Rosa Luxemburg ve Dördüncü Enternasyonal
(Önemli Bir Soruna Dair Akla İlk Gelen Düşünceler)

20.01.2013 | Lev TROÇKİ
Rosa’nın kendiliğindenlik teorisi reformizmin kemikleşmiş aygıtına karşı sağlıklı bir silahtı. Bu silahın çoğu zaman Lenin’in bir devrimci aygıt inşa etme çalışmasına karşı kullanılmış olması, onun –kuşkusuz sadece rüşeym halinde olan– gerici özelliklerini gösterir. Rosa’nın kendisinde bunu ancak ara ara görmek mümkündü. Rosa’nın devrimci anlamda gerçekçiliği, kendiliğindenlik teorisinin öğelerini su katılmadık bir metafiziğe dönüştürmesini engelleyecek kadar güçlüydü. Gelişimin seyri içinde aşılmış olan arızi öğeler bir kenara bırakıldığında, Dördüncü Enternasyonal için yürüttüğümüz çalışmanın bayrağına “üç L’yi” gönül rahatlığıyla yazabiliriz: Yalnızca Lenin’in değil, aynı zamanda Luxemburg ve Liebknecht’in de L’sini!

Şu sıralar Fransa’da ve diğer ülkelerde sol merkezciler tarafından Bolşevik-Leninistlere karşı siper olarak sözde bir Luxemburgculuk yaratma çabası görülüyor. Bu sorun hatırı sayılır bir önem kazanabileceğinden, belki yakın gelecekte gerçek ve sözde Luxemburgculuk hakkında daha kapsamlı bir makale yazmak gerekebilir. Ben burada sorunun sadece esas başlıklarına değinmek istiyorum.

Stalin ve bürokrasisinin küstah ve ahmakça çarpıtmalarına karşı daha önce birçok kez Rosa Luxemburg’un sopasına sarılmıştık ve bundan sonra da sarılmaya devam edeceğiz.[1] Bunu yaparken duygusal saiklerle hareket etmiyoruz, aksine tarihsel-materyalist eleştirinin taleplerine uyuyoruz. Fakat biz Rosa Luxemburg’u kayıtsız şartsız savunmuyoruz. Rosa Luxemburg’un öğretisinin zayıf yanları hem teorik hem de pratik açıdan ortaya konmuştur. SAP’çılar[2] ve benzeri unsurlar (örneğin sanat sevicisi entelektüel “proleter kültür”cü Spartaküs, yani sosyalist öğrencilerin Belçika’da yayınlanan Fransızca dergisi ve çoğu kez de Belçika’daki Action Socialiste vb.) yalnızca Rosa’nın zayıf yanlarından ve yetersizliklerinden medet umuyorlar, oysa bunlar Rosa’da hiçbir şekilde belirleyici değildi; bu zaafları genelleştirip abartabildikleri kadar abartıyorlar ve bu temelde tamamen saçma bir sistem kuruyorlar. İşin çelişkili yanı, yaptıkları son dönüşün ardından Stalinistler de –açıkça kabul etmeden, hattâ anlamadan– teorik açıdan Luxemburgculuğun karikatürleştirilmiş olumsuz yanlarına yaklaşıyorlar (sosyal-demokrat kamptaki geleneksel merkezcilerden ve sol merkezcilerdense bahsetmeye bile gerek yok).

Rosa Luxemburg’un özellikle de 1905 Devrimi’nden sonra Alman sosyal-demokrasisinin “zaferle taçlanmış” muhafazakâr politikalarının karşısına kitle eylemlerinin kendiliğindenliğini müthiş bir şevkle çıkardığını inkâr etmenin âlemi yok. Bu karşıtlık tamamen devrimci ve ilerici bir niteliğe sahipti. Rosa Luxemburg kemikleşmiş parti ve sendika aygıtının geri bıraktırıcı niteliğini Lenin’den çok daha önce kavramış ve buna karşı mücadeleye girişmişti. Sınıf çatışmalarının kaçınılmaz olarak keskinleşeceğine güvendiği için, bürokrasinin iradesine ve yürüyüş hattına karşı kitlelerin bağımsız, iptidai mücadelesinin ortaya çıkmasının kesin olduğundan hiçbir zaman şüphe duymamıştı. Bu genel tarihsel çerçevede, Rosa’nın haklı olduğu kanıtlanmıştır, zira 1918 [Alman] Devrimi “kendiliğinden”di, yani parti bürokrasisinin tüm hükümlerine ve uyarılarına karşı kitleler tarafından gerçekleştirilmişti. Diğer yandan, Almanya’nın sonraki tarihinin tamamı başarı için kendiliğindenliğin tek başına hiç de yeterli olmadığını açıkça göstermiştir; Hitler rejimi kendiliğindenliği her derde deva olarak görenlere okkalı bir cevaptır.   

Rosa hiçbir zaman kendiliğindenlik teorisiyle yetinmedi, oysa Parvus gibi sonradan, toplumsal devrimci kaderciliğinin yerine en galiz kaderciliği koyanlar olmuştur. Rosa Luxemburg, Parvus’tan farklı olarak, proletaryanın devrimci kanadını önceden eğitmek ve örgütsel açıdan mümkün olduğunca bir araya getirmek için kendini paralamıştı. Polonya’da çok sıkı bir bağımsız örgüt kurdu. Bu noktada en fazla şu söylenebilir: Rosa’nın işçi hareketine dair tarihsel-felsefi değerlendirmesinde, gerçekleşmesi beklenen kitle eylemlerine kıyasla sınıfın öncüsünün seçilip hazırlanması çok geride kalmıştı. Hâlbuki Lenin –gelecekteki eylemlerin mucizeleriyle kendisini teselli etmeden– ileri işçileri alıp, sınırları kesin olarak çizilmiş bir program etrafında hem yasal hem yasadışı düzlemde, hem kitle örgütlerinde hem yeraltında sağlam bir çekirdek halinde örgütlemek için durmadan, bıkıp usanmadan çalışmıştı.  

Rosa’nın kendiliğindenlik teorisi reformizmin kemikleşmiş aygıtına karşı sağlıklı bir silahtı. Bu silahın çoğu zaman Lenin’in bir devrimci aygıt inşa etme çalışmasına karşı kullanılmış olması, onun –kuşkusuz sadece rüşeym halinde olan– gerici özelliklerini gösterir. Rosa’nın kendisinde bunu ancak ara ara görmek mümkündü. Rosa’nın devrimci anlamda gerçekçiliği, kendiliğindenlik teorisinin öğelerini su katılmadık bir metafiziğe dönüştürmesini engelleyecek kadar güçlüydü. Daha önce de belirtildiği üzere, Rosa’nın kendisi pratikte, attığı her adımda bu teorinin altını oymuştu. Kasım 1918 [Alman] Devrimi’nden sonra proleter öncüyü bir araya toplama işine, bu meşakkatli göreve girişti. Sovyet Devrimi’yle ilgili hapiste yazdığı, ama kendisi tarafından hiçbir zaman yayınlanmamış olan teorik açıdan çok zayıf elyazması eserine karşın, Rosa’nın sonraki çalışmaları şu sonucu kesin olarak çıkarmamızı mümkün kılmaktadır: Rosa Luxemburg bilinçli önderlik ve kendiliğindenlik konusunda Lenin’in teorik açıdan açık bir şekilde formüle edilmiş anlayışına her geçen gün daha da yaklaşıyordu. (Sonrasında utanç verici bir şekilde suiistimal edilmiş olsa da, Bolşeviklerin politikalarını eleştiren elyazması metnini yayınlamaktan geri durmasının nedeni bu olsa gerek.)

Kendiliğinden kitle eylemleri ile bilinçli örgütsel çalışma arasındaki çatışmayı içinde bulunduğumuz çağa bir daha uygulamaya çalışalım. Tüm medeni ve yarı medeni ülkelerin emekçi kitleleri [birinci] dünya savaşından bu yana ne büyük bir çaba ve fedakârlık gösterdiler! Bunun insanlık tarihinde bir benzeri daha yoktur. Bu açıdan, Rosa Luxemburg tüm hamkafalara, düz yoldan şaşmayan “zaferle taçlanmış” bürokratik muhafazakârlığın onbaşı ve kalın kafalarına karşı tamamen haklıydı. Ama faşizmin zafere ilerleyişinin ve proletaryadaki büyük bunalımın temelinde tam da bu mukayese edilmez çabanın heba edilmesi vardı. En ufak bir abartı olmadan söyleyebiliriz ki, tüm dünyadaki durumu belirleyen şey proletaryanın önderlik krizidir. Bugün işçi hareketi hâlâ eskinin iflas etmiş örgütlerinin devasa kalıntılarının yükünü taşımaktadır. Sayısız fedakârlık ve hayal kırıklığının ardından, en azından Avrupa proletaryasının ezici çoğunluğu kendi kabuğuna çekilmiştir. Proletaryanın acı deneyimlerden bilinçli ya da yarı bilinçli şekilde çıkardığı temel ders şudur: Büyük eylemler büyük bir önderlik gerektirir. Gündelik meselelerde işçiler hâlâ eski örgütlerine oy veriyorlar. Ama sadece oy veriyorlar, asla sınırsız bir güven duymuyorlar. Diğer yandan, Üçüncü Enternasyonal’in sefilce çöküşünün ardından, yeni bir devrimci örgüte güven duymalarını sağlamak çok daha zordur. İşte proletaryanın önderlik krizi tam da burada saklıdır. Bu durumda yeni bir Enternasyonal’in kadrolarını bilinçli bir şekilde seçmek yerine, gelecekteki belirsiz kitle eylemleri hakkında aynı bayat nakaratı tekrarlamak, tamamen gerici bir çalışma yürütmek anlamına gelir. İşte SAP’ın “tarihsel süreç”te rolü tam da buraya oturmaktadır. Elbette eski tüfek bir sol SAP’çı teorik kendiliğindenlik-barbarlık dalgasını durdurmak için Marxçı anılarına başvurabilir. Salt yazınsal nitelikteki bu koruyucu önlemler Miles diye birinin (barış kararının kıymetli yazarı ve Gençlik Bülteni’nin Fransız nüshasındaki makalenin bir o kadar kıymetli yazarı) çömezlerinin SAP saflarında bile en utanç verici kendiliğindenlik zırvalarıyla gün doldurdukları gerçeğini değiştirmez. Schwab’ın pratik siyaseti (“lafını yutma” kurnazlığı ve gelecekteki kitle eylemleriyle ve kendiliğinden “tarihsel süreç”le ilelebet kendini teselli etmecilik) tamamen çarpıtılmış ve sansürlenmiş bir Luxemburgculuğun taktiksel olarak istismar edilmesinden başka bir şey değildir. “Sol” kanat, “Marksist”ler kendi partilerinin bu teori ve pratiğine karşı açıktan bir saldırıya girişemedikleri ölçüde, Miles karşıtı makaleleri teorik bir bahane arayışına dönüşmektedir. Bu tür bir bahane ancak kasıtlı bir suç işlendiğinde gerçekten zorunlu hale gelir.       

Proletaryanın önderlik krizi elbette soyut bir formülle aşılamaz. Bu çözüm son derece meşakkatli, can sıkıcı bir süreç işidir. Ama salt “tarihsel” bir süreçten, yani bilinçli faaliyetin nesnel önermeleri sorunundan değil, dünya proletaryasının en iyi, en bilinçli unsurlarını kirlenmemiş bir bayrak altında bir araya getirip kaynaştırmak amacıyla ideolojik, siyasal ve örgütsel önlemlerden oluşan kesintisiz bir zincirden bahsediyoruz; bu unsurların sayısı ve özgüveni mütemadiyen artırılmalı, proletaryanın geniş kesimleriyle bağları geliştirilmeli ve derinleştirilmelidir. Tek kelimeyle, yeni ve son derece zor koşullarda proletaryaya tarihsel önderliği iade edilmelidir. Komintern bürokratlarının Lenin’in adını anmaya ne kadar hakkı varsa, en sonuncu kendiliğindenlik safsatacılarının da Rosa’nın adını anmaya o kadar hakları var. Gelişimin seyri içinde aşılmış olan arızi öğeler bir kenara bırakıldığında, Dördüncü Enternasyonal için yürüttüğümüz çalışmanın bayrağına “üç L’yi” gönül rahatlığıyla yazabiliriz: Yalnızca Lenin’in değil, aynı zamanda Luxemburg ve Liebknecht’in de L’sini!   

24 Haziran 1935

İlk kez Ağustos 1935’te New International dergisinde yayınlandı, cilt. 2, sayı 8, s. 168-69.

Writings of Leon Trotsky 1935-36, Pathfinder Press, 1970, s. 111-12

Çeviri: Militan




Notlar        

[1] Bu yazıların en önemlilerinden biri olan “Rosa Luxemburg’dan Elinizi Çekin!”in (1932) çevirisi de ileriki dönemde Militan’da yayınlanacaktır. 

[2] SAP (Alman Sosyalist İşçi Partisi): 1931’de sol sosyal-demokratlarla eski sağ kanat komünistlerin birleşmesiyle oluşmuş bir merkezci grup. SAP’ın önderlerinden bazıları bir süre Troçki’nin yeni bir Enternasyonal kurma önerisini desteklemiş olsa da, çoğu üyesi sonunda sosyal-demokrat saflara geri dönmüştür.