Ulusların Kaderlerini Kendilerinin Tayin Hakkı mı, Ulusların Kendi Kaderlerini Bizim İstediğimiz Gibi Tayin Hakkı mı?
STALİNİST SOLUN FREUDCU LAPSUSU ÜZERİNE

27.03.2013 | Sinan KARASU
Freud “dil sürçmesi”nin basit bir şekilde “yanlışlıkla ağzımdan öyle çıktı” ile açıklanamayacağını söyler. Freud’a göre, dil ya da kalem sürçmesi (lapsus), deyim yerindeyse, bir düşünce (beyin) sürçmesinin sonucudur. Stalinist solun derdi, Öcalan’ın rahatsız edici açıklamaları değil, Kürtlerin kaderlerini kendilerinin tayin ediyor olmalarıdır. Nitekim bu yanlış görüş yanlış dil kullanımına da yansımıştır. Türk solu yıllarca Lenin’in “self-determination” ilkesini “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” diye kullandı. Lenin’in kavramı o ulusların kaderlerini kendilerinin tayin etmelerini anlatırken; Stalinist Türk solu “kendi” kelimesini tamlamada, zamir olarak kullanmış ve kaderi kimin tayin edeceğine açık kapı bırakmıştır: Ulusların kendi kaderlerini kimin tayin etme hakkı? Belli ki “bizim” istediğimiz gibi, yani ezen ulusun tayin etme hakkı! Stalinist Türk solu için UKKTH, UKKBİGTH’ye dönüşmüştür.

Freud “dil sürçmesi”nin basit bir şekilde “yanlışlıkla ağzımdan öyle çıktı” ile açıklanamayacağını söyler. Freud’a göre, dil ya da kalem sürçmesi (lapsus), deyim yerindeyse, bir düşünce (beyin) sürçmesinin sonucudur. Yanlış fikirler, önyargılar vb., belli bir anda, istenen sözün değil, yanlış fikrin dilden çıkmasına (“sürçmesine”) yol açar. Bastırılan fikirler dil sürçmesi olarak tezahür eder. Dolayısıyla dil sürçmesi bir tesadüf değildir veya Hegelci tabirle bir tesadüftür: Zorunluluğun kendine özgü bir dışavurumudur.

Freud’un diğer birçok meselede olduğu gibi fazla genellemeci olup olmadığı ya da Freud’un kavramının alakasız bir şekilde genelleştirilip genelleştirilmediği ve her lapsus’u bu şekilde yorumlamanın doğru olup olmadığı tartışmasına girmek yerine, bu düşüncenin önemli bir doğruya işaret ettiğini kabul edip, genelleştirebiliriz. Sadece “dil sürçmesi” ya da “kalem sürçmesi” değil, yanlış dil kullanımı ya da yanlış kullanılan kelimeler de basit bir tesadüf değil, yanlış görüşlerin bir yansıması, bir uzantısı olamaz mı? Elbette olabilir. Peki, bunun konumuzla, Kürt sorununda yürüyen müzakereler bağlamında ulusların kaderlerini kendilerinin tayin hakkı (UKKTH) ile ne alakası var?

*  *  *

Bilindiği üzere, Kürt sorunu müzakere masasında doludizgin çözüme doğru ilerliyor. Uzun yıllardır verilen mücadeleler sonucunda belirli gelişmeler yaşanıyor. Daha bir sene önce yasaklı olan Newroz ana akım medya tarafından canlı yayınlanan bir şölene dönüşüyor. Kürt hareketi ayrı devlet ya da federasyon talebinden vazgeçtiğini, dahası hedeflerine artık “silahlı direniş”le, “dağda çatışma”yla değil, “ovada siyaset”le varmaya çalışacağını söylüyor.

Gelgelelim Kürt hareketi ve özelde Öcalan bunları söylerken başka şeyler de söylüyor. Yıllardır burjuva siyasetçilerden duyduğumuz lafları hatırlatır tarzda Türkler ile Kürtlerin “İslam kardeşliği”ne vurgu yapıyor, sınırları yeniden çizilecek Misak-ı Milli’den bahsediyor, Erdoğan’ın başkanlık sistemine göz kırpıyor ve nihayet, Türkiye’nin en büyük burjuvalarından Gülen’e selam yolluyor!

İşte bu çerçevede, Stalinist Türk solunun PKK kuyrukçusu olmamakla övünen, ama Türk şovenizmine kaydığını göremeyen kesimi kıyameti koparıyor. “Bunlar nasıl olabilir?” diye köpürüyor. Türk solunun PKK kuyrukçusu olan kesimi de bir o kadar yanlış olan bir tutumla, “Olur olur, hem de gayet iyi olur!” diye özetlenebilecek bir tavır sergilediğinden, durum tam bir keşmekeşe dönüşmüş vaziyette. Biz bu yazımızda, ikisi de yanlış olan bu tutumlardan ilkini ele alacağız.

*  *  *

Bir doğruyu yerli yerine oturtalım: Barışa evet mi, hayır mı? Kürt halkının ve önder kabul ettiği örgütün TC devletiyle müzakere masasına oturması kabul edilebilir mi, yoksa PKK illa savaşmalı ve sonuna kadar gitmeli midir? Kürt hareketi sosyalist olmak zorunda mıdır, yoksa sosyalist olmasa da desteklenebilir mi?

Bu soruya verilecek cevap, daha öncelikli bir sorunun, ulusal sorun söz konusu olduğunda Marksistlerin ilk sormaları gereken sorunun doğal bir uzantısıdır. Ulusların kaderlerini kendilerinin tayin hakkı koşullara göre değişir mi, yoksa ilkesel bir tutum mudur? Uluslar (ezilen uluslar) kaderlerini bizim istediğimiz gibi mi tayin etmelidirler, yoksa kendi istedikleri gibi mi?

Kuşkusuz ikincisi doğrudur. Ulusların tayin hakkı uluslar arasındaki siyasal eşitsizliği giderme amacı taşır. Sosyalizme kadar aşılması mümkün olmayan ekonomik eşitsizlikleri gidermeyi amaçlamaz; her ulusun kapitalizm sınırları içinde, sosyalizmi beklemeden de aynı siyasal statüye sahip olma hakkı olduğunu ifade eder. Uluslar ve ulus-devletler kapitalizmin ayrılmaz bir parçasıdır ve Türkler kadar Kürtlerin de ayrı devlet kurma (ya da kurmadan siyasi kaderlerini başka türlü tayin etme) hakları vardır. Ne yapacaklarına onlar karar vereceklerdir.

Fakat, denmektedir, Kürtler bugünkü barışla emperyalizmin maşası, işbirlikçisi vb. olarak hareket ediyorlar. Hattâ sadece ABD emperyalizminin maşası olmakla kalmıyor, AKP tahakkümünün de aracısı oluyorlar.

Buna dair en son laf söylemesi gereken herhalde ezen ulus mensupları ve dahası Stalinistlerdir. Bugün sınırları içinde yaşadığımız Türk devleti nasıl kuruldu? Devrimci Sovyet Rusya’yı satma pahasına emperyalizmle anlaşma yaparak kurulmadı mı? Dahası emperyalizm çağında başka türlüsü ne derece mümkündür? Emperyalizm tam da sermayenin tüm dünyayı ahtapot gibi kollarıyla çepeçevre sarması ve demokrasiyi değil, kendi (emperyalist) çıkarlarını egemen kılması demekken; kapitalist toplumun sınırları içinde bir çözüm arayan hareketin (ulusal hareketin) emperyalizmle yan yana gelmeme olasılığı nedir? Zira unutmamak gerekir ki Lenin açısından ulusal sorun burjuva-demokratik kapsamda bir sorundur ve sorunun bu düzeninin sınırları içinde de çözülebileceği doğrusundan hareket eder; Lenin’i örneğin Rosa Luxemburg’dan ayıran budur.

Elbette bir ulusal hareketin emperyalizmden uzaklaşarak kaderini kendi başına ve demokratik bir barışla da tayin etmesi mümkündür, ama emperyalizm çağında bu demokratik yol ancak istisna olabilir, norm değil. Zaten Lenin de bunu gördüğü için Ulusların Kaderlerini Kendilerinin Tayin Hakkı kitabında şunları söylemişti: “Sosyal-demokratlar [komünistler] belli koşullar altında bir emperyalist güce karşı ulusal kurtuluş mücadelesinden başka bir emperyalist gücün kendi emperyalist amaçları için yararlanabilecek olması gerçeğine bakarak, ulusların kaderlerini kendilerinin tayin hakkını reddetmemelidirler.”[1]

Dolayısıyla geriye bir seçenek kalıyor. Bu gruplar aslında Kürtlere “neden sosyalist olmuyorsunuz?” demiş oluyorlar. Fakat bunun da UKKTH ile bir alakası yoktur. Marksistler ulusal hareketlerin sosyalist ya da Marksist olması için çabalarlar, bu uğurda eleştirilerini sosyalist olmayan ulusal hareketlere yöneltir, asla görüşlerini yutmazlar, ama verecekleri desteği sosyalistlik kıstasına bağlamazlar. Zaten Lenin’in UKKTH’den vazgeçtiği argümanına bel bağlayan merkezcilerin totolojisi de burada saklıdır: Sosyalistler sosyalist ulusal kurtuluş hareketlerine destek vermezler, onların haklarını tanımazlar, zaten onlarla birlikte sosyalizm için (ve her türlü ulusal ayrımın değil, bütün ulusların ortadan kalkması için) mücadele ederler! Zaten sosyalist olan ve sosyalizm uğruna mücadele eden bir ulusal kurtuluş hareketine neden destek verilip verilmeyeceğinden bahsedilsin, neden böyle ayrı bir başlık açılsın? Aksi mümkün olabilir mi ki?!

UKKTH bir ulusun gerektiğinde kralcı ya da şeriatçı bir örgütün önderliğinde bile kendi kaderini kendisinin tayin etme hakkı olduğunu söyler. “Kendilerinin tayin etmeleri” kavramında da görüleceği üzere, karar o halkındır. O halk bu tür bir önderliğe teveccüh gösterirse, onunla tayin eder. Buna en son karşı çıkacak olan ezen ulusun mensuplarıdır. Ezen ulusun mensuplarının her durumda öncelikli görevi ezen ulusun devletine ve şovenizmine karşı uzlaşmaz bir mücadele yürütmektir.

Diğer yandan, “neden TC ile, emperyalizmle uzlaşıyorlar?”, “Neden emperyalizmin bölgedeki çıkarlarına uygun hareket ediyorlar?” konusunda eleştiri yöneltmeye hiç hakkı olmayan bir kesim varsa, o da Stalinistlerdir. Kendi geçmişine ve bugününe bakmayan Stalinist Türk solunun Kürt hareketine, “Neden burjuvalarla barış masasına oturuyorsun?” demesi abesle iştigaldir. Zamanında, 1939’da pek sevdikleri Stalin faşist Hitler’le “Barış Antlaşması” imzalamadı mı? Stalin Hitler’e ve faşist Alman devletine methiyeler düzerken, Almanya Komünist Partisi’ne Hitler karşıtı propagandayı durdurma talimatı verecek kadar pervasızlaşırken iyi miydi?

[Stalin, Lenin’in fotoğrafı önünde faşistlerle güle oynaya “barış” imzalarken]

Şimdi eski defterleri karıştırmanın ne âlemi mi var? Peki, sosyalizmin yeni peygamberi ilan ettikleri Hugo Chávez, zamanında İran diktatörü Ahmedinecad’la sarmaş dolaş olurken iyi miydi?

[Stalin Nazi Almanyası’nın Dışişleri Bakanı Ribbentrop’la dostluk tazelerken]

*  *  *

Dolayısıyla Stalinist solun derdi, Öcalan’ın rahatsız edici açıklamaları değil, Kürtlerin kaderlerini kendilerinin tayin ediyor olmalarıdır. Nitekim bu yanlış görüş yanlış dil kullanımına da yansımıştır. Türk solu yıllarca Lenin’in “self-determination” ilkesini “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” diye kullandı. Lenin’in kavramı o ulusların kaderlerini kendilerinin tayin etmelerini anlatırken, yani bir dönüşlülük zamiri olarak kullanılmış ve kaderlerini kendilerinin tayin etmeleri vurgulanmışken; Stalinist Türk solu “kendi” kelimesini tamlamada, zamir olarak kullanmış ve kaderi kimin tayin edeceğine açık kapı bırakmıştır: Ulusların kendi kaderlerini kimin tayin etme hakkı? Belli ki “bizim” istediğimiz gibi, yani ezen ulusun tayin etme hakkı! Stalinist Türk solu için ulusların kaderlerini kendilerinin tayin hakkı (UKKTH) ulusların kendi kaderlerini bizim istediğimiz gibi tayin hakkına (UKKBİGTH) dönüşmüştür.

UKKTH ezen ulusun mensuplarının (kendi niyetlerinden bağımsız olarak ezen ulusa mensup olanların) enternasyonalizm ilkesi uyarınca, ezilen ulusa kendisinin ezen ulusla, daha doğrusu ezen ulusun devletiyle ortak hiçbir paydası olmadığını gösterme sanatıdır. Ezen ulusun komünistleri, işçi ve emekçileri ezilen ulusa “Türk-Kürt değil, işçi-emekçiler ve burjuvalar var” doğrusunu lafta değil, pratikte kanıtlamalıdırlar. Kürt emekçilerine “seni sadece sınıfsal olarak değil, ulusal olarak da ezen Türk burjuvalarıyla beni bir tutma” söyleminde inandırıcı olmak için tek yol, Türk egemenleriyle bir olmadığımızı pratikte ispatlamaktır ve bunun yolu da uluslara kaderlerini kendilerinin tayin etmeleri hakkını tanımaktır.

Bu durum ezilen ulusun kurtuluş hareketine açık çek vereceğimiz, her dediğine, her yaptığına destek vereceğimiz anlamına gelmiyor. Bunu yapanların yanlışı UKKTH’nin burjuva yorumuna sadık kalmalarından kaynaklanmaktadır ki, bu yanlış tutumu da bir sonraki yazımızda ele alacağız.

27 Mart 2013


Notlar

[1] V.İ. Lenin, Ulusların Kaderlerini Kendilerinin Tayin Hakkı, Agora Kitaplığı, 2012, s. 125.