Roni Margulies mi Daha Sosyalist, Ruşen Çakır mı?

19.12.2010 | Deniz KÖKSAL
Margulies, bir “işçi” partisinin, hem de bir “devrimci işçi” partisinin temsilcisi olarak ekrana çıkıyor, ama bir kere bile işçi sınıfı demiyor, yalnızca bir kere “emekçi” diyor, o kadar! Geniş kitlelere, “Önce proleter-burjuvazi ayrımı” ilkesini öğretme derdine düşmüyor. Karşısındaki sosyalist olduğunu söyleyen sunucu, bunun için bir pas atmışken bile, görmezden gelip, “yok, yok, öyle değildir” diyor! Peki, Margulies bunu neden yapıyor? Çünkü çoktan sosyalizmden uzaklaştı, Troçkizmden kopalı uzun yıllar olmuştu, şimdi de sosyalizmden kopuyor.

Taraf yazarı ve DSİP üyesi Roni Margulies’e Çanakkale’de bir toplantıda yapılan yumurtalı saldırı hakkında basında çıkan tartışmaların ardından, Margulies 15 Aralık Çarşamba günü NTV’de Ruşen Çakır’ın sunduğu Yazı İşleri programına katıldı.[1] DSİP-Taraf çevresi bu saldırıyı “ırkçı saldırı” nitelendirmesiyle saçma sapan bir eksene kaydırdığından, şu an bu konuda anlamlı bir tartışma yürütmek zor görünüyor, ama Margulies’in televizyon programında söyledikleri, üzerine söz söylenmeyi hak ediyor.

Katıldığı programdaki iki soru üzerinden neden Margulies’in kendisini sosyalizmden ve Troçkizmden ayrıştırdığını görebiliriz.

Sunucu Ruşen Çakır şu soruyu soruyor: “Dünyanın her yerinde sosyalist solun özelliği iktidara uzak durması değil midir?

Cevap: “Yo, yo, ille de öyle değil”!

Nasıl değil?

Kendisine Troçkist (dolayısıyla devrimci Marksist) diyen bir sosyalist, devrimci mücadelenin her döneminin kendine özgü görevleri olduğunu, özellikle de hareketin diplerde seyrettiği dönemlerde sosyalist bilinçlendirmenin malumatfuruşluk değil, öncelikle sınıf bilinci aktarmak olduğunu bilmez mi? Sosyalist mücadeleyi basit rutinlerin tekrarı değil, her dönemin somut görevlerinin çözülmesi ve çözümü akabinde yeni görevlere geçilmesi olarak görmez mi? Özellikle de Margulies gibi Cliffçi, yani “çubuk bükücü” kökenden gelen birinin bunu daha iyi bilmesi gerekmez mi?

Şimdi bir sosyalist, bir burjuva kanalına çıktığında, öncelikle kendisini savunma derdine mi düşer, yoksa oradan en geniş kesimlere sosyalizmin en temel ilkelerini mi anlatır? Vereceği cevapların bu temel amaçtan ayrılmaması gerekmez mi? Margulies’in ne dediğine bakalım.

“NTV izleyicisi için ne kadar anlamlı olacak bilmiyorum ama, Sovyet Devrimi’nden sonra [Sovyet devrimi mi? Şubat devrimi olmasın?], Bolşevik Partisi beyaz orduların karşıdevrimine karşı liberal muhafazakar Kerenski hükümetini destekler.”

Şimdi, bir sosyalist, madem kitleye çok hitap etmeyeceğini biliyor (ki genel anlamda doğru), önce şunu söylemez mi: “Evet, haklısınız. Biz devrimci sosyalistlerin en temel ilkesi, Millerand’dan, İkinci Enternasyonal’den ve Stalinist tahrifattan beri sınıf hatlarının ayrı tutulması olmuştur. Biz hükümet değil, burjuva hükümet deriz, bunun karşısına işçi sınıfının ve diğer emekçilerin mücadelesini koyarız ve ikisinin arasına net çizgiler çekeriz. Bu anlamda söylediğiniz doğrudur. Biz sosyalistleri, hele hele Troçkizme mensup sosyalistleri burjuva siyasetçilerinden ve sözde sosyalistlerden ayıran en önemli husus budur, çünkü biz o hükümeti varılacak bir yer olarak değil, toptan kaldırılacak bir düzeneğin (burjuva devletin) parçası olarak görürüz” vb. demez mi? Ekrana çıkmışken, hem nalına hem mıhına vurmaz mı? Hayır, Margulies yapmıyor ve bu yüzden Çakır’dan daha sağda konumlanmış oluyor.

Cliff’çilere “çubuk bükücüler” dedik. Nedeni, Lenin’deki bir eğilimin (bir meselenin, anlaşılmasını sağlamak adına, retorik düzeyde fazla vurgulanması, çubuğun bir dönem bir tarafa bükülmesi ve böylece eğriliğin düzeltilmesi[2]) Tony Cliff tarafından özellikle vurgulanmış olmasıdır. Cliff’in söylediklerinin özünün doğru olduğunu kabul edersek, sosyalist mücadelenin bugün en önemli görevi, yakalanması gereken halka (çubuğun bükülmesi gereken taraf) nedir? Sınıf hatlarının karıştırılmasını engellemek değil mi? Öncelikle geniş kitlelere, AKP-CHP, ya da hükümet-muhalefet şeklinde değil de, işçi sınıfı ve burjuvazi şeklinde düşündürmeyi öğretmek değil mi? Bolşevik devrimciler özelinde, önce geniş kitlelere ulaşmak yerine nitelikli kadroların eğitilmesi görevi esastır, ama Cliff geleneği bu çizgiden uzun zaman önce ayrılmıştır. Ama yine de, Troçkist kalabilmek için, önce sınıf ayrımlarının netleştirilmesi gerekmez mi? Kadro partisi yerine “kitle partisi”ni de savunuyor olsak, işçi partisi yerine yeni dinamiklerle karışık işçi partisini (ne demekse?) savunuyor da olsak, önce sınıf ayrımlarını anlatmamız gerekmez mi?

“Kitle partisi” hikayesi nasıl başladı? Kendisini işçi sınıfı devrimcileri olarak adlandıran bir kesim, “emek-sermaye yetmez, yeni dinamikler lazım” dedi. Klasik sosyalistler ise buna yanıt olarak, bu yeni dinamiklerin sosyalist hareket tarafından her zaman dikkate alındığını, ulusal soruna ya da kadın sorununa karşı tutumumuzun buna bir örnek olduğunu ve “yeni” dinamiklerin işçi sınıfı mücadelesine sınıfsal temelde bağlanması gerektiğini söylediler, “yeni dinamikler” diyenlerin aslında işçi sınıfı mücadelesinden kopmaya çalıştıklarını, sınıf kaçkını olduklarını savundular. Buna cevaben, yeni dinamikçiler, “hayır, bu iftiradır, biz de işçi sınıfı diyoruz, ama kendimizi bununla sınırlamıyoruz” dediler.

Peki, gelinen nokta ne? Margulies, bir “işçi” partisinin, hem de bir “devrimci işçi” partisinin temsilcisi olarak ekrana çıkıyor, ama bir kere bile işçi sınıfı demiyor, yalnızca bir kere “emekçi” diyor, o kadar! Geniş kitlelere, “Önce proleter-burjuvazi ayrımı” ilkesini öğretme derdine düşmüyor. Karşısındaki sosyalist olduğunu söyleyen sunucu, bunun için bir pas atmışken bile, görmezden gelip, “yok, yok, öyle değildir” diyor!

Verdiği örnek ise özrü kabahatinden büyük dedirten cinsten. Neymiş, “Bolşevik Partisi beyaz orduların karşıdevrimine karşı liberal muhafazakar Kerenski hükümetini desteklemiş”miş…

Bu nasıl büyük bir tahrifattır böyle? Lenin hiçbir zaman Kerenski’ye destek vermemiştir, vermiş olsa bile bu destek, kendi sözleriyle, “asılan birine ipin destek olması gibi bir destek”ten öteye geçmemiştir.

Margulies’in kastettiği (daha doğrusu, kastetmeye çalıştığı) olay, Bolşeviklerin iktidarı almasından önce Şubat Devrimi ile Ekim Devrimi arasındaki dönemdir. Bu dönemde çeşitli uzlaşmacı hükümetler kurulmuş, bu burjuva hükümetlerde reformist sosyalistler ve köylülüğün temsilcileri de yer almıştı. Lenin bu hükümetlerin örgütlü işçi ve emekçilerin desteğine yaslanıyor olması nedeniyle, olağan tarzda devrilemeyeceğini savunmuştu (AKP ile nasıl bir benzerliği var, anlamak zor!). Uzlaşmacı sosyalistlerin yer aldığı hükümetin işçi ve emekçilere karşı şiddete başvurmaya başladığı dönem olan Temmuz Günleri’nden itibaren ise ayaklanma ve zor yoluyla devirme perspektifini gündemine almıştı.

Margulies kendi durumunu ve siyasal çizgisini buna benzetiyor. Sorun şu ki, kitlelerin şu ya da bu şekilde güvenini kazanmış olan Geçici Hükümet’e karşı en acımasız eleştirileri Lenin yöneltmiş, hükümetten yana beklentilerin ve yanılsamaların çok olduğu dönemde çubuğu hep diğer tarafa bükmüş, hükümetin iyi yönlerini göstermeye çalışanlara verip veriştirmişti, Margulies gibi küçük reformları allayıp pullamamıştı. Ama Ağustos ayında General Kornilov’un karşıdevrimci saldırısı söz konusu olduğunda, “önce Kornilov’un işini bitireceğiz, sonra Kerenski’nin icabına bakacağız” demişti. Ama bunu yaparken, hükümeti değil, Rusya’da halihazırda başlamış olan devrimi koruduğunu da vurgulamadan geçmemişti.

İşte Lenin’in partisinin Kerenski’yle ilişkisindeki bu ikinci perdeye (Temmuz sonrasına) atıfta bulunuyor Margulies. Peki, birinci perde? Nasıl bir oyun ki bu birinci perde olmadan ikinci perdeye geçiliyor? Herhalde epey postmodern bir oyun! Tarihsel örnekler uymasa da, madem bir tarihsel benzerlik kuruyoruz (benzerlik uymuyor, ama uyduğunu varsayalım), o halde doğru kuralım:

AKP’nin iktidara geldiği dönem 2002 ve sonrası Rusya Devrimi’nde hangi perdeye ya da döneme denk düşer? Şubat dönemi denen, bizim kolaylık olması adına, Nisan Tezleri dönemi ya da “Tüm İktidar Sovyetlere” dönemi diye de nitelendirebileceğimiz döneme, yani Temmuz-Ağustos öncesine denk düşer. Geniş kitlelerin (ve solcuların) hükümetten yana büyük umutlarının olduğu, hükümetin göstermelik reformlarının kitleler nezdinde büyük bir olay olarak algılandığı dönemde, Lenin sarhoşluk ya da zehirlenme diye adlandırdığı bu dalgaya karşı ısrarla Geçici Hükümet’e saldırmıştır. Çubuğu “reformcu” hükümete karşı saldırı tarafına bükmüştür. İlk beyanı sonrakilerin özeti mahiyetindedir:

“Taktiklerimiz: Yeni hükümete ne zerrece güveniriz ne de destek veririz; Kerenski özellikle şüpheli; tek garanti proletaryanın silahlandırılması…”[3]

Lenin’den önce parti yayın organının başına geçen Stalin ve Kamenev Şubat Devrimi’ne güzellemeler yaparken, Lenin önce “Uzaktan Mektuplar”da, sonra yurda döndüğünde “Nisan Tezleri”nde bu uzlaşmacılığa yüklenmez mi? Ünlü Finlandiya Garı konuşması nedir? Biz Troçkistler yıllardır Troçki’nin uzlaşmacılığından dem vuranlara, bu örneği göstermedik mi?

Lenin’in güya “desteklediği” Kerenski hükümetinin ilk döneminin koşulları çok olağanüstüdür, zira kitlelere karşı şiddete başvurulmayan bir dönemdir bu! Kitlelerin devrimci ayaklanması öyle bir durum yaratmıştır ki Lenin “Nisan Tezleri”nde şöyle der: “Rusya’daki mevcut durumun özgül niteliği bir yandan yasal güvence altına alınmış hakların azami düzeyde olması (dünyada savaşan ülkeler içinde şu an en özgür ülke Rusya’dır), diğer yandan kitlelere karşı şiddete başvurulmaması ve son olarak, aynı kitlelerin barış ve sosyalizmin en azılı düşmanları olan kapitalistler hükümetine karşı körü körüne besledikleri güvendir.”[4]

Madem bugünle, AKP hükümeti dönemiyle benzerlik kuruyoruz, o halde benzerliğin ilk ayağının (“kitlelere karşı şiddete başvurulmaması”) hiç uymadığını, yalnızca ikinci kısmın (burjuva hükümete “körü körüne güven”) uyduğunu söylemek zorundayız. Bu dönemde, başta işçi sınıfına ve sosyalistlere olmak üzere saldırılar iyiden iyiye artmadı mı? 1 Mayıs’lar, TEKEL, SDP-TÖP’e yönelik komplo vb. nedir?

Diyelim ki, Margulies derdini anlatamadı ve ikinci dönemi, yani Kornilov tehlikesinin ortaya çıktığı dönemi kastetti ve biz “yanlış anladık”. Ama o da uymuyor! Çünkü Lenin Nisan’dan sonra, yani esas oğlan Kerenski olduktan sonra da aynı hızla saldırmaya devam eder:

Şu anda bile Kerenski hükümetini desteklememeliyiz. Bu ilkesizliktir. Şöyle bir soru gelebilir: Kornilov’a karşı savaşmayacak mıyız? Elbette savaşacağız! Ama bu ayrı bir şey; burada bir ayrım çizgisi var ve uzlaşmacı tutum alarak kendilerini olayların akışına kaptırıp sürüklenen bazı Bolşevikler bu çizgiyi aşıyorlar. Tıpkı Kerenski’nin askerleri gibi biz de Kornilov’a karşı savaşacağız, savaşıyoruz da, ama Kerenski’yi desteklemiyoruz. Tersine, Kerenski’nin zayıflığını teşhir ediyoruz. Arada bir fark var. Bu ince bir fark, ama son derece temeldir ve unutulmamalıdır.” (a.g.e., vurgular Lenin’e ait)

Bir sosyalistin, hele hele hareket içinde teorik birikimiyle nam salmış Troçkist geleneğe dâhil olduğunu iddia eden bir sosyalistin “bu ince fark”ı, “son derece temel ve unutulmaması” gereken farkı unutması mümkün mü? Lenin’in “şu anda” dediği dönem generallerin karşıdevrim yapmak üzere başkente karşı harekete geçtikleri dönem! Peki, şu an Türkiye’de böyle bir tehdit var mı? Hayır yok! Türkiye’de şu anda bir darbe tehdidi yok!

Elbette sosyalistler burjuva demokrasisini askeri diktatörlüklerden ayrı tutarlar ve bu ikisi söz konusu olduğunda faşizme ya da askeri diktatörlüğe karşı kesin tavır alırlar. Ama bunu kendi yöntemleriyle, sınıf çizgisini terk etmeden yaparlar! Bir insanın Troçkist olabilmesi için Faşizme Karşı Mücadele’de serdedilen bu görüşleri bilmesi gerekir. Biz darbe tehdidi olduğunda, hatta faşizm geldiğinde bile, sınıf hatlarını karıştırmayız, hükümetteki burjuva partisi bir tarafa, muhalefetteki burjuva partilerine, hatta küçük burjuva demokrasisinin temsilcilerine bile mesafeli yaklaşırız. İsteyen açar bakar Faşizme Karşı Mücadele’ye, bizim kitabımızda böyle yazar!

Yani Ruşen Çakır doğru biliyor! Evet, biz sosyalistlerin çizgisi hep böyle olmuştur, özelde de Troçkistler Stalinistlere karşı bu sınıf çizgisini muğlâklaştırdıkları için yüklenmişlerdir.

Dahası ne zamandan beri abc’yi öğretmeden en karmaşık devrimci strateji ve taktikleri öğretir olduk? Kerenski örneği ne zamandır televizyonda iki saniyede öğretilen bir şey oldu? Ayrıca ne zamandan beri karşılaştırmalar bambaşka tarihsel bağlamlarda yapılıyor?

O dönemde Rusya’nın bugünkü Türkiye’den çok temel bir farkı var: Önünde burjuva-demokratik devrimi var, Türkiye’de ise bugün bir burjuva devriminden bahsetmek mümkün değildir, burjuvazi on yıllardır iktidardadır. Bir sosyalist bu ikisini nasıl aynı kefeye koyar? Dahası, farklı tarihsel örnekler olmasa, aynı tarihsel bağlama oturan örnekler olsa bile, bir sosyalist, devrimci dönem ile devrimci olmayan dönem arasında nasıl yüzeysel bağlar kurar? Bir devrimin savunulması ile bir burjuva hükümetin savunulmasını nasıl aynı kefeye koyar?

Peki, Margulies bunu neden yapıyor? Çünkü çoktan sosyalizmden uzaklaştı, Troçkizmden kopalı uzun yıllar olmuştu, şimdi de sosyalizmden kopuyor.

Şöyle ki, televizyona çıkan bir sosyalist, çubuğu işçi sınıfından yana bükmez mi? “Televizyon ekranlarında hep burjuva siyasetinden bahsediliyor, biz çubuğu başka tarafa bükmeliyiz” demez mi? Margulies demiyor işte!

Mesela sunucu DSİP’ten ve başbakanın DSİP’e “seçim teşekkürü”nden bahsederken, gerçek bir sosyalist “başbakanın benim partim hakkında ne söylediği beni ilgilendirmez” diyeceğine, ya da bunu dedikten sonra, fırsat bu fırsat diyip, “benim partim başka bir sınıfın temsilcisi, başbakansa sermayenin temsilcisi” demez mi? Hayır, Margulies demiyor. Bu yüzden kötü bir Cliffçi (epey sağda yer almış bir Troçkist) bile değil.

Israrla ve inatla, ilk günden beri soyut demokrasi lafı üzerinden tartışmaya devam ediyor. Şu “demokrasi”nin başına, “burjuva” sıfatını koymuyor, sınıf hatlarını netleştirmiyor. Sonra da ben Tarafçı değilim diyor. Taraf’taki liberal (zer)zevatla karıştırılmamanın yolu nedir? Çok basit: Meseleyi demokrasi-darbecilik sığ çekişmesine indirgeyen liberallerin karşısına sınıf söylemlerini koymaktır. Sosyalizmin abc’si budur. Ama Margulies bunu yapmıyor. Bu yüzden Margulies sosyalist bile olamıyor, olsa da Ruşen Çakır’ın epey bir sağında kalıyor.

Aynı programda, bir kez daha, Taraf’la arasına ilk baştan beri net bir çizgi çektiğini söylüyor, ama ayırdım derken bile ayırmadığını gösteriyor.

Ruşen Çakır Tarafçılara özellikle “gıcık” bir gazeteci olduğundan, amacı bağcıyı dövmek olduğundan, aslında güzel sorular soruyor. Televizyona çıkan devrimcilere, genelde, kendi bildikleri dilde konuşma fırsatı verilmez, ama bu kez öyle olmuyor. Margulies’e gollük paslar geliyor. Ama nafile!

Şöyle diyor Çakır: “Şu anda Türkiye’de yaşanan olayı bir demokrasi mücadelesi olarak mı görüyorsunuz, iktidar mücadelesi olarak mı?”

Şimdi, Taraf’la arasına çizgi koymak isteyen bir sosyalist bu soruya ne yanıt verir? Açıkça AKP’yi destekleyen bir gazeteden farklılığını göstermek için, “elbette şu anda devam eden esas mesele iktidar meselesidir, sermaye partilerinden başka bir şey beklenmez” demez mi? Hayır, Margulies öyle demiyor. Başka telden çalıyor. “Ben bu ikisini ayırmıyorum” diyor.

Oysa bir sosyalistin görevi tam da bunu ayırmaktır; dünyanın en büyük reformlarını da yapsa bir burjuva hükümetine güven beslenemeyeceğini, reformları demokrasi için değil, iktidar kavgası için yaptığını, çoğu zaman da yapmak zorunda kaldığını söylemektir. Proletarya ile burjuvazinin çıkarlarının, işçi sınıfı ile sermayenin çıkarlarının uzlaşmaz olduğunu anlatmaktır. Bir sosyalist önce, sermayenin egemenliği için bir iktidar kavgası yürüdüğünü anlatır, ısrarla sınıf çizgisini vurgular, sonra demokrasiye geçer. Yani önce sınıflar arasındaki saflaşmayı anlatır, sonra (eğer öyle görüyorsa) bu sınıflardan birinin (burjuvazinin) kendi içindeki kavgayı (demokrasi ve statükoculuk) anlatır. Böylece burjuvazinin kendi içindeki kavgaya da sınıf perspektifiyle, bağımsız proleter perspektifiyle yaklaşmış olur!

Ama Margulies bunu yapmıyor. Yapmadığı için de ne Troçkist olabiliyor ne de sosyalist. Yapmadığı için de sermayenin kanalındaki basit bir tartışmada eski bir sosyalistin karşısında bile sağda kalıyor.

16 Aralık 2010


Notlar



[1] Program
bu adresten izlenebilir.

[2] Bkz. Tony Cliff, Lenin – Partinin İnşası, cilt 1, Z Yayınları, 2002, s. 80-82.


[3] V.İ. Lenin, Yenilgicilik ve Enternasyonalizm, Agora Kitaplığı, 2009, s. 141.


[4] Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, Sol Yayınları, 1992, s. 10.