Davutoğlu’nun çeşitli beyanlarına bile kalmadan anlaşılacağı üzere, uluslararası alanda TC’nin “mağdur” olduğunu anlatmak için bir kozdur. Ülke içinde vatandaşlarına etmediğini bırakmayan bir hükümetin, sınır ötesinde birdenbire insan sevgisiyle yanıp tutuşacağını düşünmek abestir. AKP sığınmacı sayısını artırarak “Suriye seni ne ilgilendiriyor?” sorusuna cevap üretmiş oluyor.

ABD ziyaretinde Reyhanlı bombalamalarının da bu istikamette bir koz olarak kullanıldığı, ama inandırıcı olmadığı anlaşılıyor. Erdoğan “zalim diktatörlerle masaya oturmam” derken, şimdi Cenevre’de düzenlenecek konferansta buluşmak zorunda kalacak (tabii konferans toplanabilirse). “Geçiş hükümetinde Baas rejiminden kimse olmaz” derken, şimdi teröre bulaşmamış Baasçılar (o ne demekse? Herhalde bu da “Esad kötü, ama çevresi iyi” hezeyanı oluyor!) yer alabilir çizgisine geldi. Demek ki neymiş, “tükürdüğünü yalamadan”, esas patronun kim olduğunu unutarak emperyalist rekabette saf tutmak mümkün değilmiş!

ABD’nin Türkiye’ye bunu hatırlatma nedenlerinden biri de “Kürt petrolü” sorunuydu. Türkiye Irak merkezi yönetimiyle Kürdistan özerk bölgesi arasındaki gerilimde, Kürt bölgesindeki enerji kaynaklarına daha rahat ulaşabilmek adına sorunu kaşıyıcı rol oynuyor ve Kürt yönetimiyle ayrı anlaşmalar yapıyor. Daha düne kadar Kürdistan lafını bile ağzına almaktan imtina eden Türkiye bugün Kürdistan’ın (Irak Kürdistanı’nın) destekçiliğini yapıyor. ABD ise bölgede Irak’ın “birlik ve beraberliği” çizgisinde duruyor. Türkiye’nin Rusya’ya olan enerji bağımlılığından kurtulmak amacıyla bölgeyi karıştırmasına ABD’den bu gezi sırasında bir uyarı geldi.

Gezinin ekonomik boyutu bakımından belki de bir o kadar önemli başlık da Türkiye’nin ABD ile Avrupa arasındaki ticarete dâhil olma çabasıydı. ABD ile AB arasındaki yeni Transatlantik Ticaret ve Yatırım Antlaşması’nda AB üyesi olmamasından ötürü kapsam dışında kalan Türkiye, ABD’ye ihracat hacmini genişletmek amacıyla lobi çalışması yürütüyordu. Türk burjuvalarının yaptığı çıkarmanın sonuç verdiği ve Türkiye’nin istediğini aldığı söyleniyor.

Aynı şekilde Amerikan sermayesini ülkeye daha da çekmek için de Erdoğan epey bir dil döktü. Başbakanın Amerika’da Ticaret Odası’nda yaptığı konuşma, bu açıdan, bir burjuvanın eğitime, insana, “gelişmişliğe” vb. nasıl baktığını göstermesi bakımından manidardır:

2012 yılı itibariyle ABD’nin ülkemize yönelik yabancı yatırımı 400 milyon dolar tutarında kaldı. Çok düşük. Bunun artması arzumuzdur. ABD’li yatırımcıların ülkemizin yatırımcı dostluğu ve siyasi, ekonomik bakımından istikrarlı ikliminden daha fazla yararlanmasını istiyoruz.

Türkiye Orta ve Doğu Avrupa bölgesindeki en yüksek akıllı telefon kullanıcısına sahip ülkelerden biri olmuştur. Nüfusumuzun yaklaşık dörtte biri akıllı telefon kullanıcısıdır. Mobil abone sayısı 68 milyondur. Yakın zamanlara kadar klasik alışveriş yöntemlerine ağırlık veren Türkiye’de internet üzerinden alışveriş de son yıllarda önemli artış göstermiştir. Bu durum ABD’deki büyük markaların da dikkatini çekiyor…

Türkiye’nin, dünyanın 16. büyük otomotiv üreticisi ve Avrupa’nın en büyük ticari araç üreticisi olduğunun altını burada çizmek istiyorum. Türkiye küresel enerji tüketiminin yarısının ve petrol, doğalgaz rezervlerinin yüzde 70’inin de kavşağında bulunuyor, böyle de bir durumu var. Geçtiğimiz 10 yılda kaydettiği büyüme performansıyla Türkiye, dünyada Çin’in ardından enerji talebi en hızlı artan ülke oldu.

Kapitalizmde kitleleri mutlak yoksulluk içinde bırakmamak, belli bir düzeyde geliştirmek bu nedenle zorunluluktur. Emperyalizmin sömürgecilik çağından en temel farkı budur: Sömürgecilik ve dolayısıyla sömürge ilişkisi doğrudan yağmalama üzerine kuruluyken ve geri bıraktırırken, emperyalizm de kavramlar göreceleşmiş ve karmaşıklaşmıştır. Lenin tam da bu nedenle mal ya da hammadde gaspı ile meta ihracının damga vurduğu dönemden farklı olarak emperyalizmde sermaye ihracını vurgular: Sermayenin niteliği sömürülecek alanları (ya da belli bir kısmını) bile belli bir düzeye çıkarma zorunluluğu dayatır; var olan basit bir yağma değil, nitelikli yağmadır!

Türkiye hiçbir zaman klasik bir sömürge olmadığı gibi, bugün de yarı ya da yeni sömürge olmak şöyle dursun, mevcut yapısıyla bizatihi emperyalistleşmiştir. Emperyalistliği ABD kadar değildir, zaten hiçbir devletin emperyalistliği ABD kadar değildir, ama emperyalizm de ABD’den ibaret değildir.

Türkiye’nin ABD gezisindeki ana konulardan biri de Ortadoğu’da söz sahibi olma çabasıydı. Erdoğan Gazze’ye ayak basarak Ortadoğu’da Müslüman halkların kahramanı olma ve akabinde bu bölgeleri emperyalist sermayeye daha rahat açma derdindedir. Emperyalizm “şeytan İsrail” ile yapamadıklarını “mücahit Erdoğan” ile yapabileceğinin farkında olduğundan bu konuda ikircimli bir tavır alıyor. Türkiye kozunu iyi kullanmak kadar İsrail’i küstürmemek de önemli. Bu konuda çeşitli yorumlar yapılsa da, özellikle de Suriye sorununun belli bir netliğe kavuşmasından sonra durumun netleşeceği anlaşılıyor.

Fakat bugünden netleşmiş bir şey varsa, o da Türkiye’nin çoktan emperyalistleşmiş ve kendi özerk emperyal çıkarları uğruna diplomatik ve askeri hamlelerde bulunduğudur. Bu hamleler işçi sınıfı için daha fazla sömürü, daha fazla kan, daha fazla gözyaşı demektir. “Büyük devlet”, “büyük Türkiye” böyle olunuyor.

29 Mayıs 2013


Notlar

* Yaklaşık bir ay önce kaleme alınan bu yazı Gezi Parkı direnişiyle başlayan yoğun gündemden ötürü ancak yayına alınmıştır. Geçen süre zarfında bu yazıda ele alınan temel önermeleri değiştirmeyi gerektirecek önemde gelişmeler olmadığından, yazıyı değiştirmeden yayınlıyoruz. – Militan