Otorite Üzerine

18.10.2011 | Friedrich ENGELS
Bu zatı muhteremler bir şeyin ismini değiştirdiklerinde cismini de değiştirdiklerini zannediyorlar. Bu beyler ömrü hayatlarında hiç devrim gördüler mi acaba? Devrim hiç kuşkusuz olup olabilecek en otoriter şeydir; nüfusun bir kesiminin diğer kesimine topla, tüfekle, süngüyle, kısacası hepsi de fevkalade otoriter olan araçlarla kendi iradesini zorla kabul ettirmesidir. Zafer kazanan taraf, egemenliğini, silahlarının gericilerde uyandırdığı korkuyla sürdürmek zorundadır. Eğer Paris Komünü burjuvaziye karşı silahlı halkın otoritesini kullanmamış olsaydı, tek bir gün bile ayakta kalabilir miydi? En azılı otorite karşıtlarına bu tür görüşlerle gittiğimde, verebildikleri tek cevap şu oluyor: Evet, doğru, ama burada yetkililerimize otorite tevcih etmemiz değil, bir görev vermemiz söz konusudur!

Son zamanlarda bazı sosyalistler otorite ilkesi adını verdikleri şeye karşı düzenli bir haçlı seferine giriştiler. Onların gözünde, şu ya da bu davranışın otoriter olduğunu söylemek o davranışın mahkûm edilmesi için yeterlidir. Bu kestirmeden yargılama yöntemi öylesine istismar edilmektedir ki meseleye biraz daha yakından bakmak zorunlu hale gelmiştir.

Burada kullanıldığı anlamıyla otorite, başka birinin iradesinin bizim irademize dayatılması demektir; diğer yandan, otorite, tabi olmayı gerektirir. Şimdi, bu iki kelime kulağa hoş gelmediğinden ve bu iki kelimede cisimleşen ilişki, tabi olan taraf için kabul edilir olmadığından; mesele bundan kurtulmanın bir yolu olup olmadığını, (günümüz toplumunun koşulları dikkate alındığında) bu otoritenin artık en ufak bir alan bulamayacağı ve dolayısıyla zorunlu olarak ortadan kalkacağı başka bir toplumsal sistem kurup kuramayacağımızı netleştirmektir.

Günümüz burjuva toplumunun temelini oluşturan ekonomik, sınai ve tarımsal koşulları incelediğimizde, tek başına eylemin yerini bireylerin ortaklaşa eyleminin her geçen gün daha da fazla aldığını görüyoruz. Birbirinden ayrı üreticilerin küçük atölyelerinin yerini, yüzlerce işçinin buharla çalışan karmaşık makinelerin başında durdukları büyük fabrikaları ve işletmeleriyle modern sanayi alıyor; karayollarında binek ve yük arabalarının yerini demiryollarındaki trenler alırken, aynı şekilde küçük uskunaların ve yelkenlilerin yerini buharlı gemiler alıyor. Tarım bile giderek, küçük mülksahiplerinin yerine yavaş yavaş ama gözünün yaşına bakmadan büyük kapitalistleri –ücretli işçilerin yardımıyla engin toprak parçalarını işleyen büyük kapitalistleri– koyan makinelerin ve buharlıların egemenliği altına giriyor.

Bireylerin kendi başlarına eylemlerinin yerini her yerde birleşik eylem, birbirine bağımlı süreçlerin karmaşık yapısı alıyor. Fakat birleşik eylem dendiğine göre, ortada bir örgütlenme var demektir. Peki, otorite olmadan örgütlenme olur mu?

Bugün zenginliğin üretim ve dağıtım işinin otoritesini elinde bulunduran kapitalistlerin bir toplumsal devrim sonucu alaşağı edildiğini varsayalım. Keza, tümüyle otorite karşıtlarının bakış açısıyla söylersek, toprağın ve emek aletlerinin bunları kullanan işçilerin kolektif mülkiyeti haline geldiğini de varsayalım. Bu durumda otorite ortadan kalkar mı, yoksa yalnızca biçim değiştirmiş mi olur? Birlikte görelim.

Örnek olarak bir pamuklu eğirme fabrikasını ele alalım. Pamuk nihayetinde iplik haline gelmeden önce en az altı müteakip aşamadan geçmek zorundadır ve bu işlemler çoğunlukla ayrı ayrı bölümlerde gerçekleşir. Dahası makineleri işler halde tutmak için buhar makinesinin başında duracak bir mühendise, günlük bakım ve onarımları yapacak bir teknisyene ve ürünleri bir bölümden diğerine taşımakla görevli olan çok sayıda başka işçiye vb. ihtiyaç vardır. Erkek, kadın, çocuk demeden tüm bu işçiler işlerini, “bireysel özerklik de neymiş” diyen buharlının otoritesinin belirlediği saatlerde başlamak ve bitirmek zorundadırlar. Demek ki işçiler öncelikle çalışma saatleri konusunda bir anlaşmaya varmalıdırlar ve bir kez belirlendikten sonra, bu saatlere istisnasız herkes uymalıdır. Bunun ardından üretim tarzı, malzemelerin dağıtımı vb. konusunda her bölümde ve her an belli sorunlar ortaya çıkar ki, bu sorunlar her iş dalının başına geçirilen bir yetkilinin kararıyla ya da mümkün olduğu durumda, çoğunluğun oyuyla kararlaştırılmalıdır ve tek tek her bireyin iradesi her zaman ona tabi olmalıdır. Bu demektir ki sorunlar otoriter bir tarzda çözülmektedir. Büyük fabrikanın otomatik makineleri işçi çalıştıran küçük kapitalistlerden çok daha despottur. En azından çalışma saatleri konusunda, bu fabrikaların giriş kapısına şu sözler yazılabilir: Lasciate ogni autonomia, voi che entrate! [Ey içeri giren, tüm özerkliğini kapıda bırak!]

Nasıl ki insan, bilgisi ve yaratıcı dehası sayesinde doğa güçlerini kendine tabi kıldıysa; doğa güçleri de onu, bu güçlerden yararlandığı oranda, her türlü toplumsal örgütlenmeden bağımsız şekilde gerçek bir despotizme tabi kılarak öcünü almaktadır. Büyük sanayide otoriteyi kaldırmayı istemek, sanayiyi kaldırmayı istemekten, çıkrığa geri dönmek üzere mekanik dokuma tezgahını yok etmeyi istemekten farksızdır.

Başka bir örnek üzerinden gidelim: Demiryolları. Burada da sonsuz sayıda bireyin elbirliği mutlak zorunludur ve bu elbirliği kesin olarak belirlenmiş saatlerde uygulanmalıdır ki, kaza olmasın. Burada da işin birinci koşulu tüm tali sorunları yoluna koyan bir egemen iradenin olmasıdır ve bu irade tek bir yetkilide de cisimleşmiş olabilir, ilgili kişilerin çoğunluğunun kararlarını uygulamakla görevlendirilmiş bir komitede de. Her iki durumda da çok belirgin bir otorite söz konusudur. Ama dahası da var: Demiryolu çalışanlarının saygıdeğer yolcular üzerindeki otoritesi kaldırılırsa, hareket eden ilk trenin hali nice olur?

Ama otoritenin, hem de dediğim dedik bir otoritenin zorunluluğunu en açık şekliyle uzak denizlere açılmış bir gemide görürüz. Orada, tehlike ânında herkesin hayatı herkesin hemen ve mutlak şekilde tek bir kişinin iradesine tabi olmasına bağlıdır.

En azılı otorite karşıtlarına bu tür görüşlerle gittiğimde, verebildikleri tek cevap şu oluyor: Evet, doğru, ama burada yetkililerimize otorite tevcih etmemiz değil, bir görev vermemiz söz konusudur! Bu zatı muhteremler bir şeyin ismini değiştirdiklerinde cismini de değiştirdiklerini zannediyorlar. İşte bu derin düşünürler tüm dünyayla böyle alay ediyorlar.

Böylece bir yanda nasıl devredilmiş olursa olsun belli bir otoritenin, diğer yanda da belli bir tabiiyetin her türlü toplumsal örgütlenmeden bağımsız olarak üretim yaptığımız ve ürünleri dolaşıma soktuğumuz maddi koşullarla birlikte bize zorla dayatılan şeyler olduğunu görmüş bulunuyoruz.

Ayrıca maddi üretim ve dağıtım koşullarının büyük sanayi ve büyük çaplı tarımla birlikte kaçınılmaz şekilde geliştiğini ve bu otoritenin kapsamını giderek artan bir şekilde genişletme eğilimi gösterdiğini gördük. Dolayısıyla otorite ilkesinin mutlak anlamda kötü, özerklik ilkesinin ise mutlak anlamda iyi olduğundan bahsetmek abestir. Otorite ve özerklik göreli şeylerdir ve toplumun gelişim aşamalarına göre kapsamları değişiklik gösterir. Eğer özerklik yanlıları geleceğin toplumsal örgütlenmesinde otoriteye yalnızca üretim koşullarının zorunlu kıldığı sınırlar içinde yer olacağını söylemekle yetinselerdi, bir görüş birliğine varmak mümkün olabilirdi. Ne var ki onlar otoriteyi zorunlu kılan tüm gerçeklere gözlerini kapıyor ve otorite kelimesine karşı aşk ile şevk ile mücadele ediyorlar.

İyi de, otorite-karşıtları neden siyasi otoriteye, yani devlete karşı veryansın etmekle yetinmiyorlar? Yaklaşan toplumsal devrimin sonucunda devletin ve devletle birlikte her türlü siyasi otoritenin ortadan kalkacağı, yani kamu işlerinin siyasi niteliklerinden arındırılacağı ve toplumun gerçek çıkarlarının denetlenmesi şeklinde basit idari işler haline geleceği konusunda bütün sosyalistler hemfikirdir. Ama otorite karşıtları siyasal devletin tek bir vuruşla, üstelik onu doğurmuş olan toplumsal ilişkiler bile yok edilmeden önce ortadan kaldırılmasını istiyorlar. Toplumsal devrimin ilk iş olarak otoriteyi ortadan kaldırmasını istiyorlar.

Bu beyler ömrü hayatlarında hiç devrim gördüler mi acaba? Devrim hiç kuşkusuz olup olabilecek en otoriter şeydir; nüfusun bir kesiminin diğer kesimine topla, tüfekle, süngüyle, kısacası hepsi de fevkalade otoriter olan araçlarla kendi iradesini zorla kabul ettirmesidir. Zafer kazanan taraf, egemenliğini, silahlarının gericilerde uyandırdığı korkuyla sürdürmek zorundadır. Eğer Paris Komünü burjuvaziye karşı silahlı halkın otoritesini kullanmamış olsaydı, tek bir gün bile ayakta kalabilir miydi? Bizim soruna tam tersinden yaklaşarak, Paris Komünü’nü otoriteden yeterince serbest bir şekilde yararlanmadığı için suçlamamız gerekmez mi?

Dolayısıyla iki ihtimal var: Ya otorite karşıtları neden bahsettiklerini bilmiyorlar, ki bu durumda kafa karışıklığı yaratmaktan başka bir şey yapmıyorlar, ya da proletaryanın davasına ihanet ediyorlar. Ama her iki durumda da yalnızca gericiliğe hizmet ediyorlar.

1872’de yazıldı.

Çeviri: Militan