TEKEL Direnişi: İşçi Hareketi ve Sendika Bürokrasisi

13.12.2010 | Harun YILMAZ

TEKEL direnişi bizlerin işçi sınıfının devrimci gücüne olan güvenini pekiştirirken, sınıfın ne olduğunu unutmuş kesimlere de işçi sınıfını yeniden hatırlattı. TEKEL direnişiyle tepe noktasına ulaşan Türkiye’deki grev ve direniş dalgası, işçi ve emekçilerin gözünde, direnerek, mücadele ederek bir şey elde edilemeyeceği algısını değiştirecek olması bakımından hayati öneme sahiptir. Bu bakımdan, TEKEL direnişinin birinci yıldönümünde mücadelenin derslerinin özümsenmesi ileriki mücadeleler açısından hayati önem taşımaktadır.

[Bundan tam bir yıl önce başlayan TEKEL direnişi üzerine yazılmış bu yazı, Türkiye'deki sınıf mücadelesi açısından çok önemli dersleri ele alması dışında, işçi mücadelesinin farklı ayakları ve sendika bürokrasisi üzerine ayrıntılı değerlendirmeler içermektedir.]

Bundan birkaç yıl önceki güncel meseleler üzerine bir yazımızda, 2007′de başlayan grev ve direniş dalgasının artık neredeyse herkese bir şekilde dokunduğundan ve uzun vadede bu durumun etkilerinin mutlaka hissedileceğinden bahsetmiştik. Buna rağmen, o döneme kadarki grev ve direnişlerin, çeşitli nedenlerle genelde yalıtık kaldığı tespitinde de bulunmak mümkündü; farklı yerellerdeki grev ve direnişler (ya da bu yöndeki girişimler) çoğunlukla işçi sınıfının o muhitteki kesimlerini etkiliyordu. Bugün ise olumlu anlamda radikal bir değişim söz konusudur. TEKEL direnişinin yarattığı etkiyle televizyon haberlerinin ilk sıralarında direniş haberlerinin yer aldığı, tartışma programlarında TEKEL’den bahsetme yarışının yaşandığı ve işçi sınıfının direnişi gün gün yaşadığı bir dönemden geçtik, geçiyoruz. Kısacası, herkesi dolaylı ya da dolaysız etkilediğini söylediğimiz grev ve direnişlerin etki alanı kısa ve uzun vadede sınıf hareketine önemli kazanımlar sağlayacak şekilde genişliyor. Bu yaşananlar, direnerek, mücadele ederek bir şey elde edilemeyeceği algısını değiştirecek olması bakımından hayati öneme sahiptir.

TEKEL direnişinde yaşananlar bizlerin işçi sınıfının devrimci gücüne olan güvenini pekiştirirken, sınıfın ne olduğunu unutmuş kesimlere de işçi sınıfını yeniden hatırlattı. Yıllardır “işçi sınıfı” lafını ağzına almayan, sınıftan bahsetmeyi kendine zül sayan, sınıf çalışmasını önemsemeyen, üç yıldır grev ve direnişleri boş bırakan sol örgütler dışında; solcu, solcu geçinen, hattâ solla alakası olmayan yazarlar da “yeni” bir dinamik olarak işçi sınıfını hatırlamaya başladılar. Devrimci mücadelenin uzun yolunda umutsuzluğa kapılan, işçilerin ve toplumun diğer kesimlerinin duyarsızlığına gereğinden fazla önem yükleyen herkes için işçi sınıfının bu silkinişi iyi bir örnektir.

Burada, iki aydır süren TEKEL direnişi ve onun etrafında diğer direnişlerle ilgili uzun uzadıya bir değerlendirme ve döküm sunmak yerine, önemli gelişmeleri inceleyerek ileriye dair perspektiflerimizi ortaya koymaya çalışacağız.

Direnişin İlk Dersi

TEKEL, TEKEL olmaktan çıkmıştır! TEKEL artık ülke çapında, hattâ dünya çapında bir olay haline gelmiştir. Bunun ilk sonucu, direnerek, mücadele ederek bir şey elde edilemeyeceği algısının değişecek olmasıdır. Pratikte faaliyet yürüten devrimciler olarak bu zafer elimizi güçlendirecek, kitlelerle bağ kurarken, mücadele ederek kazanabileceğimizi teorik açıklamalara ya da geçmişe ait olaylara değil, hemen bugüne, herkesin görüp bildiği gerçeğe bağlayarak anlatabileceğiz. Kısacası, bu direniş sınıfın ruh halinde köklü değişiklikler yaratacaktır. Bu yüzden söyleyeceklerimiz yalnızca TEKEL’e hapsedilemez.

Bu uzun vadeli kazanım sınıfın inisiyatifiyle olmuştur. İşçi sınıfının bir kez harekete geçtiğinde önünde kendisinden başka duracak hiçbir güç olmadığını en somut şekilde TEKEL direnişinde gördük. Sendika bürokrasisinin ihaneti, burjuvazinin saldırıları da dâhil olmak üzere, hiçbir şey mücadele etmek isteyen işçilerin önünde duramadı, duramaz.

TEKEL direnişinin birkaç haftayı devirmesinin ardından, ne olduğunu anlayamayan Başbakan, meseleye dair şunları söylemişti: “Biz ilgili sendikanın başkanıyla, keza onların konfederasyon başkanıyla anlaşmıştık, 4-C’ye olur vermişlerdi. Şimdi ne yapmaya çalışıyorlar?” Başbakan belli bir süre bu sözleri tekrar edip durdu. Bu cümleler her ne kadar var olan mücadeleyi kırmayı ve ekran başından ya da gazetelerden olayları takip eden kitlelere, “bu işçiler de birilerinin oyununa gelmiş” dedirtmeyi amaçlamasına karşın, aslında bir haklılık payı taşımıyor değildi. Türk-İş ve Tek Gıda-İş daha baştan bu işin bu denli ilerlemesini istemiyorlardı ve gerçekten de başbakana zamanında olur vermişlerdi. Bunun en somut kanıtı da, TEKEL işçilerinin direnişin ilk günlerinde söyledikleridir. Birçok TEKEL işçisi Ankara’ya yalnızca bir ya da birkaç günlüğüne eyleme geldiğini söylüyordu. Birçoğuna eylem haberi bile son anda verilmiş, işçiler tamamen hazırlıksız yakalanmışlardı. Belli ki Türk-İş işçileri göstermelik birkaç eylemle uyutup, zevahiri kurtarma derdindeydi.

Ama işçilerin kararlılığı durumu değiştirdi. Daha önce de çeşitli vesilelerle dediğimiz gibi, özellikle de bürokratik örgütlerle tabanı arasındaki ilişkiyi tek taraflı, sonucu baştan belirli bir ilişki olarak görmemek gerekir. Bu örgütlerin başındaki bürokratlar, özellikle de hareketin dipte seyrettiği durumlarda kadiri mutlak görünseler de, ilişkinin esas belirleyici etkeni işçi sınıfının kararlı duruşu, mücadele azmi ve sınıf bilincidir. Bu etkenler güçlü bir şekilde kendisini hissettirdiğinde, sendika bürokrasisinin dengesi bozulur.

TEKEL direnişinde de olan buydu. İşçi sınıfının diğer kesimleriyle kıyaslandığında yıllardır görece iyi koşullarda çalışan, her şeyden önce iş güvencesine, sosyal haklara vs. sahip olan ve bu nedenle birçoğu devleti kendi hamisi, “babası” olarak gören işçilerin başkentin göbeğinde yedikleri “baba dayağı”, kış gününde havuzun soğuk sularına atılmaları, coplarla ve gazlarla dağıtılmaları vs., devlete ve genel olarak dünyaya dair algılarında köklü bir dönüşüme yol açtı. Marx, “devrim bazen karşıdevrimin kamçısına ihtiyaç duyar” der; burada da olan buydu. Tanımadığı, bilmediği bir muhalefetle (işçi muhalefetiyle) karşılaşan hükümet, pervasızca saldırmayı tercih etti ve uyuyan devi uyandırdı. Bu durumda sendika bürokrasisine tek bir seçenek kalıyordu: Sendika üyeliği oranlarının zaten gün geçtikçe azaldığı ve bu nedenle sendika ağalarının her geçen gün devlet tarafından daha az muhatap alındığı bir ortamda, TEKEL işçilerinin ve birçok duyarlı insanın tepkisini çekecek şekilde alenen ihanet etmek ve itibarını daha da düşürmek ya da yükselen dalganın başına geçip, sonrasını yolda düşünürüz demek! Sendika bürokrasisi ikincisini tercih etti ve işçilerin kararlılığıyla direniş neredeyse ikinci ayını doldurdu.

İşçi sınıfının kararlılık ve inisiyatifinin neleri değiştirebileceğine dair muazzam bir örnektir bu.

İşçi sınıfının mücadele azminin ve kararlılığının neleri değiştirebileceğine dair bir başka örneği de, 15 Ocak’ta Ankara’daki TEKEL eyleminde direnişçi İtfaiye işçileri sergilediler. Belediye-İş şube başkanının daha ilk günden direnişi bitirmenin lafını ettiği, farklı farklı yerlerde çalışan işçilerden oluşan ve bu yüzden diğer direnişlere kıyasla işçilerin kaynaştırılmasına, bir araya getirilmesine daha çok ihtiyaç duyulan İtfaiye direnişinde maalesef 900 İtfaiye işçisi hiçbir zaman tam olarak bir araya gelemedi. İlk birkaç haftadaki yoğun eylemliliklerin ardından, yorulanlar evlerine dağılırken, direniş çadırında küçük bir azınlık kaldı. Bunun dışında irili ufaklı başka sorunlar da yaşayan İtfaiye işçilerinin öfkesi Ankara’ya giderken iyiden iyiye bilenmişti. Bu yüzden az sayıda İtfaiye işçisi Ankara’ya giderken bir şeyler olacağını kestirmek zor değildi. İşçiler Sıhhiye’deki büyük mitingin ardından, önce Türk-İş binasını basmış, üst katlara çıkarak seslerini duyurmaya çalışmış, fakat burada muhatap bulamayınca bu kez Belediye-İş’in genel merkezine yönelmişlerdi. O zamana kadar ciddiye bile alınmayan işçiler, dişlerini biraz gösterince, önce, baştan beri yan yana vurdukları militan devrimcilerle birlikte büyük bir izzeti ikram görmüş, ardından eylem sözü aldıktan sonra İstanbul’a dönmeyi kabul etmişlerdi. Bürokratlar işçilerden kurtulabilmek için son model (ve muavinli!) otobüs kiralayıp, yolda yiyecekleri yemek yerini de önceden ayarlayarak İtfaiye direnişçilerini İstanbul’a göndermişti. İtfaiye direnişçisi işçilerin bu “yağlama ballama”nın ne anlama geldiğini görmemeleri mümkün değildi, çünkü bir yandan da tüm bunlar yaşanırken, Belediye-İş’in ilgili şube başkanı işçilerden korkusuna ortalıktan kaybolmuş, dahası sonrasında işçilerin çadırının yanında olan arabasını kendisi gelip almaya cesaret edemediği için, polis yollatıp aldırmıştı! Tüm bunlar, direnişçi işçilerin gözünde, sendika ihanet etse bile, gerçek gücün tabandaki işçilerde olduğunu göstermesi bakımından anlamlıydı.

Gerek TEKEL gerekse de İtfaiye direnişinde yaşanan bu olaylar işçi sınıfının en ufak bir kıpırdanışının bile neler yapabileceğini gösteren sembolik örneklerdir, ama bu sembolik örnekler bize ne yapmamız, nereye yüzümüzü dönmemiz ve neye güvenmemiz gerektiğini hatırlatması bakımından son derece anlamlıdır. Bu birinci ders, örgütsüz ve yanlış önderliklerle yürütülen mücadelelerde karşılaşacak zorluklar ve yenilgiler karşısında neden umutsuzluğa, yılgınlığa, karamsarlığa kapılmamak gerektiğini anlatması bakımından çok değerlidir. Dün Sinter’de ve nice direnişte bugünse TEKEL ve İtfaiye direnişlerinde yaşananlar bir yandan en ufak silkinmemizde olabilecekleri gösterirken, diğer yandan yola bir de bilinçli ve örgütlü, yani hazırlıklı işçiler olarak çıksaydık neler olabileceğini düşündürüyor. İşçi sınıfı doğru bir örgütlülükle, doğru bir teoriyle donanmış bir şekilde ve iyi bir hazırlık döneminin ardından bu sembolik örnekleri kalıcı kazanımlara (kendi iktidarına) giden yolda büyük bir mücadeleye dönüştürebilir.

Sahte Radikalizm ve Sendika Bürokrasisi

İşçileri hazırlıksız mücadeleye atan sendika bürokrasisi, olayların ilerlemesiyle birlikte bilmediği bir sahaya (mücadele alanına) girdiğinden, girmek zorunda kaldığından, sağlı sollu uç tavırlarla günü kurtarmaya çalıştı. Açlık grevi bu bağlamda ortaya çıktı.

Bu radikalizmin neden içi boş, sahte bir tavır olduğunu anlamanın en iyi yolu sendika bürokrasisinin neler yapmadığına bakmak olacaktır. İşçileri yaklaşık iki aydır Türk-İş binasının önüne hapseden sendika bürokrasisi, örneğin işçileri ekipler haline getirip, zaten yoğun bir desteğin olduğuna güvenerek, mahalle mahalle, fabrika fabrika dolaştırıp daha da destek (hem maddi hem de manevi) toplama yolunu tercih etmedi. Oysa bu şekilde işçiler hem ne için mücadele ettiklerini daha iyi öğrenecek, hem kendi açısından doğru noktalara atış yapan hükümetin karşı propagandasını kitlelerin kafasından silecek, hem de “genel grev” için daha yoğun, hükümeti sarsıcı bir destek toplamış olacaklardı.

Gerçekten de mücadele etmekle, mücadele ettirmekle derdi olan bir önderlik en azından bu kadarını yapardı. Oysa sendika bürokrasisi “Gandi modeli” dediği ihanet modeliyle işçi sınıfını pasifizme itti ve bunun bir parçası olarak da açlık grevi ve ölüm oruçlarını devreye soktu.

Direnişin kamuoyu desteği özellikle de yirminci günden sonra çok arttı. Gazete ve televizyonlarda önceki on gün görece azalmış olan TEKEL haberleri ciddi bir artış gösterdi. Başkentin göbeğinde binlerce işçiye reva görülenler, uzun yıllardır böyle bir örneğin görülmemiş olmasıyla birleştiğinde halk desteğinin günden güne artmasına yol açtı. Ama sendika bürokrasisi açlık grevi teklifini, kamuoyu desteğinin henüz bu şekilde ciddi bir yükseliş göstermediği, aksine görece “azaldığı”, ama işçilerin kararlılığının ve azminin tepe noktasına ulaştığı bir dönemde ortaya attı. Sendika bürokrasisinin oyunu belliydi. Genel greve hayır diyen, zamanının gelmediğini söyleyen sendika ağaları, açlık greviyle kısa yoldan, şanına leke sürdürmeden kaçmanın planını yapıyordu.

Buna göre, en son başvurulması gereken, deyim yerindeyse, çaresizliğin ürünü olarak görülmesi gereken bir eylem olan açlık grevi Türk-İş bürokrasisinin kurtuluş ilacı olacaktı. Türk-İş bürokrasisi eylemi makul bir süre devam ettirecek, ardından hükümetin geri adım atmaması, hiç pas vermemesi üzerine, “sağduyunun sesi” olarak çıkıp burjuva kamuoyuna şirin gözüken açıklamalarda bulunacaktı: “Biz elimizden geleni yaptık, hükümet geri adım atmıyor. Elbette işçilerimizin hakkını sonuna kadar savunuruz, ama sonuçta biz duyarlı yöneticileriz, insanları ölüme terk edemeyiz. Bu hükümet işçileri ölüme mahkûm ediyor, biz bu sorumluluğu alamayız, bitiriyoruz, yiğitlik bizde kalsın vs.” Böylece sendika bürokrasisi elini dahi kirletmeden ve mücadeleci, radikal bir önderlik imajı da çizmiş olarak sahneden ayrılacaktı.

Ama evdeki hesap çarşıya uymadı! Artan kamuoyu desteğiyle birlikte, açlık grevi kamuoyunda baskı yaratan araçlardan biri oldu ve bu etken, işçilerin kararlılığıyla birleşince sendika bürokratlarının hamaset olsun diye söyledikleri “ölmek var dönmek yok” sözü gerçeğe dönüştü.

Dolayısıyla sendika bürokratlarının yapabileceklerini abartmak ya da yaşanan olumsuzluklardan ötürü umutsuzluğa kapılmamak gerekir. Marx’ın sevdiği bir lafla, “biz dizlerimizin üzerinde olduğumuz için büyükler bize büyük görünürler, ayağa kalkalım!” Bugün sendika bürokrasisinin ya da çok güçlü görünen devletin gücü aslında bizim ayağa kalkmamış olmamızdan kaynaklanıyor. Bugün işçi sınıfı azcık kıpırdanmaya başladığında, yani TEKEL işçisi en başta sadece 4-C istemiyoruz diyerek bir alanda toplandığında bile gündem değişebiliyorsa, herkes TEKEL işçilerini konuşabiliyorsa, İtfaiye işçilerinin bir eylemiyle kamuoyu oluşturulabiliyorsa, gerçekten ayağa kalktığımızda olabilecekleri düşünmek zorundayız.

İhanet Kaça Ayrılır, Neden ve Ne Zaman Olur?

Şemsi Denizer’in yirmi yıl önce Madenciler grevindeki ihaneti, Türkiye sol hareketinin belleğinde çok derin bir yer edinmiştir. Denizer’in ve o zamanki Türk-İş bürokrasisinin yüzsüzce, açıktan, hiç saklamadan gerçekleştirdiği ihanet, sendika bürokrasisinin hain olduğuna dair (doğru) inanışla birleştiğinde, sendika bürokrasisinin her zaman, her an her yerde, hiç beklemeden ve açıktan ihanet edeceğine dair bir algının yerleşmesine yol açmıştır. Bunun teorik köklerini elbette daha geriye, Stalinizmin sığ bakış açısına dayandırmak gerekir ve zaten beslendiği damar da budur. Fakat neticede Denizer ve benzerlerinde cisimleşen ihanet türü, yanlış bir yaklaşımın doğmasında büyük rol oynamıştır.

Diğer yandan, bu inancın tamamlayıcısını da unutmamak gerekir. Sendika bürokrasisini ihanet etmek için her an fırsat kollayan bir kurum olarak gören bu yaklaşımın kaçınılmaz olarak doğurduğu bir başka inanç daha vardır: Her an ihanet edeceği düşünülen sendika bürokrasisinin her an ihanet etmesi eşyanın tabiatına, sendika bürokrasisi içindeki saflaşmalara, “şerit” farklılıklarına aykırı olduğundan, en ufak bir sol çıkışta kuyrukçuluğa düşmek, örneğin sendika bürokratları arasındaki çekişmede DİSK’i devrimci diye görmek. İçeride, adındaki devrimci kelimesinin getirdiği nemadan yararlanan, ama dışarıda DİSK’in D’sini küçük ülkelerin radikal sendikacılarıyla bir tutulup, nezih görüntüsünden bir şey kaybetmemek için “ilerici”ye dönüştüren “Devrimci” İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun başındaki bürokrasi, tıpkı diğer bürokratlar gibi, istese de her an ihanet edemez. Dahası kendisinden daha güçlü bir konfederasyon düzen yolunda sağ şeridi tutmuşken, her an o şeride kayamaz. Fakat bunu DİSK bürokrasisinin devrimciliği olarak görmek için oldukça saf olmak gerekir.

Sendika bürokrasisinin ne zaman ve nasıl ihanet edeceğini anlamak için, oynadığı rolü ve bulunduğu konumu kısaca hatırlamak şarttır. Sendika bürokrasisi, işçi sınıfı ile burjuvazi arasında konumlanmış, bu ikisi arasındaki mücadelenin düzeyine göre tavır alan, almak zorunda kalan bir katmandır. Varlığını bu ikisi arasında yaptığı manevralara borçludur. İşçi sınıfının güçlü bir şekilde bastırmadığı ve devletin-burjuvazinin güçlü olduğu koşullarda, doğal olarak, genelde bu egemenlere yanaşır; tersi durumdaysa, dalganın altında kalmamak için çoğu zaman en devrimci kesilir. Bunu mutlaklaştırmadan genel bir kural olarak alabiliriz.

Bu yüzden sendika bürokrasisinin işi at pazarlığıdır. Elinde ne kadar güç varsa burjuvaziye ve işçi sınıfına karşı pazarlık payı o kadar yüksek olur. Sendikalı işçiler, onların örgütlü duruşu, mücadele gücü sendika bürokrasisinin burjuvaziye karşı en güçlü kozudur; masada sözünün dinlenmemesi, ciddiye alınmaması, “yüksek” toplumun ilişkiler ağına dâhil edilmemesi durumunda bu kozdan yararlanır. Bu açıdan, kendi niyetlerinden bağımsız olarak, işçi sınıfına yakındır. Fakat işçilerin mücadelesini belirli bir seviyeden ileriye taşımaması, burjuvazi açısından suyun başını tutma görevini yerine getirmesi bakımından da burjuvaziye yakındır. Bu pazarlıkta koşullar değişince, kozlar değişince, sendika bürokrasisinin hal ve hareketleri de değişir.

İşte bu yüzden sendika bürokrasisi (yukarıda belirtildiği üzere) kendi ipini elinde tutmadığı gibi, her an ihanet etmesi de mümkün değildir. Onun hainliği ihanet potansiyeline sahip olmasından gelir; çıkarlarına uygun olduğunda aslan kesilebileceği gibi, uymadığında ihanet etmekten de geri durmaz. Fakat sendika bürokrasisini burjuvaziyle ya da burjuva devletiyle çıkarları yüzde yüz örtüşen ve bu yüzden de onun emrinden asla çıkmayacak (ya da çok nadir anlarda çıkacak) bir kurum olarak görmemek gerekir; sendika bürokrasisi özerkliğe sahip bir ihanet kurumudur.

Dolayısıyla ancak sendika bürokrasisiyle işçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki bu dinamiği kavrayarak, Türk-İş bürokrasisinin ve onun sırtını sıvazlayan diğer konfederasyon yöneticilerinin ne zaman ve nasıl ihanet edeceklerini anlayabiliriz. Aksi takdirde gerçeklikle bağdaşmayan ve bu yüzden de işçilere hiçbir şekilde hitap etmeyen kuru sloganlarla (“hain sendika bürokrasisi!”) kendimizi avuturken, bu görüşlerin işçilerden rağbet görmemesine, onları harekete geçirmemesine hayıflanmaktan kurtulamayız. Nitekim bu kavrayışsızlık da kaçınılmaz bir sonuç olarak işçi sınıfını suçlamaya (“ihaneti göremedi”, “sendika bürokrasisine güvenerek ettiğini buldu” vs.) varacaktır.

Öncelikle işçi sınıfının genel durumuna ve örgütlülük düzeyine bakmak zorundayız. Bugün işçi sınıfı ekonomik, siyasal, kültürel vs. örgütlülüğü bakımından diplerde seyretmektedir. 12 Eylül’ün örgütsüzleştirip atomize ettiği işçi sınıfı, sol hareketin yediği uluslararası darbelerle de birleşince bir daha belini doğrultamamıştır. Böylece ancak bugün, yani faşist darbenin üzerinden otuz yıl geçtikten sonra, işçi sınıfı kavramının yeniden ağızlara alınmaya başladığını görüyoruz. Mücadele ve örgütlülük düzeyini anlamak için rakamlara da başvurabiliriz: bugün Türkiye’de işçi sınıfının sayısı kırk beş milyonun üzerindeyken, sendikal örgütlülük, gerçek ve kesin rakamlar bilinmemekle birlikte, 1,5-2 milyon arasındadır (işçi ve “memur” toplamda). Siyasal örgütlülük düzeyiyse daha da kötüdür. İşçi sınıfı bugün kendi devrimci partisine sahip olmak bir tarafa, yıllardır burjuva iktidarın en önemli desteği durumundadır.

Böyle bir durumda devrimciler ve sendikalar-sendikalı işçiler kadar, sendika bürokrasisi de bir varoluş mücadelesi vermektedir. Elbette sınıfa bağlı devrimcilerin, öncülerin varoluş mücadelesiyle sendika bürokrasisinin varoluş mücadelesi aynı değildir, ama bugün örtüştüğü alan hiç olmadığı kadar geniştir, geniş olmak zorundadır. Bunda sendikaların örgütlük düzeyinin her geçen gün azalması ve dibe yaklaşması kadar, iktidardaki partinin sosyal hizmet, sosyal ilişkiler vs. alanını tümüyle cemaat ve bağışlar eliyle “yeni” bir tarzda düzenleme ve “Avrupa burjuvazisinin başlarına sardığı bu beladan” (işçilerin sınıf örgütlenmelerinden) bu cin fikirlilikle, Şark kurnazlığıyla kurtulma planı ya da bunun alternatifi olarak kendi sendikalarını kurma, kollama ve güçlendirme planı da bir etkendir.

Bu nedenle, sendikalar olağan ihanet refleksini hemen devreye sokmamakta, sokamamaktadır. Bu denli düşük bir örgütlülük oranına sahip sendikaların başındakileri burjuvazi de devlet de ciddiye almaz, zaten almamaktadır. Bu durum, yıllarca her kritik dönemeçte devletin uslu çocuğu olmuş ya da zamanla ehlileşmiş olan sendikacıları derin bir kedere boğmaktadır.

Peki, biz işçi sınıfı olarak bu denklemin neresindeyiz? Elbette tam kalbindeyiz. Sendika bürokrasisinin çoğunluğu ya da genel olarak işçi bürokrasisi proletaryadan ayrı bir sınıf değil, özünde onun parçası olan asalak bir katmandır. Bunun pratikteki anlamı, çıkarlarının belli noktalarda örtüşüyor olmasıdır. Bugün (daha doğrusu TEKEL direnişiyle) pratikte gördüğümüz şey aslında bu teorik tespitin kendisidir.

Sendika bürokrasisi bugün, tıpkı örgütlü işçiler gibi, tıpkı devrimci hareket gibi, temel düzeyde bir varoluş mücadelesi vermektedir. Çıkarları belli noktalarda örtüşse de son tahlilde birbirine düşman olan işçi sınıfının bu iki kesimi, deyim yerindeyse, bugün suyun altındadır ve ikisi de boğulmamak adına çırpınmaktadır. Örgütlü, mücadeleye atılmış işçilerin sendika bürokrasisine onca sövüp saymasına rağmen, ondan çok fazla uzaklaşmamasının nedeni bunu görüyor olmalarıdır. Sendika bürokrasisi zaman zaman sudan çıkabilmek, boğulmaktan kurtulmak adına burjuvaziye el uzatsa, zaman zaman işçinin sırtına basmaya, onu batırarak kurtulmaya çalışsa da, çoğu zaman da ortak bir çaba sergilemektedir. Bugün işçiyi mücadeleye çıkaran da yarı yolda bırakan da sendika bürokrasisidir. Mevcut grev ve direniş dalgasında örgütlü işçilerin sendika bürokrasisine yaklaşımın arkasındaki “sır perdesi” budur. Mücadeleye atılmış işçiler, işçi sınıfının çoğunluğundan yalıtık bir şekilde mücadele ettiklerini görüyor ve bu kavgada “sendikalardan başka, sendika bürokratlarından başka kendilerine yardım eli uzatan kimsenin olmadığı” inancıyla “radikal” devrimcilerin istediği tutumu almıyorlar.

Bugün sendikal örgütlülüğün bu durumunun işçi hareketine en somut etkisini “genel grev”de gördük. İşçi sınıfının sendikal örgütlülüğünün düşük olması, TEKEL işçilerinin hükümete karşı başvuracakları genel grev kozunda ellerinin güçsüz olmasına yol açtı. Hükümet sendikasız, örgütsüz işçilerin genel greve çıkmasının ne kadar zor olduğunu bildiğinden, görece rahat hareket etti, zaten genel grev de işçi sınıfının çoğunluğunu kucaklayamadı. Yani durumu biraz ironik bir şekilde şöyle özetleyebiliriz: İşçi sınıfı bugün sendika bürokrasisinden çektiği kadar, hattâ ondan da çok, yeterince sendika bürokratı (bu demektir ki sendikalı işçi) olmamasının da sıkıntısını çekmektedir.

İşte bu nedenle bir sarı sendika, başbakanın torpillisi, büyük bir mücadelenin “başında” yer alabilmektedir.

Bunu anladıktan sonra, sendika bürokrasisinin TEKEL direnişindeki tutumunu ve ihanetin biçimini ele alabiliriz.

TEKEL grevinin gündeme oturmasıyla Türk-İş’in öne çıkması DİSK ve KESK bürokrasisini rahatsız etti. Üç yıldır devam eden 1 Mayıs tartışmalarında kameraların kendilerine dönmesine alışmış olan “solcu” bürokratlar, sağcı bürokrasinin bu şekilde sivrilmesinden rahatsızlık duyduklarından, direnişin devam edeceğini anlar anlamaz aralarında toplantılar yapmaya ve Türk-İş’i güya sıkıştırmaya başladılar. Sahnenin tümüyle kendisine ayrılmış olmasından memnun olan Türk-İş’in ilk başta pas vermemesi üzerine, “muhalefet” dozunu biraz daha artıran DİSK ve KESK bürokrasisi bir adım sola kaymak zorunda kaldı ve “yalnızca direnişe çıkarmakla olmaz” vs. türünde laflar etmeye başladı. Kendi direnişinde mücadeleci öncü işçilerin DİSK bürokratlarına yönelttikleri eleştiriler ve talepler, işçi sınıfının mücadeleciliği sayesinde bu kez DİSK bürokratlarının diline dolanmıştı. DİSK ve KESK bürokratları, muhatap alınmadıkları takdirde kendi eylem programlarını açıklayacakları tehdidinde bulundular ve sonunda sendika bürokratlarının sonu ve sonucu olmayan meşhur toplantıları başlamış oldu.

Burada yaşanan olayı iyi değerlendirmemiz gerekiyor, zira DİSK’e bağlı grev ve direnişlerdeki işçiler arasında tutuk davranan, tüm iyi niyetlerine ve birçok şeyi görmelerine karşın, sendika bürokrasisine daha fazla iş yaptırma, tabandan basınç bindirme vs. çabalarına gereğince destek vermeyen işçileri anlamak ve ikna etmek açısından bu örnek çok önemli bir yere oturmaktadır. Sendikaya işçileri pasifleştirmemesi için öncü işçilerin bindirdiği basınç, dillendirdikleri talepler vs. birer “komünist oyunu” değil, mücadelenin olmazsa olmazıdır. Kendi sendikalarının dâhil olduğu direnişlerde “sağduyunun sesi” olan, aşırılıklara kaçmamaya çalışan DİSK bürokrasisi, Türk-İş’in örgütlü olduğu bir direniş söz konusu olduğunda, “yalnızca direnişe çıkarmakla olmaz, sınıfın diğer kesimleriyle bağlar kurmak gerekir” vs. türünde, daha dün kendisinin kulak arkası ettiği laflardan medet ummaya başlamıştır. Bunun direnişleri birleştirme konusunda elimizi ne denli güçlendirdiği ortada. Örneğin DİSK’e bağlı Birleşik Metal’de örgütlü Sinter işçileri için, sendika bürokrasisini bu söyleminin arkasında durmaya ve direnişleri Ankara’da Türk-İş’in önünde birleştirmeye zorlamak atılacak ilk adımdır. Farklı sendikalardan işçilerin Ankara’da buluşarak direnişlerini birleştirmeleri TEKEL direnişini ve işçi hareketini bambaşka bir düzleme taşıyacaktır.

Sendika bürokratlarının bu atışmaları sonucunda kurulan komisyon, ilk günden itibaren “az iş çok laf” parolasıyla hareket etmiş ve atacağı bütün adımları da ağırdan alarak açıkça zamana oynamıştır. İhanetin biçimi burada saklıdır. Hükümetin dolaylı dolaysız saldırıları ve işçilerin tabandan bastırmasıyla ileri atılmak zorunda kalan sendika bürokrasisi mücadelenin geldiği aşamadan rahatsızdır. Düzene olan bağlılığı nedeniyle ne daha ileri gidebiliyor ne de işçilerin korkusuna geri adım atabiliyor. Bu durumda ihanetin adı beklemek, işçilerin yılması için mücadelenin gizliden altını oymak ve Denizer gibi bir defada değil, acı çektire çektire öldürmektir.

Hükümetin 1 Mart tarihini göstermesi de aynı tespitten hareket etmektedir. Ayağa kalkan ve kitle desteğini arkasına alan devi, kriz koşulları ve hükümetin genel durumu da dikkate alındığında, hemen öldürmek mümkün değildir. Bu yüzden hükümet açısından en iyisi durmak, desteğin azalmasını, kitlelerde sabırların tükenmesini, sinirlerin yıpranmasını, sıkıntıların artmasını vs. beklemek ve sonra hareket etmektir. Bu taktik de şimdiye kadar, maalesef, gayet iyi işlemiştir.

Dolayısıyla bir hareketin başındaki önderliğin daha ileri gitmek istemediği zaman illa hareketi sonlandıracağını düşünmek yanlış olur. Bu, karşıdevrimciliğin yollarından yalnızca biridir. Yukarıda açlık greviyle Türk-İş bürokrasisinin nasıl sinsi bir hesap içinde olduğuna dikkat çekmiştik. Benzer bir durum şimdi için de geçerlidir. Türk-İş bürokrasisinin Madenciler grevindeki rezilce ihaneti, maalesef, ihanet diyince yalnızca bu açıktan satışı akla getirmektedir. Oysa bu yalnızca yollardan biridir. Önderlik ilerlemek istemiyordur, ama tabandan gelen baskı nedeniyle geri gitmesi de mümkün değildir. İşte bu noktada, sendika bürokrasisinin (bir hain olarak da olsa) yıllardır mücadelenin içinde olmasından gelen deneyimi devreye gitmektedir. Hiçbir hareket sonsuza dek devam etmez ve özellikle de önderliğin pasif tutum alması, mücadele içindeki işçilere mücadelede geçen her günü yüz güne dönüştürebilir. Hiçbir mücadele aynı yoğunlukta devam edemez, mücadelenin çapına, niteliğine vs. göre değişen bir sürede hedefine varmak zorundadır. Bu yüzden ileri gitmek istemeyen, ama geri de gidemeyen sendika bürokrasisi için pasif bekleyiş de bir ihanet yöntemidir. Göstermelik birkaç eylemin ardından dalganın durulmasını beklemek ve küstürdüklerinin ardından, arkadan kapıyı kilitleyip çıkmak!

İşçi Sınıfı ve Sınıf Kaçkınları

Bugün TEKEL direnişinin ikinci ayı dolarken, burjuva medyada ve solcu yazarlar arasında sınıf söylemlerinin yeniden belirdiği, işçi sınıfının tarih sahnesine geri döndüğü görüşü dillendiriliyor. Sosyalist sol, sınıf perspektifinin yeniden önem kazandığından bahsediyor. Bunların hepsi Ocak ayında yaşananların ardından dillendirilmeye başlandı. (Söylenenlerin pratikte bir sonuç doğurmadığını herhalde söylemeye gerek yok; solun direniş alanını boş bıraktığı, gidenlerin ise işçilere bilinç taşımak konusunda yetersiz olduğu bir gerçektir.)

Tarihin ironisi olarak mı almak gerekir bilinmez ama, işçi sınıfının hem dostun hem de düşmanın yeniden ilgisini çekmeye başladığı Ocak ayından birkaç gün önce, sözde yeni sol parti kurma telaşına düşmüş olan Ufuk Uras’ın sınıf kaçkınları dergâhının müntesiplerinden Ahmet İnsel, zamanında Kautsky’nin yumurtladığı türde bir cevahir yumurtlamıştı.

Kautsky emperyalizmin, burjuvazi içindeki rekabeti ortadan kaldırarak savaşların olmadığı bir ultra-emperyalizm dönemine varacağını yazdıktan birkaç gün sonra Birinci Dünya Savaşı çıkmıştı. Aynı şekilde Ahmet İnsel de kendisi gibi sınıf kaçkınlarıyla el ele vererek kurmaya çalıştığı yeni sol partinin kuruluşundan bahsederken böyle bir kelâm etti. İnsel’e göre, ezilen olmak ezilen bilincine sahip olmayı beraberinde getirmiyordu ve bu nedenle sınıf indirgemeci politikalardan, kısacası işçi sınıfından uzaklaşmak gerekiyordu. İnsel popüler olmak adına bu zırvaları dile getirdikten kısa süre sonra, TEKEL direnişinin etkisiyle rüzgar karşı yönden esmeye başladı ve o günden beri sınıf kaçkınlarından dişe dokunur bir açıklama gelmedi!

Kendini solda tanımlayarak dost görünmeye çalışan Ahmet İnsel bunlarla uğraşırken, düşman kampın sözcülerinden başbakan yardımcısı Bülent Arınç bambaşka bir telden çalıyordu. TEKEL mitinginin olduğu gün TRT’de konuşmacı olan Arınç’a, direniş hakkında düşünceleri sorulduğunda, “dost”tan daha dikkate değer bir cevap veriyordu. İşçi sınıfının gücünü gören bir burjuva siyasetçisi olarak, CHP’nin muhalefetinin kendisini korkutmadığını, ama sokağa inen işçilerin muhalefetinin kendisini korkuttuğunu, bir (burjuva) iktidarın bundan hiç memnun olmayacağını söylüyordu. Yani “dost” tarafta yer alan İnseller bize “yeni dinamikler” dersi verirken, düşman kampın sözcüsü TEKEL işçilerinin, işçi sınıfının gerçekte ne anlama geldiğinden bahsediyordu.

İnsel’in bu açıklamasında bizi ilgilendiren temel nokta ise sol hareket içerisinde herkes açıkça ifade etmese de aslında çoğunluğun böyle düşünüyor olmasıdır. Yıllardır süren direniş ve grevlere müze ziyaretine gider gibi gitmek, dergilerinde haber yapabilmek için sendikanın yayınladığı basın bildirilerine muhtaç olmak ve kapaklarına taşıdıkları direnişlerde gerçekte neler yaşandığına dair en ufak bir fikir sahibi olmamak ne yazık ki devrimci hareketin genel özetidir. TEKEL direnişinde bu görünüm görece azalmış olsa da, bu çekiciliğin temelinde de oranın bir reklam getirisinin olması yatıyor; televizyon kanallarının dahi birbiriyle yarıştığı düşünüldüğünde bu çok da garipsenecek bir durum değil. Fakat özellikle TEKEL öncesinde, yani bu kadar “meşhur” olmamış direnişlerde devrimci hareketin genel tavrına baktığımızda, Ahmet İnsel’den bir adım ötede olmadıkları rahatlıkla görülebilir.

AKP’nin İşçi Sınıfıyla İmtihanı

“Zengine daha çok para, yoksula daha çok iman” şiarını düstur edinmiş Milli Görüş geleneğinden gelen bir parti olarak AKP’nin varoluşu, orduyla ilişkilerinde Refah Partisi’nin düştüğü hataya düşmemek üzerine kurulu olmuştur. İktidara gelmeden yalnızca beş yıl önce, o zamanki Refah Partisi’yle iktidardan irtica gerekçesiyle uzaklaştırılmaya çalışılan ve bu zilleti hiç utanmadan kabul eden bir partinin içinden çıkmış kadrolar olarak, orduyla ilişkileri farklı bir temele oturtmak yeni kurulan AKP’nin başlıca gayesiydi.

Erbakan’ın (zamanında ordu “höt” diyince iktidarı bırakıp arkakapıdan kaçtığını unutamamasından olsa gerek) “Arkakapıdan Kaçanlar Partisi” diye nitelendirdiği AKP, klasik Milli Görüş çizgisinde hiçbir zaman büyüyemeyeceğini ve liberalleşmesi gerektiğini anlamış ve AB’ci burjuvazinin şahsında bu anlayışını güçlü bir siyasi partiye dönüştürme olanağı bulmuştu. AB’ci burjuvazi AKP’yi orduda ve orduyla birlikte siyasal yapılanmada gerekli dönüşümleri yapması için yaratmıştı. Bu ikisi (kendi geçmişi ve güncel talep) birleştiğinde, AKP kendisini hep orduyla ve onun atanmamış sözcüsü olan CHP ile hesaplaşacak şekilde şartlamıştı. Bu yüzden de muhalefet dendiğinde hep bu sığ muhalefet aklına geldi.

Nitekim haklı olduğu da anlaşıldı. AKP sekiz yıl boyunca aynı gerici muhalefetle uğraştı durdu. Kendisine güç veren bu “muhalefet”e karşı da reçetesi hazırdı: Yıllar boyu denenmiş ve halktan teveccüh gören tipik sağ politikalar (devletçi solun tutuculuğuna karşı piyasanın nimetlerinin popülist bir tarzda sunulması) ve bunun üzerinde yükselen bol hitabetle bu işi kotarabileceğini düşünüyordu, başarılı da oldu. AKP’nin miadı dolmuş olmasına karşın hâlâ iktidarda bulunması, bu denli basit bir şekilde boğuşulabilecek bir muhalefetin bulunduğunu kanıtlamaktadır.

Dolayısıyla AKP yapısal olarak başka türde bir muhalefete hazır değildi. Fakat buna bir de ülkenin kendi geçmişini de eklemek zorundayız. 12 Eylül’den sonra işçi sınıfının örgütlülüklerinin dağıtılması, işçi hareketinin paramparça edilmesi sonucunda ülkede otuz yıldır sürekliliğe sahip bir işçi hareketi, güçlü bir sınıf mücadelesi olmadı. İşçi sınıfının ekonomik ve siyasal örgütlülüklerinin güçten yoksun oldukları bu dönem, siyasal ve toplumsal arenadaki bir aktör olarak işçi sınıfının unutulmasına yol açtı.

Bu nedenle TEKEL işçilerinin direnişinde cisimleşen işçi eylemleri dalgası (ya da, işçi muhalefeti) AKP kadar bir bütün olarak burjuva siyaset dünyası için de yeni bir olgudur. CHP ve diğer milliyetçi muhalefete karşı popülist hitabetle çözüm bulmaya alışmış, esip gürleyerek prim yapabileceği inancını içselleştirmiş bir başbakan olarak Erdoğan, TEKEL işçilerini de aynı şekilde savuşturabileceğini düşündü. İlk günden itibaren TEKEL işçilerine yönelik hakarete varan laflar, aşağılayıcı, küçük düşürücü ithamlar ve tehditler hep bu mantığın ve yadırgamışlığın sonucuydu. Bülent Arınç bizzat farklı bir muhalefetle karşı karşıya olduklarını kabul etse de, AKP’nin çizgisi, eline mikrofon, önüne de belli bir kalabalık geçince, hızını alamayıp “terörist bunlar, pabuç bırakmamak lazım!” laflarıyla TEKEL işçilerine “şeytan” diyen Devlet Bakanı Yazıcı’nın tavrına yakındı. Nitekim tek suçlarının “işçiye merhamet etmiş olmak” olduğunu söyleyen Maliye Bakanı’nın yaklaşımı da bu anlayışın uzantısı olan bir diğer çarpıcı örnekti.

Elbette AKP’ye yüklenirken diğer burjuva partilerini de unutmamak gerekir. Burjuva siyasetinin özü aynı görüşlerin farklı biçimlerde ve farklı dozajlarda söylenmesi olduğundan, kritik anlarda, yani düşman sınıfın (proletaryanın) hareketlendiği anlarda farklı partilerin aldıkları tutumlar da özünde aynı olacaktır. Fakat bu durum, kendisini doğrudan, aynı söz ve davranışlarla göstermez. Meseleyi daha geniş çapta ele almak gerekir. Örneğin direnişi ilk baştan beri oya dönüştürmeye çalışan CHP ve MHP’nin TEKEL işçilerinin mücadelesini ilerletmek adına hiçbir şey yapmadıklarını görmek dışında, bu konudaki sicillerini (saklamaya çalıştıkları geçmişlerini) de hatırlamak gerekir. CHP güya sol bir parti olmasına rağmen bu zamana kadar hiçbir direnişin-grevin önünden geçmemişken, kendi elinde tuttuğu İzmir Karşıyaka Belediyesi’nde işçileri kapının önüne koymaktan çekinmemişken, bugün işçi yandaşı pozları takınmaktadır. Mücadeleci işçilere ve devrimcilere faşist saldırılarda bulunması bakımından CHP’ye nazaran grev ve direnişleri daha yakından tanıyan MHP ise 2001 yılında ortağı olduğu koalisyon hükümetinin TEKEL’i özelleştirme kapsamına aldığını unutturmaya çalışmaktadır. Keza geçen seçimlerden bu yana hafif sol söylemlerle Milli Görüş’ün eski popülist çizgisine dönüp, tabanını genişletmenin planlarını yapan Saadet Partisi de direnişin kıyısından köşesinden nemalanmaya çalışmış, ama lafa gelince mazlum edebiyatı yapmaktan geri durmazken, tıpkı diğer direnişçi işçileri yalnız bıraktığı gibi, burada da reklam yapma dışında bir varlık göstermemiştir.

Dolayısıyla farklılık bir burjuva partisinin (AKP’nin) iktidarda, diğerlerinin ise muhalefette yer almasından kaynaklanmaktadır. Koltuklar değiştiğinde birinin söylediğini diğeri söylemeye başlıyor, fakat bu kısır döngü değişmiyor. Bunun nedeni de farklı görünen söylemlerine karşın tüm bu partilerin sermaye düzenine sıkı sıkıya bağlı olmaları, eşitsizliklerin, mağduriyetlerin ve haksızlıkların kökeninde ücretli kölelik düzeninin yattığını, bu düzenin din, dil, ırk, renk, mezhep ayrımı gözetmeksizin tüm işçi ve emekçileri vurduğunu ve bu yüzden de gerçek bir mücadelenin ancak bu ayrımlara takılmadan sınıf temelli olacağını kabul etmekten geçtiğini reddetmeleridir.

Neticede TEKEL işçilerinin direnişine sol kadar, iktidar da hazırlıksız yakalandı ve burjuvazi açısından kötü bir sınav verdi. Tam da bu nedenle ilk günden itibaren köşe yazarları ve genel olarak gazeteler hükümete karşı eleştirel bir tutum aldılar. Sorunu kitlelerden uzakta cereyan eden “muhalefet”-iktidar çekişmesinde olduğu tarzda çözmeye çalışan bir hükümet, ekonomik bir krizin ortasındaki burjuvazi açısından hiç de tercih edilir değildi. Bu noktada burjuvazinin bir aracını düzeltmek üzere diğer aracı, yani burjuva ideologları devreye girdi. Fakat sendika bürokrasisinin isteksizliği ve ihanete oynaması nedeniyle, ne biri ne de diğeri yeterince teşhir olabildi.

Buradan direniş için nasıl bir ders çıkartabiliriz? Karşımızda krizle başa çıkmak konusunda zaten başarısız olan, dahası işçi sınıfının muhalefetinde cisimleşen krizle başa çıkmayı hiç bilmeyen bir iktidar var. 1 Mart tehdidi de, yukarıda anlatılan hesabın olduğu kadar, aynı zamanda güçsüzlüğün bir ürünüdür, zira eğer birçok nedenden ötürü sıkışmış olmasaydı çoktan olaya müdahale ederdi. TEKEL işçisi 1 Mart saldırısını kararlılıkla püskürtüp, 4-C’ye verdiği kurbanları asgari sayıda tuttuğu takdirde, yalnızca kendisini değil, işçi hareketini de güzel günler bekliyor. Hükümetin bu saldırısını püskürtmeyi başardığı takdirde, bu durum Sinter, Marmaray ve İtfaiye işçilerine de örnek olacak, direnişlerini birleştirmeleri konusunda bir itki verecektir. Zaten Mart ayıyla birlikte 1 Mayıs sathı mailine giren işçi hareketi, bu güçle önemli işler başarabilir, yeter ki…

Ne Yapmalı?

İşçi sınıfı mücadelesinin her ayağı birbirine bağlıdır, biri diğerinden ayrı düşünülemez.

Lenin bundan yıllar önce işçi sınıfının yürüttüğü mücadeleyi üçe ayırmıştı: Ekonomik, siyasal ve ideolojik. Bu ayrımları derin teorik tahlillere girişmeden TEKEL direnişi üzerinden giderek açabiliriz. İdeolojik mücadeleden başlayalım.

İdeolojik mücadele derken kastedilen aslında greve ya da direnişe çıkmadan önce birçok işçinin farkında olmadan içinde bulunduğu mücadeledir. Örneğin televizyonlarda sürekli tartışmalar dönüyor. Bundan birkaç sene önce gündemde sürekli körüklenen bir türban tartışması vardı. Şimdi güya Kürt sorunu ve Ergenekon tartışılıyor. Ama hep bir tartışma hali, gündem hep yoğun. Duyarlı bir işçi için o kadar boş, saçma, kendisine uzak konular, ya da kendisini ilgilendirse bile onunla alakasız açılardan tartışılan konular, çünkü tartışanlar kendisinin dışında, ona yabancı güçler. Greve ya da direnişe çıkan bir işçi bunların aslında onun açısından hiçbir yararı olmadığını, onun esas gündemiyle, esas davasıyla, yani iş-ekmek sorunuyla bir alakası olmadığını görür.

Ne var ki işçilerin çoğunluğu için işyerinde mücadeleye atılmadan önce bu perdelerin kalkması genellikle mümkün değildir. Bunun nedeni burjuvazinin yürüttüğü ideolojik mücadeledir. Burjuvazi egemen ve örgütlü bir sınıf olarak diğer birçok kanal dışında televizyon ve gazeteleri aracılığıyla da kendi düşüncelerini, görüşlerini yayıyor, işçilere bu fikirleri zerk ediyor, onun gündemini değiştiriyor. Ama işçi sınıfı normal dönemlerde (kendi hakları için mücadele etmediğinde) bunun ayrımına varmıyor. Halbuki grev ya da direnişe çıkan bir işçi kendi eylemlerini medyada görmeyince ya da çarpıtılarak aksettirildiğini görünce, eylem alanında yaşadığı (yaşayabileceği) dönüşümle birlikte neyin ne olduğunun ayırtına varmaya başlıyor. İşte kurtulmanın kolay olmadığı bu mücadeleye ideolojik mücadele diyoruz, ama bunun bizim değil, burjuvazinin ideolojik mücadelesi olduğunu da unutmayalım.

Peki, burjuvazi ideolojik mücadelesini nasıl yürütüyor? Siyasi ve ekonomik açıdan örgütlü olmanın verdiği avantajla yürütüyor. Burjuvazi bize diyor ki, sendikaları (ekonomik örgütlerinizi) bırakın. Halbuki kendisinin birçok ekonomik örgütü var: TÜSİAD, MÜSİAD, AB, sanayici birlikleri, odalar… Bize siyasi yapılardan uzak durun diyor, oysa kendisinin birçok siyasi örgütü var: Partiler, polis, devlet … Onun dışında muazzam siyasi işlev gören kitle iletişim araçları var. Bunlar hepsi birbirinden farklı, ama tek bir sınıfın hizmetinde olan kurumlardır, örgütlerdir.

Dolayısıyla burjuvazi işyerindeki mücadeleyi, yani ekonomik mücadeleyi, iktidar için mücadeleyle, yani siyasal mücadeleyle birlikte yürütüyor ve bunu genel toplumsal “bilgilendirme” (yanlış bilgilendirme) mücadelesinden, yani ideolojik mücadeleden ayrı düşünmüyor. Meseleye tersinden bakarsak, burjuvazi sağlam bir ideolojik mücadele yürüttüğü için biz iktidar mücadelesi (siyasal mücadele) vermek şöyle dursun, kendi günlük çıkarlarımızın (ekonomik mücadelemizin) bile peşinde koşmayı unutuyoruz. Bundan kurtulup mücadeleye atıldığımızda, karşımıza onun siyasal örgütleri (partileri, polisi, mahkemeleri vs.) çıkıyor.

İşte bu yüzden mücadelenin üç ayağı birbirinden bağımsız düşünülemez; mücadeleye atılan işçilerin en büyük yanlışı mücadelenin birbiriyle bağlantılı kollarını ayırmak veya bir kolu iyi tutturmuşken, diğer kolda karşı tarafın tesirinden kurtulamamaktır. Dolayısıyla yapılması gereken, işçilerin hem ekonomik örgütlerini arttırmak ve güçlendirmek, hem de buna paralel olarak siyasi örgütlülüğünü yaratmak olmalıdır. Ancak bu sayede ideolojik mücadelemizi de layıkıyla yürütebiliriz, zira burjuvazi ideolojik mücadelesini örgütlülüğü sayesinde iyi yürütüyor, bizden daha iyi fikirlere sahip olduğu için değil. Daha iyi araçlar yaratılana kadar en iyi ideolojik mücadele de devrimcilerle işçilerin bir araya geldikleri toplantılardır. Bu yolla işçilerin ekonomik mücadelesi de daha sağlıklı, daha güçlü olacaktır.

Bu yüzden TEKEL işçilerinin ve diğer direnişçi işçilerin mücadelenin somut, bazen günü birlik eylemlerini canla başla yürütürken, bu koşuşturmaca içinde diğer ayakları da boşlamamaları şarttır.

Gün silkinip ayağa kalkma, bu çok yönlü mücadelenin gerekliliğini her alanda anlatma ve özellikle bugün işçi sınıfının harekete geçmeye karar vermiş kesimleriyle sıkı bağlar kurarak yarının kavgalarına hazırlanma günüdür.

Bunun ilk ayağı da bu mücadelenin başını çeken işçilerin mücadelelerinin başarıya ulaşmasıdır. Bu direnişlerde elde edilecek zafer, yalnızca ilgili işyerlerindeki işçilerin değil, tüm sınıfın zaferi olacaktır. Yazının başında, bu direnişler sayesinde direnerek bir şeyler elde edilebileceği kültürünün yeniden güçlenmeye başladığından bahsetmiştik. Burada elde edilecek kazanım, büyük ya da mütevazı bir zafer, pratikte faaliyet yürüten, mücadeleyi derinleştirmek isteyen devrimciler olarak elimizi güçlendirecektir; bu sayede, uzun yıllar sonra ilk kez, “mücadele ederek kazanabiliriz” sözünü kitlelerin gözünde somut-maddi bir dayanağa sahip olduğu inancıyla söyleyebilecek duruma geleceğiz. Kısacası, zaferler sınıfın ruh halinde köklü değişiklikler yaratacaktır.

Bu nedenle doğru taktikler, doğru eylem planı daha da zaruridir. İşçi sınıfını içi boş, yeri ve zamanı olup olmadığına bakmadan, her an atılan radikal sloganlarla ikna etmeye çalışmak aymazlıktır. Sendika bürokrasisinin genel grev için “henüz şartlar olgunlaşmadı” lafını dilinden düşürmemesi, bizim doğru yerde doğru zamanda aynı sözü sarf etmekten çekinmemizi gerektirmez, zira arada çok önemli bir fark vardır: Sendika bürokrasisi doğru yer ve doğru zaman mı diye düşünmeden, her şeye ve her zaman “henüz zamanı değil” demektedir.

Bu noktada genel grev sloganı ve tartışmaları neleri ne zaman söylememiz gerektiğini anlamamız açısından iyi bir örnektir. Yukarıda açlık grevi için söylediğimiz, genel grev için de geçerlidir. Genel grev sınıfın en büyük kozlarından biridir, fakat en büyük koz ya da tüm kapıları açacak sihirli anahtar değildir. TEKEL direnişi üzerinden gidersek, işçilerin daha “kendi” mücadelelerine (ekonomik mücadelelerine) ne kadar sahip çıkacakları belli değilken, böyle bir kararlılık gösterip göstermeyecekleri mücadelenin seyri içinde anlaşılacakken, daha da ileri taleplerle onların karşısına geçmek anlamsızdır. TEKEL işçilerinin direnişe ne kadar hazırlıksız çıktığını görmeden, bu hazırlıksızlıktan doğan açığı kapamak adına en azından “ısınma turları” kabilinden mücadeleye alışmaları gerektiğini görmeden, mücadelenin başlarında işçilerin devlete, hükümete, patronlara karşı besledikleri kaçınılmaz yanılsamaları mücadelenin seyri içinde kırmalarına fırsat vermeden, sanki her derde devaymış gibi ve dahası Türkiye’de genel grevin önünde somut zorluklar (örgütsüzlük!) yokmuş gibi, ezberden “genel grev” sloganı atmak hiçbir şekilde kabul edilemez. Ulusalcılık gözlerini kör etmiş olan, diğer ülkelerdeki deneyimlere gözlerini kapayan, örneğin Nijerya’da bol bol genel grev olduğunu, ama içi boşaltılan genel grevlerin sınıfa hayrının dokunmadığını bilmeyen ve anlamak istemeyen gruplar TEKEL’de ilk günden itibaren genel grev sloganı attılar. Öncü olmayı herkesten uzakta kendi başına çalıp oynamak zanneden devrimci grupların bu yaklaşımı ne kadar yanlıştıysa, mücadelenin gümbür gümbür ilerlemesi ve işçilerin kararlılıklarını göstermeleri sonucunda, deyim yerindeyse, kendi doğallığında gündeme gelen genel grev sloganını 15 Ocak’tan itibaren reddetmek, yani TEKEL işçileri her yeri “genel grev, genel direniş” diye inletirken bu sloganı benimsememek ya da şartların olgunlaşmadığını söylemek de aynı şekilde yanlıştı, daha doğrusu ihanetti.

Fakat bu durumdayken bile, genel greve ilişkin olarak işçilerde büyük beklentiler yaratmamak gerekiyordu. Bu yüzden “genel grev, genel direniş” sloganını atarken, şunu vurgulamaktan da geri durmadık: “Türkiye’de bugün örgütlü kesim çok sınırlı ve başında da hain sendika bürokratları var. Her ne kadar yapılması gerekse de, bu eylemden kesin zafer beklememek gerekir. Genel grev mücadelenin birçok kapsamlı hamlesinden biridir. Yani iş buraya kadar gelmişken, genel grevden kaçan alçaktır, haindir, ama Türkiye’deki örgütsüzlük durumunda dağları devireceğimizi iddia eden de hayalcidir.”

Nitekim 4 Şubat “genel grev” (“dayanışma grevi”) gününde yaşananlar da söylediklerimizi ne yazık ki doğrular nitelikteydi. Genel greve katılımın az olması bir yana, miting alanlarında dahi beklenen sayıda kişi toplanamadı. Türk-İş’in kendi örgütlü olduğu işyerlerine “iş bırakılmayacaktır” şeklinde yazı göndermesi ihanetin belgesiydi. KESK ve DİSK’in ise ekranlarda, greve katılmayacağını açıklayan Memur-Sen ve Hak-İş’e esip kükrerken kendi örgütlü olduğu işyerlerinde fiilen bu iki sendikanın yaptığını yapması hem ihanetin, hem ikiyüzlülüğün, hem de sendika bürokrasisinin çıkmazının açık bir resmiydi. En basitinden, Haydarpaşa ve Sirkeci istasyonlarına odaklanmak bile, grevin İstanbul’da geniş bir yankı uyandırmasını sağlayacaktı. Ama sonuçta, kâğıt üzerindeki üyelerle sendikacılık yapanlarla düzen sendikacılarının işbirliği meyve vermedi.

Fakat 4 Şubat’tan umutsuzluğa da umuda da malzeme çıkarılabilir. İşçi sınıfının ufak bir silkinmesiyle işlerin genel greve kadar ilerlemiş olması da, işçi sınıfının bugün gerçek bir genel grev örgütlemesinin önünde dost görünen düşmanların bulunduğu da görülmesi gereken gerçeklerdir. Genel grevin başarısızlığı başta sendikal hareketin genel durumuyla, ikincisi yine ısrarla vurguladığımız gibi, sınıfımızın hazırlıksız oluşuyla bağlantılıydı. Genel grev, sınıf mücadelesinin her alanında olduğu gibi bir hazırlık işidir. Oradaki binlerce işçinin Ankara sokaklarını karış karış dolaşması, fabrikaları, işyerlerini, evleri vs. dolaşarak verdiği mücadelenin anlamını anlattığı ve önyargıları kırarak emekçileri desteğe çağırdığı, tüm sendika binalarına ve örgütlü işyerlerine giderek sınıf kardeşlerine bizzat, birinci elden davette bulunduğu bir hazırlık süreci yaşanabilmiş olsaydı, 4 Şubat’ın yankıları çok farklı olurdu.

Bugün tüm mesele TEKEL işçilerinde düğümleniyor. TEKEL işçilerine verilen destek (gerek pasif ya da yarı pasif destek gerekse de aktif destek) devam ediyor. Eğer TEKEL işçileri biz bir 60 gün direndik, 60 gün daha direniriz, bu direniş devam etmeli diyorlarsa, zafere ulaşmalarının önünde bir engel yoktur.

Yeter ki:

  • TEKEL işçileri saflarına direnişte olan diğer işçileri (Sinter, İtfaiye, Marmaray vs.) de çekmeli ve onları, şimdiden bir sembol haline gelmiş olan Sakarya Caddesi’nde kendileriyle birlikte bilfiil direnişe, çadır kurmaya çağırmalıdırlar.
  • Bu davet “genel direniş”i laftan çıkarıp eyleme dönüştürecek, direnişler Direniş Caddesi’nde birleşmiş olacak ve böylece 1 Mart’a daha güçlü girilerek hükümete “restine rest” denmiş olacaktır.
  • 1 Mart psikolojik bir eşiktir, o gün için tüm güçler Direniş Caddesi’ne yığılmalı, bu saldırı püskürtülmelidir. TEKEL işçilerinin elindeki en önemli mevzi çadırlarıdır ve savaşta bir mevzi tahkim edilmeden yeni bir mevziye ilerlenemez.
  • Direnişlerin birleşmesi, “bir elin nesi var, iki elin sesi var” demektir. Birleşen direnişler ayrı ayrı direnişlerden daha güçlüdür. Bu birleşik gücün ortak derdi de yeni ve temel sloganlar haline gelmelidir: Güvencesiz, örgütsüz çalışmaya hayır! İşten çıkarmalar yasaklansın! İşsize yaya da insani bir işsizlik maaşı!
  • İşçilerden bir komite seçilmesi şarttır. Bu komite hem direnişçilerin anbean nabzını tutmalı hem de görüşmelerde (her türlü görüşmede) bizzat yer alarak kapalı kapıları açmalıdır.
  • Direniş bu zamana kadarkinden farklı olarak tüm Ankara’ya, oradan da diğer illere yayılmalıdır.
  • Duran işçi yorulur! Duran işçinin aklı karışır! Çadırlarımıza sahip çıkalım, ama çadırlarda durmayalım, direnişi bekleyen belirli sayıda işçi ve destekçi haricinde mobilize ekiplerle işyerlerine, fabrikalara, mahallelere gidip destek arayalım.
  • Bu ekiplerle hem derdimizi anlatalım hem de maddi destek toplayalım. Bu maddi destek TEKEL işçisini rahatlatması dışında, işçi sınıfının hükümetin sadakasına ihtiyacı olmadığını göstermesi bakımından sembolik bir zafer de olacaktır. TEKEL işçisi iftiralara yalnızca banka hesap cüzdanlarıyla değil, sınıf fonuyla da yanıt verecektir.
  • Hükümetin işçi ve emekçileri TEKEL direnişinden soğutmak için başvurduğu en temel propagandaya karşı mücadele edelim: Devlet sektörüyle özel sektörde çalışanları, işi olan işçilerle işsiz işçileri ya da kötü işlerde çalışanları karşı karşıya getirmek, sınıf kardeşlerini birbirine düşürmek. İşçi sınıfının geri bilincine seslenen ve yankı bulması kaçınılmaz olan bu ithamlardan iki şekilde kurtulabiliriz: Direnişleri birleştirip, meselenin sadece TEKEL’le sınırlı olmadığını, tüm işçilerin sorun yaşadığını göstererek ve derdimizi sınıfımızın diğer üyelerine yüz yüze anlatarak, yani hükümetin propagandasına karşı-propagandayla yanıt vererek.
  • 4 Şubat yeterince hazırlıklı olmadı, hemen başka, gerçek bir genel grev çağrısı yapalım. Madem toplum örgütlü değil, o zaman biz işçi ve emekçilere ulaşalım. Madem sendika bürokratları ihanet ediyor, kendi göbeğimizi kendimiz keselim!

Sonuç

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de özelleştirme dalgası devam ediyor. Sosyal devlet ya da refah devleti diye anılan ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaklaşık otuz yıl boyunca Avrupa’da görülen sistem, sosyal hakların kapitalist düzene kıyasla çok ileri olduğu SSCB’nin varlığı ve işçi hareketinin militanlığı sayesinde ayakta duruyordu (Türkiye’deki devlet mülkiyet ve sosyal haklar ise esasen kendi özgün yapısının bir sonucuydu). Bu otuz yılın ardından hem işçi hareketinin başarılı devrimlerle kapitalist düzeni alaşağı edememesi hem de SSCB’nin çözülmeye başlaması sermayenin saldırılarının önünü açtı. Böylece tüm dünyada neo-liberalizm adı altında tüm sosyal haklara saldırılar başladı ve özelleştirme furyası yaşanır oldu.

Bugün kapitalizm, düşen kâr oranlarını dengeleme ve yeni yatırım alanları bulma gayreti içinde, kamu hizmetleri alanını ve devletin elindeki işletmeleri büyük bir pasta olarak görüyor. Bu yüzden TEKEL veya İtfaiye özelinde yaşananları ne AKP hükümetine özgü bir politika olarak ne de Türkiye’ye özgü bir durum olarak görmek gerekir. AKP gibi diğer burjuva partileri de başa gelseler aynı politikaları uygulayacak ve işçi düşmanlığı konusunda bir farkları olmadığını göstereceklerdir. Meseleyi bu şekilde, kapitalizme özgü dünya çapında bir süreç olarak gördüğümüzde, “Amerika’ya, İngiltere’ye vs. peşkeş çekmek”, “vatanı satmak” türünde milliyetçi hezeyanlarla meseleye yaklaşmanın anlamsızlığı da görülecektir. Bu tür refleksler, işçilerin hak kayıplarını yanlış nedenlere yormakta ve meselenin özünü kaçırmaktadır: İşçiler devlet mülkiyetinde de özel mülkiyette de, Amerikan sermayesi altında da Türk patronlarının sopası altında da sömürülmektedir ve esas sorun bunlar arasındaki ayrımlardan kaynaklanmamaktadır. Burada ilk planda aslolan işçilerin sosyal hak ve güvenceleridir.

Bu yüzden TEKEL ve diğer direnişteki işçiler açısından mesele kazanalım ya da kaybedelim bu direnişle bitmiyor. Örneğin bugün sınıfımızın mücadelesi sayesinde 4-C’yi kaldırmayı başarsak ve TEKEL işçilerini devlette bir işe yerleşmelerini sağlasak bile, iki yıl sonra yine aynı şeylerle karşılaşmayacağımızın, kapının önüne konulmayacağımızın garantisi yoktur.

Bugün krizle birlikte hem Türkiye’de hem de dünyada işsizlik had safhaya varmıştır. Devletin resmi rakamları 5 milyon civarında gezine dursun, gerçek işsizliğin 15 milyonu bulduğu birçok burjuva yazarı tarafından bile kabul edilmektedir. Nitekim bunun ne denli ciddi bir sorun olduğunun burjuvazi de farkında olduğundan, ilk kez devletin iç tehdit sıralamasının birinci sırasında işsizliğin yer alacağı söyleniyor. Ne irtica ne terör, baş düşman işsizlik! İşsizlik, burjuvazinin tabiriyle, “sosyal patlama”lara yol açma potansiyeliyle burjuvazinin bir numaralı sorunu olarak beliriyor. Burjuvazinin ne denli büyük bir sorunla boğuştuğunu görmek için dünyadaki işsizlik rakamlarına bakmak yeterlidir. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) rakamlarına göre dünyadaki işsiz sayısı 250 milyona yaklaşmış durumdadır; dahası dünya nüfusunun neredeyse dörtte biri günde bir doların altında yaşamaktadır.

Tüm bunlar işçi sınıfını uzun bir mücadele döneminin beklediğini ve yılgınlığa kapılmamak gerektiğini gösteriyor. Bugün elde edilecek bir zaferin ileriki mücadelelerin elini güçlendireceği çok açıktır, ama mücadelenin sınıf hareketine şimdiden bir kazanım olarak geçtiği de atlanmamalıdır. Bunu ilerleyen dönemde daha net göreceğiz.

14 Şubat 2010