Reyhanlı Patlamaları ve Suriye Meselesi

19.05.2013 | Sinan KARASU
AKP’nin “büyük devlet olmanın gereği”yle ilgili vecibeleri, “emperyal devlet” olma planları, “stratejik derinliği” ve “vizyonu” ilk büyük semeresini verdi ve Reyhanlı’da art arda patlayan bombalarla onlarca insan yaşamını yitirdi. Türkiye’nin emperyalist emelleri, başta Ortadoğu’da olmak üzere sınır ötesinde rüştünü ispatlama arzusuyla giriştiği maceralar bir kez daha işçi ve emekçilere ölüm ve acı olarak geri dönüyor. Özellikle de Irak ve Mısır’daki yeniden yapılanmanın ardından, ABD için Suriye öncelikli bir mesele değildir. Türkiye’nin ABD’den onay almadan ve isteği hilafına mevcut politikalarını sürdürdüğünü söylemek ne kadar yanlışsa, ABD’nin Suriye’den Irak gibi bir muradı olduğunu söylemek de bir o kadar yanlıştır. Meselenin bu kadar uzamasının başlıca nedeni budur.

Giriş

AKP’nin “büyük devlet olmanın gereği”yle ilgili vecibeleri, “emperyal devlet” olma planları, “stratejik derinliği” ve “vizyonu” ilk büyük semeresini verdi ve Reyhanlı’da art arda patlayan bombalarla onlarca insan yaşamını yitirdi. Türkiye’nin emperyalist emelleri, başta Ortadoğu’da olmak üzere sınır ötesinde rüştünü ispatlama arzusuyla giriştiği maceralar bir kez daha işçi ve emekçilere ölüm ve acı olarak geri dönüyor.

Türk sermayesinin yayılma heveslerinin en uygun temsilcisi olması bakımından burjuvazinin tam desteğini almış olan AKP, saldırıların ardından yine yavuz hırsız rolü oynamaya girişti. Ölü sayısının resmi beyandaki 40-50’li sayılardan çok daha fazla, yıkımın ise ölçülemez boyutta olduğunu bilen ve bölgede kendisine yönelik tepkilerin genelleşmesinden korkan hükümet basına yasak getirdi ve zaten hükümetin kuklası olan basının önemli bir kesimi necefli maşrapa haberlerine başladı.

“Allahsız oğlu Allahsız” yaftası boynuna asılan hükümet hemen bir “Allahsız” aramaya başladı ve bunun için de elbette bir sözde “eski Marksist örgüt”ten daha iyisi bulunamazdı. Tüm toplumun haber alma hakkı engellenmişken ve ses çıkaran herkes hıyanetle suçlanırken, halktan önüne atılan bilgiyle yetinmesi istendi. Bu noktada, AKP’nin imdadına hemen “muhalefet” partileri yetişti ve araya serpiştirilen birkaç eleştirinin yanında hükümete destek ve “birlik” mesajları ileterek AKP’den farkları olmadığını kanıtladılar.

Bombayı kimin patlattığından bağımsız olarak, Reyhanlı’daki ölümlerin sorumlusu AKP hükümeti ve onun iplerini elinde tutan emperyalist (“emperyal”) Türk burjuvazisidir. Bölgede yaşayan ya da bölgeye giden herkesin hemfikir olduğu bir konu var: AKP’nin muharebe alanına çevirdiği bölge her türlü alışveriş ve sevkiyatın yaşandığı karma karışık bir yer haline geldi. Türkiye’de her emekçi şunu görmek zorundadır: ABD ya da AB ülkeleri savaşınca emperyalist savaş, Türkiye savaşınca savunma savaşı, “ulusal” savaş, “gerçek demokrasi ihracı” vb. olmuyor. Türkiye’nin “Suriye’de akan kana, yaşanan vahşete seyirci kalamayız” laflarının ABD’nin Irak’a demokrasi ihraç etme teşebbüsünden daha fazla inandırıcılığı yoktur. Her kapitalist devlet yayılmacı emellerini kamuoyunda inandırıcı görünecek bir bahaneye dayandırır. Suriye’de yaşananlar tam da bu tür bir bahanedir ve dahası burada sebep-sonuç ilişkisi “tavuk mu yumurta mı?” ikileminden farksızdır.

Suriye’de Neler Oluyor?

Suriye’de neler oluyor? Türkiye’nin emperyalist emelleri can ve mal kaybını artırdıkça bu soru çok daha fazla sorulur olmuştur.

Suriye’de yaşanan bir iç savaştır ve hemen her iç savaşta olduğu gibi dışarıdan müdahalenin fazlasıyla etkin olduğu bir iç savaştır. Suriye’de devlet iktidarı çökmüş, siyasi açıdan Esad’ın şahsında (ve sülalesinde) cisimleşen yılların egemen burjuvazi eskisi gibi yönetemez hale gelmiştir. Tüm bunlar Ortadoğu’da birkaç yıl önce başlayan hareketlilikten ve emperyalist güçlerin daha da öncesinde başlayan Ortadoğu projesinden bağımsız değildir. Hattâ bir adım daha ileri gidersek, Suriye’de bu iki etkenin diğer bütün ülkelerden çok daha fazla iç içe geçtiğini söylememiz gerekir.

Bilindiği üzere, Suriye’deki olaylar “Arap Baharı” denilen ve öncelikle Tunus ve Mısır’da en güçlü ifadesine kavuşan dalganın bir parçası olarak ortaya çıktı. Tüm dünyanın gözü Tunus ve Mısır’a çevrilmişken, Suriye, Yemen, Ürdün, Cezayir, Sudan gibi ülkelerde de irili ufaklı kitle hareketleri yaşanıyordu. Erdoğan’ın dilinde Esad’ın henüz Esed olmadığı o günlerde Suriye yönetimi hareketi dizginlemek için şiddete başvurduğu gibi belli tavizler de vermişti. Fakat yine de Suriye gündeme ancak Tunus, Mısır ve de Libya’dan sonra tam manasıyla oturdu. Kaderi bu ülkelerdeki hareketlerden bağımsız değildi.

Ülke içindeki ekonomik sorunlara ve yıllardır süregelen baskıcı, anti-demokratik yönetimlere tepki olarak ortaya çıkan ve devrimci iktidar sorununu gündeme getiren Mısır ve Tunus’taki kitle hareketleri ne yazık ki bu milyonları doğru politikalarla kucaklayacak ve kendiliğinden patlak veren bu hareketleri siyasi rejim karşıtlığıyla kısıtlamayıp, bir bütün olarak sisteme, kapitalizmin temellerine yöneltecek bir devrimci partinin bulunmamasından ötürü bir süre sonra “yeni” burjuva önderliklerin peşine takıldı. Devrimci önderliklerin dolduramadığı boşluğu burjuva önderlikler doldurdu ve bir değil bin devrim yapmaya müsait hareketler kapitalizmin temellerini sarsamadan sönümlenme sürecine girdi.

Libya ve Suriye tam da bu noktada “bahar”daki yerini almaya başladı. Daha önce de çeşitli kereler belirttiğimiz gibi, “saf” devrim diye bir şey yoktur Her devrimci hareket, her kitle mücadelesi burjuvazinin bir ya da birkaç kesimi tarafından kullanılır ya da kullanılmaya çalışılır. Özellikle de daha ilk andan itibaren gerçek bir devrimci partinin önderlik etmediği hareketler (tarihte bunun görüldüğü örnekler norm değil, istisnadır) bu somut gerçekle kol kola gider. 1917 Devrimi’nin tam da böyle bir örnek olduğunu hatırlatalım. Lenin şöyle der:

Biz Marksistler gerçekle olduğu gibi yüzleşmesini bilmeliyiz. İngiliz-Fransız mali sermayesi, İngiliz-Fransız emperyalizmi ve Rusya’nın Oktrobrist-Kadet sermayesi arasındaki bağlantının Nikola Romanov’a karşı doğrudan bir komplo düzenleyerek krizi hızlandıran bir rol oynadığı unutulmamalıdır. … Başka bir deyişle, bir yanda emperyalist savaşı sürdürmek amacıyla, savaşı daha azgın ve inatçı bir şekilde yürütmek amacıyla, İstanbul’u Guçkov’lara, Suriye’yi Fransız kapitalistlerine, Mezopotamya’yı İngiliz kapitalistlerine vs. vermek üzere milyonlarca yeni Rus işçisini ve köylüsünü katletmek amacıyla Milyukov, Guçkov ve şürekâsını iktidarı ele geçirmeye iten İngiliz-Fransız emperyalistlerinin komplosu vardı. Ama diğer yanda da, proletaryanın ve halk kitlelerinin ekmek için, barış için, gerçek özgürlük için kalkıştıkları büyük bir devrimci hareket vardı.[1]

Emperyalist güçler hem yeni dünya düzeni ve Büyük Ortadoğu Projesi gereğince bölgede paylaşımı yeniden yapmak, hem de (daha önemlisi) bu bölgeleri sermaye yatırımına daha da derinlemesine açmak adına bölgede bir yeniden yapılanma peşindedir. Bu ülkelerdeki baskıcı yönetimler uluslararası kapitalizmi önümüzdeki dönemde bekleyen derin ekonomik krizlerin yol açacağı sarsıntılarla baş edecek esnekliğe sahip değildir ve bu nedenle yumurta kapıya dayanmadan bir şeyler yapma hevesi vardır. Diğer yandan, bu ülkelerdeki baskıcı yönetimlerin yarattığı insan tipi sermaye için gerekli yatırımı ve satışı sağlayacak ortama engeldir. Tüm bunlar emperyalizmin şu meşhur “Ortadoğu’daki parmağı”dır.

Sol hareket içinde emperyalizmin oyunlarından başka bir şey görmeyenler ile “emperyalizmin parmağı”nı görmemeyi tercih edenler (ya da görüp analizlerinde ve siyasi sonuçlarında yer vermeyenler) şeklinde iki uç ve birbirinden yanlış tutum olduğundan, bu iki etkeni her somut durumda (her ülkede ve gelişen her yeni süreçte) birebir irdelemek zorundayız.

Mısır ve Tunus’ta bağımsız kitle hareketleri gelişti, en büyük sembolünü Tahrir eylemlerinde bulan bu devrimci kalkışmalar milyonları sokaklara döktü ve eski devlet aygıtı işlemez hale gelip iktidar sorununu gündeme taşıdı. Müslüman Kardeşler gibi burjuva önderlikler bu hareketlere önce mesafeli yaklaştılar, ardından kısmi destek verdiler ve ancak bu hareketler yönünü bulamayıp kötünün iyisine razı gelecek noktaya geldikten sonra gerçek anlamda sahneye çıkabildiler. Devrimci önderliğin bulunmadığı noktada, kendiliğinden patlak veren ve epey ilerleyen kitle hareketi burjuva önderlikler tarafından düzene eklemlendirildi.

Libya’da bu süreç olumsuz anlamda bir adım ileri gitti. Orada da bağımsız bir kitle hareketi ortaya çıktı, tabanda halk komiteleri kuruldu vb. Ne var ki Mısır’dan farklı olarak Libya’da burjuvazinin içinde bir kaynaşmışlık, bir monolitik (yekpare) yapı yoktu. Burjuvazi çabucak iki kampa ayrıldı ve kitle hareketi ya da ayaklanması burjuvazinin içinde “Arap Baharı”ndan yararlanmak isteyen muhalif kesim tarafından önceki örneklere kıyasla çok daha erken massedildi. Böylece Libya’daki hareketlilik burjuvazinin iki cephesi arasındaki bir mücadeleye, bir iç savaşa dönüştü; kitlelerin bağımsız (ve devrimci potansiyeli oldukça yüksek) mücadelesi burjuva önderliklerin peşine takılmak zorunda kalmış kitlelerin mücadelesiyle ikame edildi.

İşte Suriye tam da bu sürecin bir devamı olarak ortaya çıkmış ve Libya’nın bıraktığı yerden başlamıştır. Tıpkı Libya’da olduğu gibi, monolitik olmaktan uzak olan Suriye burjuvazisinin içindeki muhalif kanat, emperyalizmin (TC emperyalizmi dâhil) çok daha aktif müdahalesiyle de birleşince kitle mücadelesine bağımsız bir gelişim imkânı tanımadı. Kitlelerin huzursuzluğu ve hareketliliği bağımsız bir gelişim fırsatı bulamadı ve en baştan itibaren emperyalistlerin doğrudan desteği ve güdümündeki burjuva kanat tarafından yönetildi. Mısır’da gördüğümüz ve Müslüman-Hıristiyan dayanışmasından çadır eylemlerine kadar herkesi etkileyen devrimci örneklerin görülememesinin ve aksi istikametteki sayısız çirkinliğin nedeni tam da bu farklılıktır.

Devrim mi, Değil mi?

Suriye’de Esad’ın yanında yer alan ve bu tutumunu “anti-emperyalist mücadele” söylemiyle meşrulaştırmaya çalışanların Marksist teoriyi alabildiğine çarpıttığını daha önce ele almıştık.[2] Bu görüş yarın sözgelimi bir İsrail-Türkiye savaşında Erdoğan hükümetini anti-emperyalist diye nitelendirmek kadar saçmadır ve tekrardan ele alınmayı hak etmemektedir.

Fakat bu yanlışın ötesine geçen görüşlerin de ciddi yanlışlar içerdiğini söylemek zorundayız. Özellikle de merkezci grupların birbirini tamamlayan uç tutumları Suriye meselesinin anlaşılmasını zorlaştırmaktadır.

Lenin ve Troçki devrimin tanımını milyonlar üzerinden giderek yaparlar. Lenin’in sözleriyle, “her gerçek devrimin alameti farikası, o zamana kadar duyarsız olmalarına karşın siyasi mücadele yürütebilecek olan emekçi ve ezilen kitlelerin sayısındaki hızlı, on kat, hattâ yüz kat artıştır”[3] Olağan dönemlerde siyasetle ilgilenmeyen (ve dolayısıyla burjuva siyaseti yapan) kitlelerin milyonlar halinde sokaklara inmeleri ve böylece hem siyasetin öznelerini hem de mekânını değiştirmeleri genel olarak devrimin başlangıcına işaret eder. Burjuvazi eskisi gibi yönetemez hale gelir, eski devlet aygıtı işlemez olur; yeni düzene geçiş için maddi koşullar hazırdır.

Kuşkusuz devrimin başlaması ile devrimin tamamlanması aynı şey değildir. Devrim aynı zamanda bir devrimci önderliği gerektirir. Devrimin gerçek bir devrimci önderlik olmadan başarıya ulaştığı münferit örnekler olmakla birlikte (Paris Komünü, 1919 Macar Sovyeti gibi), devrim nesnellik (kriz ve milyonların sahneye çıkışı) ile öznelliğin (devrimci parti) buluşmasını gerektirir. Devrimi devrimci parti başlatmaz (başlatması mümkündür, ama çok nadirdir), parti devrimi tamamına erdirir.

Bu genel tanım merkezci çevreler tarafından farklı şekillerde tahrif edilmektedir. Bir kanat milyonların sahne alışını tek doğru belleyerek her yükselen kitle hareketine devrim derken, diğer bir kanat ise “madem devrimci önderlik yok, o halde devrim de yok” tutumu almaktadır. Bu yaklaşımların ikisi de şablonculukla maluldür. İki yaklaşımla da Lenin tarafından diyalektik materyalist yöntemin temel önermelerinden sayılan “somut koşulların somut tahlili” dışarı atılmaktadır. Başka bir deyişle, bu iki yaklaşımla da Suriye’nin tahlil edilip incelenmesine gerek yoktur, genel doğrular yorumlamak için “yeterlidir”.

Merkezci akımların yaklaşımıyla sadece tek bir veri (bir cümle) tespiti yapıştırmak için yeterlidir. Birinde: “Devrimci önderlik var mı? Daha doğrusu, biz orada mıyız?” Hayır! “O halde devrim mevrim yok!” Diğerinde, “kitleler sokaklara indi, yönetememe krizi doğdu mu?” Evet! “O halde, devrim!” Böylece devrimci teori her yere şablonla uygulanabilecek bir şey haline gelmektedir. Halbuki Ortadoğu’daki ülkelerde gelişen hareketler arasında çok somut farklar vardır ve her biri tek tek incelenmeli, benzerlik ve farklılıkları ortaya koyulmalıdır.

Bu fark Suriye söz konusu olduğunda bağımsız bir kitle hareketinin gelişip gelişemediği noktasında düğümlenmektedir. Tekrar tekrar belirtmekte yarar var, elbette en iyi seçenek Suriye’de kitlelerin devrimci Marksist bir partinin önderliğinde hareket etmeleridir. Fakat bu eksiklik neredeyse bir asırlık bir vakıadır: İnsanlığın krizi devrimci önderlik krizine indirgenmiştir. Fakat kitlelerin devrimci kalkışmalar için devrimcileri bekleyeceğini düşünmek, özellikle de Komintern’in üçüncü ve dördüncü kongresinde tekrar tekrar vurgulandığı üzere, boş bir hayaldir. Böylece anlaşılması zor devrimler ve devrimci durumlar ortaya çıkmaktadır.

Bugün, birçok ülkede reformist partilerin bile esamesinin okunmadığı bir örgütsüzlük döneminden geçiyoruz. Öyle ki, yirminci yüzyılın özellikle de ikinci yarısına damga vuran “reformist partilerin ihaneti”ni bile mumla arayacak düzeydeyiz: Ortada kitlelerin devrimci hareketine ihanet edecek bir reformist parti bile yok!

Kitlelerin bu örgütsüzlük hali kuşkusuz ilelebet susacakları anlamına gelmiyor. Ama aynı şekilde tamamen ve ilelebet örgütsüz kalacakları anlamına da gelmiyor. Proleter önderliklerin boşluğunu burjuva ve küçük burjuva önderliklerin doldurması kaçınılmazdır. Bu noktada kitlesel kabarışlar bir süre sonra burjuva önderlikler tarafından massedilmekte, yutulmaktadır. Dolayısıyla önemli olan bu ilişkinin düzeyine bakmak olmalıdır.

Özellikle de sosyalist hareketin güçsüz olmasına güvenerek, burjuvazi kitleleri sokağa dökme konusunda nispeten çok daha cesur davranabilmektedir. Bu hareketlerin “maksadını” aşıp düzen dışı sınırlara kayacağı korkusunu duymadan kitle hareketlerini seferber etmekte tereddüt etmediği örnekler vardır. Tüm bunlar somut durumu çok daha dikkatli analiz etmeyi gerektiriyor.

Suriye’de bağımsız bir kitle hareketi ve bunun taçlandırıcısı olarak bağımsız kitle örgütleri ortaya çıkamamıştır. Bu yönde ortaya çıkan yapılar Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ya da bugün Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK) şahsında cisimleşen ve emperyalist güçlerin doğrudan güdümünde olan burjuva önderlikler tarafından bastırılmıştır. Böylece Suriye’deki mücadele kitlelerin düzenden yana tüm huzursuzluğuna rağmen burjuvazinin birbirinden gerici iki kanadı arasındaki mücadeleye dönüşmüştür. Bu iki burjuva cepheyi de alabildiğine eleştirip teşhir etmeden bir “üçüncü cephe” açmanın ihtimali yoktur ve bu yapılmadığı oranda “üçüncü cephe” söylemleri laf-ı güzaftır.

Tüm bunlar Suriye’de oluşan iktidar boşluğunun lafta değil, gerçekten devrimci bir iktidarla doldurulamayacağı anlamına gelmiyor. Kitle hareketlerinin kendi dinamikleri vardır ve bugün burjuvazinin iki kampı arasındaki mücadeleye dönüşen kavga yarın işçi ve emekçilerin iki kampa da cephe aldıkları bir kalkışmaya dönüşebilir; olağanüstü dönemler bu tür radikal dönüşümlere özellikle açıktır. Fakat siyasi tavrımızı belirlerken ana eğilimi dikkate almak zorundayız. Suriye’de bugün bir devrim olasılığından çok, sermayenin paylaşım savaşı ve daha somuta inersek “kendi” devletimizin, TC’nin emperyalist emelleri sivrilmektedir.

Türk Burjuvazisinin Emperyalist Emelleri

Türkiye, yani Türk burjuvazisi büyüyor, büyüdükçe kendine olan güveni artıyor ve buna mukabil uluslararası alanda söz sahibi olmak istiyor, emperyalist paylaşımda “ben de varım” diyor.

Obama’nın başa gelişi ve İsrail’le “van minut” krizinden bu yana ısrarla belirttiğimiz gibi, emperyalist paylaşımın yeni döneminde ABD’nin Ortadoğu’daki başlıca müttefiki (ya da dilerseniz Truva atı) Türkiye olmuştur. Özellikle de girilen küresel kriz dönemiyle birlikte, Bush’ta cisimleşen şahin kanatla Ortadoğu’da yayılmanın ve daha önemlisi bu pazarları sermayeye derinlemesine açmanın zorluğundan ötürü, ikna edici faktör olarak “Müslüman Türkiye” ile sürecin çok daha kolay gerçekleşecek olması, ABD’nin İsrail’i bu dönemliğine ikinci plana itmesine ve Türkiye’nin önünü açmasına yol açmıştır.[4] İcazeti alan Türk burjuvazisi de içeride büyümenin verdiği güvenle öncelikle bulunduğu bölgede emperyalist maceralara girişmiştir.

İlk andan itibaren Türkiye’nin Suriye’deki rolüne saldırmamızın temel nedenlerinden biri de budur. Kuşkusuz, devrimci Marksistler için asli sebep bu olamaz. Asli sebep konjonktürel değil, geneldir: Lenin’in de defalarca vurguladığı üzere, “Bir sosyaliste düşen görev savaş bütçesine oy vermek ya da ‘kendi’ ülkesinde (ve müttefik ülkelerde) şovenizmi körüklemek değil, öncelikle ‘kendi’ burjuvazisinin şovenizmine karşı mücadele etmek[tir] … bütün ülkelerde sosyalistler (oportünist olmayan sosyalistler) için esas düşman ‘kendi’ (‘içerideki’) şovenizmleri olmalıdır.”[5] Başka bir deyişle, baş düşman içeridedir! Yani baş düşman elbette TC emperyalizmi olmalıdır.

Diğer yandan, bu yaklaşım dünya arenasındaki güçler dengesine dair bir yanılsamaya yol açmamalıdır. Elbette ABD emperyalizmi esas emperyalist güçtür. Fakat siyaset “madem en büyük o en büyük düşman da o” şeklinde basit bir matematiksel hesapla yürütülemez. Lenin’in düsturu bunun ifadesidir. Ayrıca en büyük güç olması paylaşımda sadece ABD’nin yer alacağı anlamına gelmez. Emperyalist hiyerarşide her devlet gücü oranında pay alır ve gücünün de ötesinde payını artırmaya çalışır.

İşte Suriye öncelikle bunun bir tezahürüdür. Özellikle de Irak ve Mısır’daki yeniden yapılanmanın ardından, ABD için Suriye öncelikli bir mesele değildir. Türkiye’nin ABD’den onay almadan ve isteği hilafına mevcut politikalarını sürdürdüğünü söylemek ne kadar yanlışsa, ABD’nin Suriye’den Irak gibi bir muradı olduğunu söylemek de bir o kadar yanlıştır. Meselenin bu kadar uzamasının başlıca nedeni budur.

Bu çerçevede, Suriye meselesi ABD için müspet bir politika olmaktan ziyade, emperyalist rakibi Rusya’nın elini zayıflatmak açısından bir önem taşıyor. Türkiye bu noktada hem bölgedeki enerji kaynaklarından yararlanmak hem de emperyalist rüştünü ispat etmek için bilhassa sivrilmektedir. Öyle ki Türkiye’nin bu paylaşımda ABD’yi bile yer yer çiğneyerek hareket ettiği bile yazılıp çizilmektedir.

Bilindiği üzere, Türkiye bugün milliyetçilerin anlamadığı adımlar atmaktadır. Bugün Irak Kürdistanı’nın bir numaralı müttefiki ve ortağı Türkiye’dir. “Bugün Almanya’dan sonra Türkiye’nin en çok ihracat yaptığı ülke Irak olup, bu ticaretin yüzde 70’i Irak Kürdistanı’yla gerçekleşmektedir; her gün sınırdan 4 bin kamyon geçmektedir.”[6] Bunun Türk burjuvalarının birkaç yıl önce hedef olarak belirledikleri Irak Kürdistanı ile 20 milyar dolarlık ticaret hacmini aştığını söyleyebiliriz.

Tüm bunlar Türkiye’nin iştahını kabartıyor ve Kürdistan bölgesel yönetiminin Irak merkezi yönetimiyle olan gerginliğini daha da kaşımasına ve merkezi hükümeti çiğneyerek bölgesel yönetimle doğrudan anlaşmalar yapmasına yol açıyor. Erdoğan’ın bu haftaki ABD gezisindeki başlıklardan birisi de buydu. Gelinen noktada, ABD Türkiye’yi ayrı bir Kürdistan için uğraşmaması için uyarıyor – daha birkaç sene evvel Irak Kürdistanı’nı “kırmızı çizgisi” olarak koyan bir devlet için müthiş bir ilerleme!

Türkiye bu bölgede söz sahibi olarak Rusya’ya enerji bağımlılığından kurtulmak istiyor. Ama meseleyi sadece enerji ihtiyacıyla açıklamak doğru olmaz. Türkiye aynı zamanda emperyalist rüştünü ispatlamak istiyor. Yeni emperyalistleşen bir devlet olarak kendisini göstermenin yollarından biri de savaştır. Emperyalizm çağı devrimler ve karşıdevrimler çağı olduğu kadar emperyalist savaşlar çağıdır.

Suriye ve Kürt Sorunu

Tüm bunlar Türkiye’nin gireceği olası bir savaşı haksız, gayrimeşru bir savaş olarak görmemiz anlamına geliyor. Şunu açık bir şekilde ortaya koymamız gerekiyor: Bugün ABD’den onay çıkmamış olsa da, Suriye’yle bir savaşa girilmesi hiç de uzak değildir. Türkiye’nin Kürt sorununda attığı adımların konjonktürel nedeni de budur: Savaşa girmeden önce cephe gerisini temizlemek istiyor.

Bu açıdan Kürt hareketinin Reyhanlı patlamasının hemen ertesi gününde BDP Eşbaşkanı Demirtaş tarafından yapılan “Hükümetin yanındayız. Gün hükümeti eleştirme günü değil, birlik günüdür” açıklaması bizler için hiçbir şekilde kabul edilemez. Kuşkusuz bu açıklamada şaşırtıcı bir yan yok, zira daha önce de belirttiğimiz gibi, Kürt ulusal hareketi bugün kaderini, tıpkı 1914 sonrası dönemde Mustafa Kemal önderliğindeki Türk ulusal hareketinin yaptığı gibi, emperyalist güçler arasındaki çekişmede manevralar yaparak kendisine alan açmaya bağlamış, yanaşacağı kapı olarak da eski düşman Türk burjuvazisini seçmiştir.

Meselenin iki boyutu vardır. Lenin’in defalarca belirttiği gibi, ulusal sorun özünde ayrı devlet kurma hakkıdır. Lenin’in ne kastettiğine iki ekleme yaparak vakıf olabiliriz: Ayrı devlet kurma hakkı “illa devlet kurun, yoksa desteklemeyiz” demek değildir. Aynı şekilde, “illa sosyalist devlet kurun, aksi takdirde reformistsiniz” demek de değildir. Ayrı devlet kurma hakkını tanımak, o ulusal harekete istersen bu “uç nokta”ya kadar gidebilirsin, ben bu hakkını reddetmem ve sana olan desteğimi sosyalist olma şartına bağlamam demektir.

Biz bu tutumu alırken hiçbir zaman bu hakkın güzellikle gerçekleşebileceğine dair yanılsamalara kapılmadık. Bir ulusal hareketin, somut konuşursak Kürt hareketinin hem ayrı devlet kurma hakkını tanıyıp hem de sosyalist nitelikte olmadığını söylerken, onun emperyalist kamplarla belli ittifaklar kurmayacağını düşünmek en büyük saflık olurdu. Ayrı devlet kurmak emperyalizm çağında ancak kan ve barutla olur, aksi istisnadır. Emperyalizmin gerçekliği bu, bugün karşımıza çıkan gerçeklik de bu.

Kürt hareketi kendisine ayrı devlet kurma hedefinden bugün vazgeçmiş (ya da hiçbir zaman bunu tam olarak savunmamış) olsa da, mevcut siyasi yapılanmada siyasal kaderini tayin ederken bir burjuva ittifakın içine girmiştir. Bu ittifak uzaktan bakıldığında gerçekten de semeresini verecek gibi duruyor, zira “Arap Baharı”nın başından beri dile getirdiğimiz gibi Kürt hareketinin eli bu dönemde müthiş güçlüdür.

Bu gücün temel nedeni, bölgede kendi emperyalist emelleri uğruna Arap ülkelerindeki anti-demokratik uygulamaları ve yönetimleri eleştiren ve buralardan pay kapmaya çalışan TC’nin, içeride Ortadoğu’nun en büyük örgütlü gücü PKK ile muhatap olduğu sürece rahat hareket edemeyecek olmasıdır. Yüzbinlerce Kürt Tahrir Meydanı’ndan hareketle Diyarbakır’ı bir oturma eylemiyle bile sarstığında, Türkiye kendini birdenbire uluslararası alana havale edilmiş bulabilir. İşte bu güçten hareketle pazarlıklar başlamış ve sürmektedir. Bu pazarlığın sonucu olarak da, Kürt önderliği bugün müttefikini rahatsız etmemek, göze batmamak için aktif bir çaba içindedir. AKP bundan aldığı güçle pervasızca saldırırken, Kürt hareketi sokakları bırakmış ya da en azından sokağa çağırmamaktadır.

Bunun sonucu olarak, bugün Türkiye’de elle tutulur bir muhalefet kalmamıştır ve önü açılan AKP hükümeti giderek daha baskıcı, otoriter bir rejim kurma yolunda ilerlemektedir. Taksim yasağı ülke içinde her türlü eylemin yasaklandığı bir sürecin başlangıcı oldu ve Kürt sorununda demokratik adım atmasıyla övünen hükümet her türlü demokratik tepkiyi biber gazı, su ve plastik mermiyle bastırıyor. Bugünden kesin olarak bir şey söylemek mümkün olmasa da, ülkenin burjuvazinin jargonuyla bir Putinleşme sürecine girdiğini, belki daha doğru bir tabirle Amerikan demokrasisine doğru yol aldığını söyleyebiliriz: Konuşmanın genel olarak serbest olduğu, ama konuşurken söylenenlerin peşine düşmenin yasaklandığı ve zor yoluyla bastırıldığı bir “demokrasi” modeli.

Burjuvazinin bu “demokrasi”sine karşı gerçek bir demokrasi ancak doğru sınıfsal perspektifle kurulabilir: Toplumu temelinden değiştirecek yegâne güç işçi sınıfı ve onun enternasyonalist birliğidir. Bu birliğin sağlanabilmesi için sadece diğer ülkelerin değil, bütün ülkelerin burjuva sınıflarından bağımsızlaşmak ve sadece bu ülkelerin işçileriyle, ezilenleriyle yoldaşlık kurmak gerekiyor.

18 Mayıs 2013


Notlar

[1] Lenin, Uzaktan Mektuplar, Agora Kitaplığı, 2010, s. 6-8

[2] Bkz. Sinan Karasu, Türkiye Sosyalist Hareketinde 1914 Türü Bir Bölünmeye Doğru? Libya ve Suriye Meselesinin Düşündürdükleri, Ocak 2012

[3] Lenin, “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı, Agora Kitaplığı, 2010, s. 91.

[4] Bkz. Vedat Akın, Türkiye-İsrail Çekişmesi İşçi Sınıfı İçin Ne İfade Ediyor?, Temmuz 2010.

[5] Lenin, Yenilgicilik ve Enternasyonalizm içinde, Agora Kitaplığı, 2009, s. 184 ve 11.

[6]Peace, Harmony and Oil”, The Economist içinde, internet baskısı, 20 Nisan 2013.