Kriz ve Devrimci Marksistlerin Görevleri

22.11.2010 | Sinan KARASU
Mevcut kriz kapitalizmde ticari-sınai çevrimin zorunlu bir aşaması olan küçük ya da konjonktürel krizlerden biri değil, kapitalizmin ne zamandır ertelediği tarihsel krizlerinden biridir. Yanlış politikaların değil, yanlış bir toplumsal düzenin sonucu olan bugünkü kriz devrime gitmeyecektir. Keza hazırlıksız yakalanmış olan proletaryanın bir çırpıda krize karşı durmasının kolay olmadığı da gerçektir. Yine de bu kriz devrimci kadroların yetiştirilmesi yolunda eşsiz fırsatlar sunmaktadır.

Kriz ve Sınıf Mücadelesi

Devrim ve Devrimci Kadrolar

Güncel Mücadele ve Taleplerimiz

Türkiye’de sınıf mücadelesi uzun zamandır görülmediği kadar hareketli bir dönemden geçiyor. Son bir-iki yıldır kendisini gösteren hareketlilik sınıfın neredeyse ulaşmadık kısmını bırakmadı. Daha birkaç yıl öncesine kadar mücadeleden, eylemlerden ve örgütlülükten uzak duran önemli bir kesim, burjuvazinin ekonomik yükselişinin durulmasıyla birlikte sesini çıkarmaya başladı. Türkiye’de 2000′li yılların başında görülen ağır krizin ardından istihdam olanakları artmış, burjuvaların elde ettiği büyük kârlar belli oranda ücretlerde de yansımasını bulmuş ve bu temelde hareket oldukça dipte seyretmişti. Fakat lale devri çabuk bitti ve işçi sınıfı ekonomik mücadeleye atıldı.

Bu tarihsel arka plan, hareketin spazmlı niteliğini açıklar: Yer yer yükselen, ara ara muazzam bir enerji ve coşku gösteren, sonra durulan, sanki yakın zaman önce patronlara karşı o büyük direnişi işçiler göstermemiş gibi bir hava estiren, sonra yeniden yükselen bir hareket söz konusudur ve bunun nedeni işçi sınıfının bugünkü mücadelelere gerek ekonomik gerekse de siyasal örgütlülüğü bakımından hazırlıksız yakalanmış olmasıdır.

Sınıf mücadelesinin bilimsel tahlilini yapmış devrimci Marksistler olarak, hareketin iç istikrarsızlığı ve fasılalı bir niteliğe bürünmüş olmasında bizi şaşırtan bir durum yoktur. Zira Türkiye işçi sınıfı mücadelelere, tek kelimeyle, hazırlıksız yakalanmıştır. Fakat birçok mücadelede olduğu gibi hazırlığın yeterli düzeye ulaşmamış olmasını harekete atılmaktan geri durmak için bir neden olarak görmemiştir. İşçi sınıfının birkaç yıl önce başlayan hareketliliği geçtiğimiz yılın başında tepe noktasına ulaşmış ve bu andan itibaren hareketin eğrisi belli bir düşüş sergilemeye başlamıştır. Fakat bu iniş aldatıcıdır. Burjuvazinin dünya çapında girdiği krizin artık saklanamaz duruma geldiği koşullar altında, sınıf mücadelesinin –kısmi ya da bütünsel olarak– yeniden yükselişe geçmesi ve bu kez bir önceki düzeyini de geride bırakması oldukça muhtemeldir. Tam da bu nedenle, hareketin dinamiklerini anlamak, bu zamana kadarki mücadele deneyimlerini tahlil etmek ve geleceğe dair perspektifler oluşturmak şarttır.

Bu noktada devrimci militanların elinde Marksist teori vazgeçilmez bir rehber mahiyetindedir. Tüm dünyada Marksizme olan ilgi ve ona paralel olarak sahte-aldatıcı ilgi her geçen gün artıyor. Burjuvazi olağan dönemlerde akademisyenleri ve diğer ideologları aracılığıyla kendi amaçları için el altından yararlandığı “Marksizm”den, bugün oluşan kriz ortamında açıkça yararlanma ve böylece kendi sistemini düzeltme, yamama yoluna gidiyor. Böylece olası bir devrimci yönelişe karşı da erkenden suyun başını tutmaya çalışıyor. Ortaya şimdiden birçok “Marksist” çıktığından, sürecin sonunda nasıl bir “Marksizm”le karşılaşacağımızı öngörmek zor değil.

Marksizm bizim için işçi sınıfının bu sistemi yıkmak için giriştiği mücadelede bir eylem kılavuzudur. Marksizm bize toplumun sınıfsal tahlilini yapma olanağı sunar. Bu sınıfsal tahlil temelinde geleceğe dair kusursuz fotoğraflar çekmek mümkün olmasa da, ana eğilimleri belirlemek ve bu bakımdan önümüzü görmek mümkündür. Burjuva ideolojileri ise, en sağdakinden en soldakine kadar, böyle bir olanak sunmaktan yoksundur.

Marksistler olarak üretim araçlarının ilerlemesi önünde engel haline gelmiş bir sınıfın gericileşeceğini söylüyoruz. Burjuva toplumu herkesin insanca ve onurlu bir yaşam sürmesini sağlayacak ekonomik kapasiteden yoksun olduğu gibi, insanlara çıkış yolu gösterecek, dört elle sarılabilecekleri bir düşünce, bir ideal sağlamaktan da yoksundur – burjuva toplumunda “ideal” sözcüğünün edindiği kötü yan anlamları düşünmek bile bu noktada yeterlidir. Başka bir deyişle, kapitalist toplumun yalnızca ekonomisi değil, üstyapı kurumları, yani siyaseti, ahlakı, aile ilişkileri, manevi değerleri vs. de krizdedir. Kapitalist toplumun bugünkü krizini bu bütün içinde görmek gerekir.

Kriz ve Sınıf Mücadelesi

Marksistler olarak devrimin ekonomik altyapıdaki hareketlilikle doğrudan ilişkilendirilmesine her zaman karşı çıktık. Lenin dönemindeki Komünist Enternasyonal, savaş sonrasındaki ilk devrimci dalganın geriye çekilişinden sonra birkaç yıl boyunca bu aşırı sol eğilimle mücadele etti. Kapitalizmin ileride ancak yeni bir dünya savaşı (ikinci emperyalist paylaşım savaşı) yoluyla kurtulabileceği denli büyük bir krizin içine sürüklenmiş olduğu gerçeğinden hareket eden aşırı sol unsurlar, bunun derhal ve kaçınılmaz olarak siyasi üstyapıda, yani işçi sınıfının mücadelesinde ve burjuva devletin iktidarsızlığında birebir yansımada bulunacağını ve kriz derinleştikçe işçi sınıfının da devrimcileşeceğini iddia etmişlerdi. Komintern başta Troçki olmak üzere bu aşırı sol eğilime karşı kıyasıya, uzlaşmaz bir mücadele yürütmüş ve o günün somut görevlerini hatırlatmıştı: Avrupa’da yükselen bir sınıf hareketi olmasına karşın, bu hareketlere önderlik edebilecek gerçekten devrimci, komünist bir önderlik yoktu.

Bu açıdan iki hususa dikkat çekmek gerekir. Birincisi, ekonomik krizle sosyalist devrimi özdeşleştirmek, birini diğerinin otomatik sonucu olarak görmek yanlıştır. Ama aynı şekilde devrimin yalnızca ekonomik temelde büyük krizlere ihtiyaç duyduğu, ancak ekonomi krize girdiğinde devrim olacağını iddia etmek de yanlıştır.

Devrimler, ekonomik krizlerin bir sonucu olarak patlak verebileceği gibi, siyasi, kültürel, toplumsal vs. türde başka krizlerle de çakışabilir, bu krizlerin bir sonucu olarak tezahür edebilir. Marx’ın ekonomideki krizle devrim dinamiği arasında kurduğu bağları daha geniş, tarihsel bir perspektiften görmek gerekir: Konjonktürel ya da döngüsel bir kriz değil, ekonomik temelin tarihsel olarak gericileşmiş olmasından kaynaklı “genel kriz”. Toplumun temelindeki bu genel kriz potansiyelini, güncel bir ekonomik kriz olmadan da, karşılıklı bir ilişki içinde olduğu üstyapıda devrimci harekete ya da kitlesel muhalefete, huzursuzluğa vb. yol açabilecek bir olgu olarak görmek gerekir.

Nitekim bugün Türkiye’deki genel atmosfere baktığımızda bu tespiti doğrulayan bir tabloyla karşı karşıyayız. ABD ve Avrupa ülkelerinde ekonomik kriz şimdiden etkilerini derinden hissettirmeye başlamış, kitlesel işten çıkartmalar, işçi ve emekçilere kemer sıktırma uygulamaları, artan işsizlik, fiyat artışları vs. şeklinde kendisini göstermiştir. Oysa Türkiye’de kriz henüz bu boyutuyla kendisini göstermemiştir. Avrupa’da ve ABD’de bankalar birer birer batmış, finans dünyasıyla sınırlı kalacağı söylenmiş olmasına karşın kısa süre sonra üretim alanına da sıçramış, bu temelde tüm dünyayı bir kriz korkusu sarmış ve bu korku Türkiye’ye de yansımıştır. Her şeyden önce, tüm bunlar kapitalizmin bir dünya sistemi olduğunu doğrulayan gelişmelerdir.

Krizdeki dünya burjuvazisi her yerde, adeta sistemli bir şekilde Marx tartışmaları başlatmış ve bu yaklaşım Türkiye’ye de aksetmiştir. Neredeyse bütün kanallarda Marx’ın haklı olduğunu, her zaman doğruyu söylemiş olduğunu vs. defalarca duyuyoruz. Dünya ekonomisinin 1929 yılında girdiği türden bir krize gireceği korkuları, toplumun çeşitli kesimlerini arayışa itmiş ve kapitalist anarşinin anlaşılmazlığı ve sonuçları göze battıkça, daha dün lanetlenen Marx “baştacı” edilir olmuştur. Bu çerçevede tüm televizyonlarda ve televizyon alışkanlığın çok yaygın bir ülke olmasından ötürü, insanların hayatında kriz ve Marksizm (ya da en azından adı) yer etmeye başlamıştır. Yani Türkiye’de ekonomik krizden önce, bir kültürel kriz, ya da, deyim yerindeyse psikolojik bir kriz çıkagelmiştir.

Burjuvazinin “Marksizm”inden hiçbir şey çıkmayacağını söylemek doğru, ama eksiktir. Neticede biz devrimcileri ilgilendirmesi gereken kısmı, işçilerle ve gençlerle kuracağımız ilişkilerde bu zeminin bize sağlayacağı avantajdır. Kriz rüzgârları, televizyon kanalları aracılığıyla her eve girmekte, öncesinde belki Marx’ın adını bile duymamış ya da hep olumsuz bir bağlamda duymuş olan milyonlarca insanın kulağına Marksizmin çıkış yolu olabileceği çalınmaktadır.

Kapitalizmin iç işleyişi kitleleri toplumsal konularla ve siyasetle ilgilenmemeye ya da yüzeysel olarak ilgilenmeye teşvik eder. Toplumdaki işbölümü bunu gerektirir: Parlamenter temsiliyet sistemi kitlesel teslimiyeti şart koşar! Kitleleri “temsil” edenler –Marx’ın tabiriyle temsil ve suiistimal edenler– tam da kitlelerin bu boşvermişliği temelinde siyaset sahnesinde bulundukları için, her türlü ikiyüzlülüğün, yozlaşmışlığın, çıkarcılığın temsilcisi haline gelmişlerdir. Bu bakımdan kitlelerin, ama özellikle de gençlerin gözünde siyaset toplumsal hayatımızın birlikte çekip çevrilmesi değil, at hırsızlarının bezirganlık faaliyetleridir. Bu çerçevede kapitalizmde milyonların haber bültenlerini, haber programlarını vs. izlemedikleri ve bu nedenle krizin etkisi altına girmeyecekleri –ya da bunun en azından kitle iletişim araçları üzerinden olmayacağı– söylenebilir. Bu itiraz kısmen haklı olsa da, meselenin yalnızca bir boyutuna işaret etmektedir.

Her şeyden önce, bu yaklaşım, kapitalizmin nasıl bir uçuruma doğru sürüklendiğini görememektedir. Dünya ekonomisindeki çöküşün kökeninde pazardaki konjonktürel değişiklikler yoktur. Mevcut kriz kapitalizmde ticari-sınai çevrimin zorunlu bir aşaması olan küçük ya da konjonktürel krizlerden biri değil, kapitalizmin ne zamandır ertelediği, bir benzerine örneğin iki dünya savaşı arasındaki dönemde rastladığımız tarihsel krizlerinden biridir. Bugünkü kriz yanlış politikaların değil, yanlış bir toplumsal düzenin sonucudur.

Krizin Türkiye’ye henüz Avrupa’daki ve ABD’deki anlamıyla gelmediği doğrudur, ama hiç hissedilmemiş değildir. Şimdiden kitlesel işten çıkarmalar başlamıştır, zamlar ardı arkasına gelmektedir. Fakat zaten “daimî bir kriz” ülkesi olan Türkiye açısından ekonomik krizin bu zamana kadarki boyutu, krizlerin neredeyse kanıksanmış olması nedeniyle bir bakıma normal görülmektedir. Kendisini gerçek manasıyla gösterecek krizin ise bu kadarıyla sınırla kalmayacağı öngörülmektedir. Daralan Avrupa pazarı Türk burjuvazisi ve dolayısıyla ekonomisi için bir felakettir. İhracata ve dış borca dayalı bir ekonomi, dışarıdaki bu gelişmelerin etkisini doğrudan yaşayacaktır. Ne var ki bu kriz kitleler nezdinde tam olarak hissedilmeden önce burjuvazi tarafından hissedilmektedir. Bunu burjuvazinin krizin asıl mağduru olduğu şeklinde yorumlamak yerine, sınıf bilinçli ve ileriyi öngörebilecek kadar örgütlü olmasına yormak daha doğru olur. Sınıf bilinçli burjuvazi nasıl bir felakete sürüklendiğini görmekte, bu bakımdan kriz, yani işçi sınıfına karşı savaş hazırlıkları yapmaktadır. Bunun er ya da geç kitleleri derinden sarsması kaçınılmazdır.

Öte yandan kitlelerin siyasetle ve televizyonla –televizyondaki haberlerle– ilişkisi konusunda dile getirilen itiraz da meselenin yalnızca tek bir yönüne işaret etmektedir. Düzgün bir iş ve iyi bir gelecek hayaliyle gün dolduran milyonlarca gencin ya da başka herhangi bir seçeneği olmadığı için anlamsız programları izleyen yetişkinlerin, her gün, büyük bir krizin geleceğini duymadığını belki kabul edebiliriz, ama daha dün çok iyi bir iş, kariyer, popülarite vs. sahibi olarak gördüğü basın çalışanlarının kapının önüne konduğunu, programların yayından kaldırıldığını, dizilere ara verildiğini herkes görüyor, duyuyor. Bu temelde insanların kulakları açılıyor, birçok insanın ideal gördüğü mesleklerden yana umutları tükenip gidiyor. Bu temelde bir arayış içine girilmemesi mümkün değildir. Kısacası, kriz şimdiden işçi ve emekçilerin semtine uğramıştır. Ekonomik krizin esas sillesi ise yaraya tuz biber ekecektir.

Kapitalizmin krizlerinin kökeninde şu ya da bu ülke burjuvazisinin ya da sermaye grubunun yanlış uygulamaları, birtakım ekonomik önlemleri hayata geçirmekte basiretsiz davranmaları vs. gibi öznel nedenler değil, sistemin başındaki sınıfın, burjuvazinin tarihsel açıdan miadını doldurmuş bir sınıf olması yatmaktadır. Burjuvazi üretim araçlarını ilerletememektedir ve bu temelde gericileşmiştir. Elbette egemen sınıfın mutlak, yüzde yüz gericiliği diye bir şey yoktur, fakat burjuvazinin topluma verebilecekleri toplumdan götürdüklerinin yanında bir hiçtir. Bu anlamda bir gericileşmeden bahsediyoruz.

Yukarıda da belirtildiği üzere, gericileşen bir sınıf toplumun yalnızca ekonomik temelinde ağır tahribatlara yol açmakla kalmaz, ekonomik altyapının üzerinde yükselen tüm üstyapı kurumlarını da derin bir yozlaşmanın içine iter. Kapitalizm, özelde de Türkiye kapitalizmi her yönüyle çürüme içindedir. Sahte refah dönemlerinde bu çürümüşlük gizlense de, kriz döneminde pisliklerin üstü örtülemez olur ve bunlar bir bir ortaya çıkmaya başlar; kapitalizmin tüm değerleri erozyona uğrattığı görülür hale gelir.

Bugün Türkiye tarihinde cezaevlerinde kalanların sayısı ilk kez 100 bini geçmektedir. Bu rakam burjuvazinin bile hesaplarının üstünde olmalı, zira cezaevlerinin toplam kapasitesi 78 bindir. Kapitalizm kitlelere insanca bir yaşam olanağı sunamadığı gibi, buna karşı sesini çıkaranları da susturmak için devlet zoruna başvurmakta, onbinlerce insanı dört duvar arasına hapsetmektedir.

Keza kriz haberleriyle birlikte taciz-tecavüz haberlerinin de “yükselişe” geçtiği göze çarpıyor. Bu ikisinin çakışması bizlerin gözünde bir tesadüf değildir. Elbette kriz olduğu için tecavüzler artmamıştır! Fakat krizi yaratan koşullar, aynı şekilde toplumdaki ahlaksızlığın, kültürel yozlaşmanın, en basit insani değerlerin bile gerileyişinin sorumlusudur. Kapitalizm öyle rezil bir dünya yaratmıştır ki sabi sübyan, sakat özürlü dinlemeden, herkesin bu iğrençliğin mağduru haline getirildiği ortaya çıkıyor. Bizlerin gözünde devrimci mücadele yürütmek için “bu kadarı” bile yeterlidir.

Önümüzdeki kriz toplumun bütün gözeneklerine yayılacaktır. Bunun işçi sınıfının ve diğer emekçi kitlelerin mücadelesini ve muhalefetini tetiklemesi kaçınılmazdır.

Bundan önceki grev dalgası aynı zamanda birçok gerçekleşmemiş grev deneyimiyle kol kola gitti. Birçok fabrikada, işyerinde işçiler grevin kıyısından döndüler, birçok yerde sendikasız işçiler patronla karşı karşıya geldiler vs. Genele bakacak olursak, bu süreçte ortalama bir işçinin yakın çevresinde mutlaka ya bir grev ya bir direniş ya da başka türde bir mücadele yaşandığını söylemek abartı olmaz. Uzun zamandır toplumsal hafızada epeyce gerilere itilmiş olan grev ve direnişler, meşru bir hak arayışı olarak yavaş yavaş yeniden zihinlerdeki yerini almaya başlamıştır. Bunun pratikteki anlamı, işyerinde çeşitli sorunlarla karşılaşan işçilerin grev ve direniş silahına başvurmak konusunda geçmişe göre daha tereddütsüz davranacak olmalarıdır. Tüm bunlar sınıf mücadelesi açısından geleceğe umutla bakmamız için önemli nedenlerdir.

Güncel durum üzerine daha önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi, bu kriz devrime gitmeyecektir. Bu konuda boş hayaller kurmuyoruz. Keza, hazırlıksız yakalanmış olan proletaryanın bir çırpıda krize karşı durmasının kolay olmadığını da biliyoruz, ya da en azından bilmemiz gerekir. Fakat kriz, tıpkı seçim dönemlerinde olduğu gibi, yalnızca birtakım burjuvalar için değil, yıllardır söyledikleri kanıtlanmaya başlanan devrimci militanlar için de fırsattır. Kriz kitlelerin kulaklarını açmalarına, toplumsal meselelerle daha yakından ilgilenmelerine yol açacaktır. Bunu bugünden görebiliriz. Krizin yarattığı çaresizliğin, umutsuzluğun özellikle de gençlerde bir arayışa neden olması kaçınılmazdır. Bugün krizin Bolşevik militanlar açısından esas önemi de burada saklıdır. Bu olasılık bize devrimci kadroların yetiştirilmesi yolunda eşsiz fırsatlar sunacaktır.

Devrim ve Devrimci Kadrolar

Bugünkü hareketliliğin bir çırpıda devrime ilerlemesi olasılığını yüksek görmememizin nedeni yalnızca hareketin henüz başlangıç aşamasında olması değildir. Elbette Türkiye işçi sınıfının mücadelelerinin hâlâ okyanusta bir damla olduğu ve bu temelde devrimci bir kitle hareketine gelene kadar uzun yıllara ihtiyaç duyulduğu söylenebilir. Dahası, denilebilir, hâlihazırda milyonlarca kişi, en başta da toplumun alt kesimleri muhafazakâr yönü fazlasıyla ağır basan bir hükümeti desteklemektedir. Tüm bunlar devrim olasılığını epeyce gerilere iten nedenler olarak görülebilir.

Bu nedenlerin her biri farklı derecelerde doğru olsa da, bizler açısından bugün sorunun başka bir yönüne odaklanmak çok daha doğru olur.

Her devrim nesnellikle öznelliğin buluşmasının bir ürünüdür. Marksistlerin her şeyi nesnel koşullarla açıkladıkları ya da tersinden, nesnelliği görmeyip öznel-iradeci bir yaklaşıma sahip oldukları bir çarpıtmadan ötesine geçmez. Marksizm nesnel koşullardan bağımsız bir öznelliğin var olabileceğini reddeder, öznenin müdahalelerinden bağımsız bir nesnelliğin ise etkisini yitireceğini, yavanlaşacağını savunur. Bu iki etken arasındaki ilişkinin uyumsuzluğu, genel anlamıyla, krizlere denk düşer. Öznellikle nesnelliğin en uyumlu olduğu anlar ise tarihin sıçramalar kaydettiği devrimci dönemlerdir. Nitekim toplumsal devrimler de bu devrimci dönüşümlerin en büyük ve en önemli parçasıdır.

Bugün proleter devriminin nesnel zemini oluşmuştur. Üretim araçları tüm dünya üzerinde insanlığın ihtiyaçlarını katbekat karşılayacak düzeye ulaşmıştır. Sosyalizm, örneğin bir 200-300 sene önce olduğu gibi, yokluğun paylaşılması temelinde değil, bugün hâlihazırda ipuçlarını görebildiğimiz muazzam düzeydeki bolluğun paylaşılması temelinde olacaktır. Modern sanayi ve teknolojinin ulaştığı aşama bizi çalışma gününü saatle ölçmekten kurtaracak seviyededir. Dahası üretim araçlarının gelişimi yanında ve bunun bir sonucu olarak bugün başka bir nesnellik de mevcuttur: Toplumsal dönüşüme önderlik edebilecek sınıf olarak modern proletarya hâlihazırda dünyanın dört bir tarafında nüfusun çoğunluğunu oluşturmaktadır. Tüm bunlar devrimin nesnel zemininin hazır olduğunu, başarılı bir işçi iktidarının örneğin 1917′de Rusya proletaryasının ya da 1871′de Paris proletaryasının karşılaştığı sorunlarla boğuşmak zorunda kalmayacağı anlamına geliyor.

Ne var ki bugün devrimin nesnel şartları oluşmuş olmasına karşın, öznel öğe eksiktir: Devrimci önderlik. Proletaryanın dünyanın her yerinde burjuva ya da küçük burjuva önderliklerin peşinden gittiği, gerici hükümetleri desteklediği, bu nedenle devrimin bir faktörü olarak alınamayacağı iddiası tarihsel açıdan mesnetsizdir. Proletaryanın devrimci bir önderliğe sahip olmadığı koşullarda bu tür önderliklerin peşine takılması kaçınılmazdır. 150 yıllık proleter mücadelesi tarihi bize bunun sayısız örneğini sunuyor. Fakat aynı tarih, olağan dönemlerde uysalca oportünist önderliklerini takip eden ya da burjuva partilerinin masallarıyla uyutulan proletaryanın, toplumdaki çok çeşitli krizlerle birlikte bu boyunduruğu attığına ve düzeni sorgulama iradesini ortaya koyduğuna dair de sayısız örnekler sunuyor. Proletaryanın kitlesel olarak harekete geçmesi, proleter kitle hareketinin yükselişi son tahlilde bizden bağımsızdır; bu yükseliş toplumun kendi nesnel gelişimimin, her şeyden önce kapitalizmin krizlerinin bir ürünüdür. Denizde ne kadar kol çırparsak çırpalım dalga yaratamayız, dalga denizin kendi “dinamiklerinin” ürünüdür. İşçi sınıfının ayağa kalkması da bizim tahrik ya da teşviklerimizle olabilecek bir şey değildir ve aslına bakacak olursak buna ihtiyaç da yoktur. Kapitalizmin kendi dinamikleri bu hareketi zaten sağlar. Dönemsel krizlerden kurtulması mümkün olmayan, sürekli sorunlar ve felaketler üreten bir sistem olarak kapitalizmin, ezilen kitlelerin hareketinden kurtulması ve devrimci mücadelelere karşı bağışıklı hale gelmesi olanaksızdır.

Bu bakımdan, toplumun en çok sömürülen kesimi olan işçi sınıfını devrimci bir etken olarak görmemiz nesnelliğe aykırı değildir. Proletaryanın bugün gerek Türkiye’de gerekse de dünyanın birçok yerindeki göreli durgunluğu meselenin yalnızca bir yönünü göstermektedir.

Aslında bu durgunluk proletaryanın sonsuza dek pasif kalacağını anlatmak bir tarafa, çok daha temel bir doğruya işaret etmektedir. Proletarya tam da toplumun en çok sömürülen, ezilen, sağlam bir eğitimden ve boş zamandan yoksun olan, burjuvazinin sürekli ideolojik bombardımanı altında yaşayan vs. kesimi olduğu için, kendiliğinden sınıf çıkarlarının bilincine varması her zaman mümkün değildir. Elbette proletarya devrimci önderliği beklemeden harekete geçebilir, elbette toplumun çivilerini yerinden oynatabilecek adımlar atabilir, fakat dünya çapında bir sınıf olan proletaryanın adımlarını ortaklaştırmak, eşgüdümlü hale getirmek için enternasyonal bir örgütlülüğe, yani işçi sınıfının dünya partisine ihtiyaç vardır. İşçi sınıfının tarihi boyunca kurduğu dört Enternasyonal parti bu amaca hizmet etmiştir.

Dolayısıyla burjuva ideologlarının olumsuz sonuçlar çıkardıkları bu nesnellikten (işçi sınıfının bugünkü nesnel durumundan) biz işçi sınıfının öncü partisini kurmak gerektiği sonucunu çıkarıyoruz. Muarızlarımızın itirazları bir yönüyle haklıdır: Devrimci fikirler, tam da eşyanın tabiatı gereği, olağan dönemlerde büyük kitleleri sarıp sarmalayamaz. Bu nedenle mücadeleye atılmış olan unsurların bir an önce “büyük” kitlelere ulaşmak yerine, nesnel gerçekliği kabul ederek “mütevazı” adımlarla yola koyulmaları gerekir. Bu da her şeyden önce işçi sınıfının içinde bugünden mücadele etmeye hazır, başka bir deyişle öncü ya da öncü rolüne soyunmaya aday işçileri ve gençleri bulmak, doğru bir program ve devrimci militan ilkeler temelinde birleştirmektir.

İşçi sınıfı içgüdüleriyle de olsa kapitalizme karşı köklü bir karşı duruş sergileyebilir, hattâ belli bir süreliğine iktidarı da ele geçirebilir, fakat kapitalizmin yıkılması ve onun yerine dünya çapında sınıfsız bir toplumu ifade eden sosyalizmin kurulması görevi en ince ayrıntılarına kadar geliştirilmiş devrimci bir programı gerektirir. Proletarya ancak devrimci bir programla donanmış halde burjuvazinin örgütlü saldırılarına ve manevralarına karşı durabilir.

Örgüt demek program demektir. Ne var ki devrimci program, o programı cisimleştirecek kadrolar olmadığı müddetçe basit bir kâğıt parçasından öteye geçemez. İşçi sınıfının devrimci eylemini gerçekleştirebilmek için öncelikle sınıfın öncüsünün (komünistlerin) toplumun devrimci dönüşümünü sağlayacak programı oluşturması nasıl zorunluysa, aynı şekilde bu programı sınıfın bütününe taşıyacak militanları yetiştirmeleri de zorunludur. Bunun meşakkatli bir iş olduğu, azami düzeyde çaba ve özveri gerektirdiği açıktır, ama proletaryanın toplumsal kurtuluş projesinin, başka bir deyişle onbin yıllık bir pisliğin, yani sınıflı toplumun temizlenmesi görevinin kolay olacağını kim söyledi? Hepsinin de ötesinde, “kolay” olduğu vaat edilen kısayolcu anlayışların proletaryayı her seferinde sapa yollara götürdüğü de unutulmamalıdır. İşçi sınıfı hareketi içinde bugün var olan sayısız örgütün birçoğu başarısız “birleşme” teşebbüslerinin ve çabuk kitleselleşme hedeflerinin bir ürünüdür.

Proletaryanın bugünkü örgütsüzlüğüne ve dağınıklığına aldanmamak lazım. Net bir eylem programına sahip, düşüncelerini ve yoldaşlarını mücadelenin ateşi içinde sınamış merkeziyetçi bir önderlik etrafında proletarya apayrı bir kimliğe bürünecektir. Fakat bunun için proletaryanın ve proleter mücadelesine katılmış militanların öncelikle sınıf bilinciyle donanmaları gerekir. Bu da her şeyden önce proletaryanın 150 yıllık sınıf mücadelesinin tarihine saygı duymaktan geçer. Biz komünistler için saygı duymak pasif bir eylem olamaz. Devrimci Marksistler saygı duyar ve sahiplenirler. Bugün bize ulaşmış olan devrimci teori insanlığın kurtuluş mücadelesine baş koymuş sayısız devrimcinin çabalarıyla ve çoğu zaman hayatlar pahasına yaratılmıştır. Devrimci teorinin küçümsenmesi proletaryanın sınıf mücadelesinin küçümsenmesidir. Ancak geçmişin deneyimleri ışığında daha iyi bir gelecek kurabiliriz, zira geçmişin deneyimlerini küçümseyenler hataları tekrarlamaya mecburdur. Bu bakımdan tarihimizin en yoğunlaşmış ifadesi olarak devrimci teorinin özümsenmesi ve devrimci teoriyle donanmış kadroların yetiştirilmesi yine bu tarihin bize öğrettiği en önemli görevdir.

İşçi sınıfının ilk komünist dünya partisi olan Üçüncü Enternasyonal deneyimi bize bugünün görevleri noktasında, yani devrimci teoriyle donanmış Bolşevik bir örgütün kurulmasının ne derece elzem olduğunu göstermesi açısından çok önemli ipuçları sunmaktadır. Üçüncü (Komünist) Enternasyonal, 1914′te patlak veren Birinci Dünya Savaşı’nda sosyalistlerin “kendi” burjuvalarını desteklemeleri sonrasında parçalanan İkinci (Sosyalist) Enternasyonal’in yerini almıştı. İkinci Enternasyonal’in işçi sınıfının kitlesel hareketi olarak varlığını sürdürdüğü 25 yıl boyunca anlaşılamamış olsa da, İkinci Enternasyonal esasen reformist, örgütlenme tarzı bakımından da oportünistti: İşçi sınıfının tamamını örgütleme ve temsil etme kisvesi altında, işçi sınıfının sırtından geçinen küçük bir azınlık yaratmış ve onun çıkarlarını savunmaya başlamıştı. Öyle ki 1914′te İkinci Enternasyonal’in milliyetçi çizgisinden kopan devrimciler bile bu örgütsel oportünizmi daha uzun bir süre anlayamamış, eleştirilerini ve kopuşlarını bu dar anlamla sınırlı tutmuşlardı. Bu anlayışın bugüne kadar geldiğini söylemek gereksizdir. Ancak tüm bunların içinde birkaç istisnadan biri olan Bolşeviklerin 1917′de gerçekleştirdikleri Ekim Devrimi’nin ardından birçok devrimci, meselenin bir de örgütsel ayağı olduğunu kavramış ve gelişen süreçte yanlışlarını düzelterek Bolşevik örgütlenme anlayışını benimsemişlerdir.

Bunlara dair sayısız örnek vermek mümkün olsa da, biz şu kadarını belirtmekle yetinelim: Sonradan Stalinist karşıdevrimin etkisiyle yozlaşmış ve apayrı bir çizgiye kaymış olan dünya çapındaki Komünist Partilerin birçoğu 1917 Bolşevik Devrimi’nin ardından Bolşeviklerin aktif çabalarıyla kurulmuştur. Ama biz burada başarılı örneklerden ziyade, Bolşevik ruhu tam olarak özümseyememiş olmasına karşın, bu doğruyu gören, fakat gördüğü doğru temelinde kendi kişiliğinde gerekli dönüşümleri gerçekleştiremediği için sonrasında komünist çizgiden ayrılan bir örnek verelim.

Bu kişi 1918-20 yılları arasında Alman Komünist Partisi’nin kuruluşunda çok önemli rol almış olan ve aslında bu partinin esas önderi olan Paul Levi’dir. Levi’nin 1921′deki başarısız Mart eyleminin ardından disiplinsizlik nedeniyle kendisini partiden attırmış olması dışında, temsil ettiği partinin Enternasyonal içindeki özgün niteliği de Levi’nin söylediklerinin önemini arttırmaktadır. Zira olağanüstü zor koşullar altında kurulan Komünist Enternasyonal’in ilk kongresinde Bolşevikler dışında parti düzeyine ulaşmış olan tek örgütlenme (Bulgar komünistlerini saymazsak) Almanlardı. Dolayısıyla örgüt inşası konusunda belli bir başarı elde etmiş olmaları nedeniyle, Bolşeviklere ve Bolşevik anlayışa karşı daha mesafeli durmaları beklenebilirdi. Ama onlar doğru bir yaklaşımla dağın öteki yüzünü görmeyi tercih etmişlerdi: Almanya’da küçük bir Komünist Parti kurulmuştu, ama aynı zamanda Sosyal-Demokrat Parti’nin şahsında ihanetlerin en büyüğüne şahit olunmuştu. Dahası komünistler parti kurmuşlar, fakat partide her kafadan bir ses çıkıyor, herkes partiyi farklı bir yöne götürmek istiyordu. Dolayısıyla samimi bir komünist için zor olan Bolşevik tarzın doğruluğuna ikna olmak değil, olmamaktı.

Levi 1914′ten sonra bile şovenist Alman sosyal-demokrasisinden kopmamış, zamanında kaynaşmış bir çekirdek yaratamamış ve dolayısıyla devrim geldiğinde iç çatışmalardan yakasını sıyıramamış olan Alman komünistlerinin hatasını şu sözlerle anlatıyordu:

“Burada mazisi eskilere dayanan bir sorunu ele alıyoruz: Sosyalist (devrimci) partilerin inşası. Tarih bu sorunda hükmünü vermiştir. Lenin haklıydı. Biz de adeta cımbızla seçer gibi komünist partiler kurabilirdik. İllegalite koşulları altında, adeta cımbızla adam seçerek ve komünistleri mekanik bir süreçle bir bir örgütleyerek, Lenin iyi bir parti oluşturdu. Yoldaşlar, bizim de önümüzde on yıllık bir illegalite dönemi uzanıyor olsaydı, belki biz de bu yolu izlemeyi tercih ederdik.”

Paul Levi’nin bu sözleri sarf ettiği dönemde işçi sınıfı çoktan ayağa kalkmış, savaş sonrası koşullarda sayısız ayaklanma gerçekleşmişti. Savaşın işçi sınıfında yarattığı dönüşümün bir ürünü olarak kitlelerdeki siyasi hareketliliğin her geçen gün daha da artması sonucunda proletaryanın doğrudan iktidarı ele geçireceğine neredeyse kesin gözüyle bakılıyordu. Dünyanın dört bir tarafındaki enternasyonalist partiler, hazırlıksız –yani bir devrimci bir parti yaratamadan– yakalandıkları bu süreci kaçırmama ve kitlelerin önderliğini ele geçirme gayreti içindeydiler. Yalnızca Paul Levi’nin bulunduğu Almanya’da değil, İtalya’da, Fransa’da, Macaristan’da ve diğerlerinde de devrimci ayaklanmalar olmuş, fakat bu ayaklanmaları doğru bir yola sokacak devrimci önderlikler olmadığından kitleler geleneksel örgütlerinin peşine takılmış ve reformist partiler tarafından yeniden düzene eklemlenmişlerdi.

İşçi sınıfına önderliğe soyunan devrimcilerin bu deneyimlerden dersler çıkarmamaları kabul edilemez. Paul Levi’nin “keşke”leri yirminci yüzyıl proleter hareketini özetler mahiyettedir.

Elbette Levi’nin sözlerini açmak ve güncellikle bağlarını kurmak gerekiyor. Bu noktada öncelikle kadroların seçimi hususuna değinmek gerekiyor. Elbette devrimci, Bolşevik bir örgütün kadro seçimi sebze-meyve seçmekten tümüyle farklıdır. Bolşevik örgütlenme modelinin elitist olduğu, kitlelere güvensizlik temeli üzerinde yükseldiği, küçük bir azınlıkla iş görmeye çalıştığı ve sonunda da bu küçük azınlığı iktidara taşıdığı katıksız bir yalandır. Bolşevik örgütlenmenin öncelikle proletaryanın ve devrimci gençliğin en iyi unsurlarını örgütleyip bir araya getiriyor olması elitist olduğu anlamına gelmez. Bu suçlamanın yerine oturması için seçimin belli (elit) kişilerle sınırlı tutuluyor olması gerekir, tıpkı pazardan sebze-meyve alır gibi.

Böyle bir bakış açısı özel olarak da içine girdiğimiz dönemde devrimci güçlerin gelişimi açısından ölümcüldür. Özel olarak bugün diyoruz, ama aslında her dönem için geçerli olduğunu da vurgulamak gerekir. Yukarıda genel hatlarını çizdiğimiz bu dönemin niteliğini düşündüğümüzde, bu anlayışın nasıl ön tıkayıcı olacağını görmek gerekir.

Bolşevik örgütlenme proletaryanın ve gençliğin en iyi unsurlarını bir araya toplayıp, toplumsal devrim programının arkasında duran, sıkı sıkıya kaynaşmış, güçlü bir çekirdek haline getirme amacı taşır. Bu bakımdan işçi sınıfının ve gençliğin en nitelikli unsurlarına göz diker. Ne var ki kadroların seçimi ne idüğü belirsiz bir liyakat hesabı üzerinden değil, insanları hem mevcut hem de potansiyel değerleri açısından değerlendiren bir bakış açısıyla gerçekleştirilir. Kadroların oluşturulması geçmişten gelen soyut birikim temelinde değil, militanların sınıf mücadelesinin tozunu toprağını yutması, kendi çevresindeki tek tek her unsura el atması, doğru bildiği görüşlerine her alanda yaymaya çalışması vs. sonucu gerçekleşir.

Bolşevik bir örgüte en çok zarar verecek tutum “bundan bir şey çıkmaz” sözünde cisimleşen elitist anlayıştır. Bolşevik devrimciler bu peşinhükümcü anlayışın karşısına, burjuva toplumundaki her insanın –elbette buna faşistler vs. dâhil değildir, fakat faşist derken örneğin MHP’ye oy veren herkesi torbanın içine katmak da yanlıştır– el uzatılmaya değer olduğu görüşünü koyar. Bireyci burjuva toplumunun pislik çukurunda debelenen herkes, her şey bir tarafa, sırf bu niteliğinden ötürü ilgilenilmeyi hak etmektedir ve bu bakımdan devrimci potansiyele sahiptir.

Daha öncesinde hiç politikayla ilgilenmemiş ama bir şeylere tepkili biriyle, politika hakkında uzun zamandır “çok şey” bilen ama harekete geçmek konusunda oralı olmayan biri arasında elbette Bolşeviklerin tercihi ilkinden yana olacaktır. Bu anlayış Marksizmin diyalektik materyalist felsefesinin bir ürünüdür. Diyalektik materyalizm dış dünyayı ya da insanları durağan bir şekilde, olduğu gibi değil, gelişimleri içinde kavrar, olmuş bitmiş şemalar yerine yeni koşullar ve müdahaleler sonucu her an değişebilecek, süreç içinde tam karşıtına dönüşebilecek bir gelişimi kabul eder. Marksistler tam da gelişimin bu niteliğine güvenerek aktif bir kadro çalışması yürütürler.

Bu nedenle devrimci Marksistler kafalarındaki “büyük doğrular”dan önce, maddi hayatın zenginliğine ve insanların dönüşebilme kabiliyetlerine itimat etmelidirler. Özellikle de bugün kitlelerin siyasi ve toplumsal olaylara karşı daha duyarlı hale geldikleri kriz ortamında, insanların nesnel koşulların itkisiyle çok hızlı bir şekilde gelişebileceklerini göz önüne almak mecburiyetindeyiz. Devrimci görüşlere, hattâ siyasi özellikler bir tarafa, yalnızca kolektif yaşama, dostluğa ve birlikte hareket etmeye açık unsurlar bile işçi sınıfının kurtuluş mücadelesinin en ön saflarında yer alacak potansiyele sahiptir. Bu potansiyel açığa çıkıp Bolşevik örgütün sözde elitist saflarına akabilir, yeter ki insanlığın kurtuluşu mücadelesinin anlamını kendilerine bıkıp usanmadan, yorulmak nedir bilmeden anlatacak, bu uğurda varını yoğunu ortaya koyacak devrimci militanlar eksik olmasın.

Bu zamana kadar devrimci mücadelenin semtine bile uğramamış, ama krizle birlikte kulakları açılan sayısız insan var. Hem bunlara hem bu zamana kadar devrimci siyasetle ilgilenmesine karşın kenardan pasif destekle ya da izlemekle yetinen unsurlara hem de devrimci alternatifle yeni tanışan unsurlara işçi sınıfının bilimsel ideolojisini taşımak ve yüzlerini işçi hareketine döndürerek, onları militan mücadelenin saflarında birleştirmek gerekiyor. Hepsi de mücadeleye aç olan bu kesimler proletaryanın komünist öncüsü olabilir, olmalıdır.

Devrimci güçlerin bu tür genç ve mücadeleye aç unsurlara her zaman ihtiyacı vardır ve elbette böyle bir fırsatı hiçbir örgüt kaçırmak istemez. Fakat mühim olan doğru yöntemlerle bu bağları kurmayı bilmektir. İçinde bulunduğumuz dönemi doğru taktiklerle ve sıkı çalışarak değerlendiren devrimci güçlerin önündeki olasılıklar büyük ve çeşitlidir. Elbette bugünkü şartlar altında Bolşevik-Leninistlerin hedefi, geçmişe nazaran daha elverişli hale gelen koşullar altında, sabırla, adeta cımbızla çeker gibi, ipekböceğinin kozasına gösterdiği titizlikle devrimci kadrolar yetiştirme görevine devam etmek olmalıdır. Bugünün asli görevi budur. Grev ve direnişlerde, eylemlerde, mitinglerde, işyerlerinde ve okullarda yeni yeni bağlar kurmak esastır.

Krizle birlikte giderek daha da pervasızlaşacak olan burjuvazinin saldırılarına karşı bugün topyekûn bir karşı duruş sergileyemeyecek olduğumuzu söylemek proletaryanın mücadele azmine ve gücüne güvensizlik değildir. Kendi soyut anlayışlarına göre tasavvur ettikleri “halk”ın AKP’yi, ABD’yi ya da burjuvaziyi durduracağından bahsedenler bizden uzak olsun! Biz bu noktada Lenin’in hatırlattığı şeyi bir daha hatırlatmaktan başka bir yola gerek duymuyoruz:

“Marx ve Engels sınıf ayrımlarını unutarak halktan ya da genel olarak emekçi halktan bahsedenlere kesin biçimde karşı çıkmışlardı. Marx ve Engels’i okumuş biri, Marksizmin önderlerinin tüm eserlerinde halktan ya da genel olarak emekçi halktan bahsedenleri alaya aldıklarını hatırlayacaktır. Genel olarak emekçi halktan ya da emekçilerden bahsedilemez; ya üretim araçlarına sahip, zihniyet ve alışkanlıkları bakımından kapitalist olan küçük mülk sahipleri vardır ya da tümüyle farklı bir kafa yapısına sahip olan, kapitalistlerle uzlaşmaz bir çelişki içinde olan büyük ölçekli sanayide çalışan ücretli işçiler vardır.”[1]

Son tahlilde proletaryayı burjuva düzene daha sıkı iplerle bağlamaktan başka bir işe yaramayacak programlarıyla, soyut “halk” kavramı içinde erittikleri işçi ve emekçileri “büyük” mücadelelere çağıran yaklaşım devrimci gerçekçiliğe uzaktır ve dahası proletaryanın belini bükmeye mahkûmdur.

Proletaryanın en hazırlıksız yakalandığı dönemde bile devrimci bir rol oynayabileceği doğrudur, fakat ancak doğru bir program etrafında kümelenmiş güçlü bir önderliğe sahip olduğu takdirde. Marksizmin önderleri görece küçük ama örgütlü bir azınlığın doğru sloganlar temelinde devrimci dönemlerde çok büyük roller oynama olasılığını hiçbir zaman dışlamamışlardı. Bu iyimserlik, olağan dönemlerde kitlelerin siyasete ilgisizliklerini kötüye yormamaları ile aynı kökten besleniyordu. Kitlelerin bugünkü ataletine aldanmadan küçük ama kaynaşmış, birbirini mücadele içinde sınamış, merkezî önderliğe sahip bir devrimciler örgütünün kitlelerin ayağa kalktığı dönemlerde kalabalık ama örgütsüz, ideolojik netlikten uzak bir partiye nazaran çok daha etkili bir rol oynayabileceğini biliyorlardı. Bu gerçekten de böyledir.

Aslında bu önermeyi tersinden de kanıtlamak mümkündür. Tarih, birçok devrimde küçük ama iyi örgütlenmiş ve hazırlıklı bir karşıdevrimci gücün, toplumun çoğunluğunu sırf birlik ve örgütlülükten yoksun oldukları için dize getirebildiğine şahit olmuştur. Aynısı devrimler için de geçerlidir. Bu noktada en iyi örnek 1917′de Şubat’tan Ekim’e dev adımlarla büyüyen ve nihayetinde iktidarı ele geçiren Bolşevik parti örneğidir.

Siyasi alandaki güçler ilişkisini yalnızca nicel hesaplar üzerinden yapmamak gerekir. Mücadelede sayısal üstünlük kadar önemli başka etkenler de vardır. Engels Anti-Dühring’de bu çok etkenli ilişkiyi Napoléon’un verdiği örneği zikrederek açıklar: “‘İki Memlûklu üç Fransızdan kesinlikle çok daha üstündü; 100 Memlûklu ile 100 Fransız birbirine denkti; 300 Fransız 300 Memlûkludan çoğu kez üstündü; 1.000 Fransız ise 1.500 Memlûkluyu her zaman yeniyordu.’”[2] Fransız süvarileri at üstünde savaşma konusunda Memlûklulardan çok geride olmalarına karşın, disiplin, yani örgütlülük bakımından çok ileriydiler. Bu nedenle niceliğin niteliğe dönüştüğü belli bir noktada Fransızlar galip gelmesini biliyorlardı.

Bu denklem devrimci parti için çok daha geçerlidir. Devrimci partinin gücünü “kelle sayısı” üzerinden değil, sınıf hareketi ve kitlelerin günlük hayatı içinde elde ettiği mevziler, sahip olduğu nitelikli unsurlar, bağlantıları, ajitasyon alanı, yani kısacası nüfuzu üzerinden ölçmek gerekir. Kendi kabuğuna çekilmiş, diğer örgütlerle ve burjuvazinin işçi sınıfı hareketi içindeki adamlarıyla (sendika bürokrasisi, reformist-şovenist partilerin temsilcileri) temastan kaçınan, kadroları bu anlardaki tartışmalar içinde yetişmemiş, grev ve direnişlerde bilfiil yer alarak kitlelerin değişen duygu ve düşüncelerini takip etmekte deneyim elde edememiş ve en genel anlamıyla mücadeleye atılan işçi sınıfının nerede ne istediğini içgüdüleriyle sezinleyemeyen –oysa unutmamak gerekir ki sendika ve işçi bürokrasisi bu noktada tam bir kurttur– bir örgütlenmenin gücüyle, bunun tam tersi temelde, yani Bolşevik tarzda yetişmiş kadrolara sahip bir örgütlenmenin kitle hareketi içinde oynayacağı rol gece ile gündüz kadar farklıdır.

Bu nedenle mevcut hareketin devrimle taçlanma olasılığının az olduğu gerçeğini tek doğru katına yükseltmeden kitle hareketiyle bağlar kurmak zorundayız. Fakat bu bağları kurarken asli görevlerimizi unutmak, çabuk başarılar peşinde koşmak bizleri tarih boyunca sayısız proleter örgütünün düştüğü duruma itecektir. Kendimizi namludan fırlamış bir mermi olarak görmek, yüzbinlerce proleterin de ileri atılmak için birkaç çağrı beklediğini düşünmek yanlıştır.

Şurası çok açık ki devrimci Marksistlerin önümüzdeki süreçte bundan birkaç yıl önce düşünmedikleri şekilde hızla büyümeleri mümkündür. İçinde bulunduğumuz türde dönemler, gerçek militan bir örgütlenmeyle, birtakım doğru şeyler söyleyen, ama hiçbir zaman belirli bir çevrenin dışına çıkmayan sektleri birbirinden ayırt eden dönemlerdir. Devrimci Marksistler reformistlerin “kitleselleşebilme” kapasitelerini açıklarken hiçbir zaman kitlelerin geri bilincine seslendikleri gerçeğinin arkasına sığınmamalıdırlar. Zira reformistlerin tuzağına düşmüş, her gün “Türkiye gerçekliğini tanımak lazım”, “Marksizmi-Leninizmi dondurmamak lazım”, “grupçuklar olarak kalmamak için Marksizme yeni açılımlar getirmek lazım”, “birtakım sloganlarımızın ya da söylemlerimizin ‘klasik Marksizmde’ olmadığını biz de biliyoruz, fakat kitlelerle bağ kurabilmek için onlara uyum sağlamak lazım” vb. masallarıyla uyutulan samimi komünistleri mevcut önderliklerinden ayıracak olan en iyi yol, bu unsurlara devrimci bir örgütün burjuva ideolojisine zerrece taviz vermeden, devrimci Marksist ideolojiye sıkı sıkıya sarılarak da büyüyebileceğini ve kitlelerle bağ kurabileceğini eylemde göstermektir.

Güncel Mücadele ve Taleplerimiz

Kitlelerin bugün burjuva ideolojisinin egemenliği altında oldukları bir gerçektir. Kitleleri devrimci görüşlere kazanabilmek için bu gerçekliği kalkış noktası olarak almak gerekir. Sınıf bilinci bakımından geride olan kitleleri kazanabilmek için onların gelişimine ayak uydurmak şarttır, fakat bu uyum sağlama siyasi değil, ancak ve ancak pedagojik nitelikte olabilir. Başka bir deyişle, bu (pedagojik) adım siyasi ilkelerimizden ve ideolojik duruşumuzdan geri adım atmadan gerçekleştirilmelidir. Devrimci görüşler toplumu temelinden sorgulayan görüşler olduğundan kitlelerin bu görüşleri bir çırpıda benimsemesi kolay değildir. Bu bakımdan kitlelerin geri bilincinden devrimci görüşlere geçişi sağlayacak birtakım ara aşamalar gerekir. Burada devrimci teoriye halel getirecek bir durum yoktur, yeter ki bu pedagojik uyumun temelini sınıf mücadelesi oluştursun.

Elbette hareketin içinde birçok unsur devrimci teorinin en ince ayrıntıları da dâhil olmak üzere sosyalizmin tüm meselelerini dinlemeye ve tartışmaya hazırdır. Gerek işçiler gerekse de gençler arasından böyle birçok unsurla “doğrudan sosyalizmi konuşarak” bağlar geliştirebiliriz. Fakat tek tek işçiler değil, kitleler söz konusu olduğunda bu kadarı yeterli değildir, zira kitleler kitaplardan değil, deneyim yoluyla, yani mücadele ederek öğrenirler. Lenin’in de üzerine basa basa belirttiği gibi, işçi sınıfı ekonomik mücadele ya da reform mücadelesi vermeden devrimci mücadele veremez. Kitlelerle aramızdaki bağın bir uçuruma dönüşmemesi için bu gerçekliği dikkate almak zorundayız: Tek tek unsurlarla çoğu zaman ara aşamalara ihtiyaç duymadan devrimci mücadelenin temel sorunlarını konuşabiliriz ve konuşmalıyız; kitleler söz konusu olduğundaysa, bugünkü mücadelenin devrimci mücadeleye bağlanması gerektiğini sözde ve eylemde göstermeliyiz.

Soyut olarak değerlendirildiğinde çok doğru, ama mücadeleye yeni atılmış ya da atılmak üzere olan kitlelerin geçmek zorunda olduğu ara aşamaları atlayan bir siyasi çizgi kitlelerle bağ kuramaz. Bu noktada geçiş talepleri ve asgari talepler oldukça önemlidir. Geçiş talepleri tek tek alındığında kapitalizm sınırları altında gerçekleştirilmesi mümkün olan, fakat bütünü bakımından kapitalizmin sınırları dışına taşan taleplerdir. Devrimci dönüşümünü tamamlamamış kitlelerin gözünde bugünden meşru olan geçiş talepleri için yürütülecek kararlı bir mücadele, kendi gelişimi içinde kapitalizmin sorgulanmasına varacaktır. Fakat bu talepler tam da kitlelerle pedagojik uyumun bir ifadesi olduğundan tarihüstü, her döneme uygulanabilir nitelikte olmaktan ziyade, somut koşullar, yani bizzat kitleleri dikkate alan talepler olmalıdır. Asgari talepler ise kitlelerin güncel taleplerini özellikle dikkate almalıdır.

Burada öncelikle, talepler dile getirilirken göz önünde bulundurulması gereken temel hususlara dikkat çekmeliyiz. Önüne işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesi hedefini koymuş olan devrimciler açısından reformlar için verilen mücadelenin çok önemli olduğunu söylemek yetmez. Mühim olan bu reform taleplerini proleter devrimi programından bağımsız ele almamak, asgari taleplerle devrimci taleplerimizi birleştirmek ve her ne pahasına olursa olsun ikincisini arka plana atmamaktır. İşçi hareketinin tarihinde bu eğilimle özdeşleştirilen meşum bir parti (İkinci Enternasyonal) olduğu için, bu gerçek tüm gruplar tarafından görünüşte üzerinde uzlaşılan bir konudur. Fakat bu görünüşteki uzlaşma birbirine karşıt iki eğilimin ortaya çıkmasına engel değildir. Bunlardan birisi reformlar mücadelesini küçümseyen, kitle hareketinin içinde yer almasını bilmeyen ve bu nedenle kadrolar yetiştirme bahanesinin arkasına sığınan eğilimken, diğeri de sosyalist devrim hedefini dillendirmesine karşın öne sürdüğü taleplerle bu hedefle uzaktan yakından bir ilişkisi olmadığı gösteren eğilimdir.

Siyasette ilkesel değerler çok önemli olmakla birlikte, bu ilkeleri günlük hayattaki mücadelelere, deyim yerindeyse, yedirmek de bir o kadar önemli ve zorunludur. Mücadelenin hareketlendiği bu dönemde sendika bürokratlarının bir kez daha işçilerin biraz da olsa havasını alabilmek adına en radikal söylemleri dile getirdiklerini görüyoruz, bir süre daha görmeye devam edeceğiz. Sendika bürokrasisiyle masa başında çoğu zaman her konuda “anlaşmak” mümkündür! Öyle konular oluyor ki sendika bürokrasisi bizim bir dediğimiz yerde beş diyor! Peki, ne yapmak gerekiyor?

Bir defa şu gerçeği kabul ederek başlamalıyız: Sendika bürokrasisini sendikaların başında tutan bu örgütlü tutumudur. Geçmişten gelen dersleri özümsemiş, kurumsallaştığının, yani örgütlü bir geleneğe sahip olduğunun bilinciyle hareket etmektedir. Burjuva düzenden aldığı maddi ve manevi (ideolojik) yardım dışında bu husus yabana atılmamalıdır. Sendika bürokrasisi her biri kendini düşünen bürokratlar yığınından oluşuyor olabilir, ama bu onların örgütlü hareket ettiği, bulundukları mevkide kendilerinden önceki kuşakların ne yaptıklarını iyi bildikleri gerçeğini değiştirmez. Bizlerin de bu hususta işçi bürokrasisini örnek almamız ve geçmişin derslerini özümsememiz gerekir.

Yaklaşık yüz elli yıllık sendika bürokrasisi tarihinden ve insanlık kadar eski düzenbazlık, alçaklık, ikiyüzlülük kültüründen beslenen işçi hareketindeki bu sivil polisleri defetmek gerektiğine kimse karşı çıkmıyor. Fakat sendika bürokrasisi kaş gözden anlamaz, git demekle gitmez. Bolşevik-Leninistlerin taktiği genellikle bu burjuva ajanlarını mücadele etmeye zorlamak olmalıdır. Tüm varlığını oturduğu koltuğu korumaya adamış ve dolayısıyla tüm programını da buna göre belirleyen sendika bürokrasinin aslında devlet dairesindeki bürokratlardan zerrece farkı yoktur. Tıpkı devlet bürokrasisi gibi sendika bürokrasisi de kurumun kalıcılığına güvenir ve fazla dikkat çekmeyerek, yerini aldığı yönetim ne yaptıysa aynen uygulamaya devam ederek koltuğuna tutunmaya çalışır. Oturmuş işleyişi bozmak, sivriliklerle öne çıkmaz işine gelmez. Koltuğa tutunabilmek için dikkat çekmemek esastır.

Tüm bunlar içinde bulunduğumuz dönemde farklı bir kisve altında karşımıza çıkacaktır. Sendika bürokrasisi tabandan gelen basıncı hissetmektedir. Fakat sendika bürokrasisi yalnızca tabandan değil, tavandan, yani burjuvaziden gelen baskıyı da hissetmektedir. Bu nedenle kendisi için bir “altın orta” olarak gördüğü laf ve eylem (ya da söz ve icraat) dengesini oranları çok fazla bozmadan değiştirmek zorundadır. Bunun en iyi yolu vaatleri bol keseden dağıtırken, birkaç göstermelik ya da radikal eylemde bulunmak, yetmediği yerde biraz daha ileri gitmek olacaktır. Bu nedenle sendika bürokrasisinin karşısına sözde “devrim ve sosyalizm” talepleriyle ya da kapitalist ekonominin işleyişine dair genel taleplerle çıkmak (örneğin devletleştirmeler), bugünkü konjonktürde, onun ekmeğine yağ sürmek olur. İşçi sınıfının henüz peşinden koşmaya hazır olmadığı talepleri dile getirmek, işçi sınıfını sendika bürokrasisinin tasallutundan kurtarmaya yetmez. Mücadele etmek istemeyen bürokrasi zorlandığı noktada bu taleplerin hiçbirine sarılmakta tereddüt etmeyecektir. Burjuvazi açısından acil sorun teşkil eden tüm sorunlar (öncelikle işyerindeki ekonomik mücadeleler) şimdilik bir kenara itilecek, “böyle büyük bir mücadele varken” söz edilmez olacak, hareketin bir süre sonra yavaşlayacağını düşünen burjuvazi de göstermelik karşı adımlar dışında oynanan oyuna sesini çıkarmayacaktır. Bu talepleri hayata geçirebilecek kitleler mücadele saflarında toplanmadığı oranda söylenenler kâğıt üzerinde kalacak, bürokrasi “ben elimden geleni yaptım” diyerek geri çekilecek, ama bu süreçten kârlı çıkan o olacaktır. Kitleler bürokrasinin hanesine eksi değil, artı koyacak, kitlelerin kendisine duyduğu güven artacaktır. Bu bakımdan sendika bürokrasisini “küçük”, ama somut adımlar attırmaya çalışmak daha doğrudur. Bugünkü durumda söz konusu makro talepler acil olarak başlangıçta değil, ancak kitleler istim üstündeyken, hız almışken gündeme getirilmelidir.

Aynısı sendikaların dışındaki işçilerle kurulan bağlar için de geçerlidir. Proleter devrimciliğiyle halk devrimciliği basit bir kelime oyunundan ibaret değildir. Sorunu “proletarya da halkın bir parçası olduğuna göre, taraflardan biri halk sözcüğünü kullanarak daha kapsayıcı olmaya çalışıyor” şeklinde idrak etmeye çalışmak yanlıştır. Bunun uzun vadede, yani bizzat devrimci dönemlerde ne tür hayati sorunlara yol açacağını özellikle de faşizm üzerine yazılarımızda gördük. Ama hepsi bununla da sınırlı değildir. Halk devrimi, yurtseverlik gibi tabirler yalnızca uzun vadeli “idealleri” değil, belli bir yönelimi ifade eder. Bu kavramlar söz konusu siyasetlerin nereye baktıklarını, gözlerini nereye diktiklerini ifade eder. Yani birbirini karşılıklı olarak belirleyen iki etken olsa da son tahlilde bu siyasi söylem (“yurtseverlik” ya da “halk devrimi”, “halk iktidarı”) siyasi yönelimin bir sonucudur. Kazanılmaya çalışılan kitleye göre belli bir dil, belli bir söylem ve belli politikalar belirlenir. Sonra bunlar dönüp tekrardan izlenen siyasi çizgiyi belirler vs.

Halk devrimi ya da yurtseverlik şeklindeki söylemler her şeyden önce işçi sınıfının gücüne olan inançsızlığı ifade eder. Bu inançsızlık proletaryanın toplumu dönüştürmek konusunda sahip olduğu potansiyellerin küçümsenmesinin bir ürünüdür. Bu inançsızlık her dönemde farklı bir bahanenin arkasına sığınılarak dile getirilir. Yüzyıl önce proletaryanın yeterince eğitimli ve kültürlü olmadığı söylenirdi. O bitti, bu sefer proletaryanın toplumda yeterli çoğunluğa sahip olmadığı, ek ve zinde dinamiklerin takviyesine ihtiyaç duyduğu söylendi. Sonra proletarya çoğunluğu ele geçirdi, bu sefer çoğunluğu ele geçiren işçi sınıfının geçmişteki kadar sıkıntı çekmediği, aldığı sus paylarından ötürü konformist olduğu ve düzene eklemlendiği söylenir oldu. Proletarya tam bunu da halledecekken ve halletmişken bu sefer de proletaryanın öldüğü haberi çıkageldi. Emek-sermaye çelişkisi her şeyi açıklamazmış, çünkü … “sosyalist” Sovyetler Birliği çökmüştü. Tüm bu argümanların buluştuğu nokta proletaryayı halk söyleminin içinde eritmek, türdeş olmayan bir bütünün sayısız parçasından herhangi biri konumuna getirmektir.

Oysa proletaryanın toplumdaki maddi gücü böyle bir “eşitliğe” izin vermez. İşçi sınıfının esas gücü üretimde oynadığı rolden ve diğer toplumsal kategorilerin aksine toplu-merkezî bir niteliğe sahip olmasından gelir. Tam da bu nedenle proletaryanın toplumun yaklaşık yirmide birini oluşturduğu Çarlık Rusya’sında proletarya devrimin öncü gücü olabilmiştir. Başta maddi üretim alanında çalışan işçiler olmak üzere, proletaryanın durması toplumun durması anlamına gelir. Proletarya ne denli azınlığı oluşturursa oluştursun, tam da bu niteliğinden ötürü toplumun diğer ezilenlerini arkasına toplayabilir.

Bu nedenle “halk” ve işçi sınıfı tabirleri arasındaki ayrımı, önemsiz ayrıntılarla donanmış basit bir kelime oyunu olarak görmek kabul edilemez. Bu kavram farklılığı kısa ve uzun vadede bizatihi politikalara yansır.

Konumuz bağlamında, bu tutumun öncelikle soyut halk taleplerinde yansımasını bulduğunu görüyoruz. Kitleyle henüz başlangıç aşamasında bile bağları olmayan grupların, ülke ekonomisini kurtarma önerilerinde bulunması devrimci siyasetin ruhuna aykırıdır. Burada kastedilen, devrimcilerin sorunların çözümünü zaten sosyalizmde gördükleri için, ülke ekonomisini somut çözüm yollar önermelerinin gereksiz olduğu değildir. Mesele, güya Lenin ve Troçki’ye dayandırılarak öne sürülen “geçiş taleplerinin” ya da “asgari taleplerin” ayaklarının yere basmıyor olmasıdır.

Yukarıda belirtildiği üzere, bu taleplerin altındaki temel neden devrimci kadroların kitlelerden uzaklaşmaması, onların verili bilinç düzeyinden çok ileride talepler dile getirerek bağlarını koparıp kendilerini yalıtmamalarıdır. Başka bir deyişle, bu taleplerin özünü kitlerin somut durumu oluşturur. Lenin ve Troçki’nin haklı olarak geçiş talepleri sıraladıkları dönemde Türkiye’deki bugünkü durumdan çok önemli bir fark vardır: O dönemde örgütlü işçi ve emekçi kitleler vardı. Ne demektir bu? Yani işçi olduğunun bilinciyle belli bir sendikada ya da işçi örgütünde (ister devrimci partilerde ister Engels’in tabiriyle “işçi sınıfının burjuva partilerinde”) örgütlü olan kitleler vardı. Bu bağlamda Marksizmin önderleri, örneğin tıpkı bizim bugün Venezuela’da ve Bolivya’da savunduğumuz gibi, gerçek gücü elinde bulunduran ya da bulundurması an meselesi olan partileri bu talepler aracılığıyla ileriye itmek, ilerlememek konusunda ayak diredikleri oranda kitlelerinden koparmak, hareketi ilerletmek, yani her halükârda kitleleri devrimcileştirmek ve mücadelelerini daha da ileriye taşımak istiyorlardı. Marksizmin önderleri öncelikle ülkeyi kurtarmak değil, enkazın altında kalacak işçi sınıfını harekete geçirmek derdindeydiler. Yüzlerini döndükleri, siyasi açıdan baktıkları yer işçi sınıfıydı. Hem kendi siyasi durumlarını, örgütlülük düzeylerini ve taktiksel hedeflerini hem de kitlelerin durumunu göz önünde bulundurarak taleplerde bulunuyorlardı.

Bu nedenle Bolşevik militanlar her şeyden önce kitlelerin bugün kitleler olarak siyaset arenasına henüz inmediklerini göz önünde bulundurmalı, kitleler henüz mücadele alanına inmemişken ortaya konan “büyük” taleplerin ve söylemlerin, mücadele eden işçilerin taleplerinin arada kaynamasına yol açabileceğini unutmamalıdırlar. Mücadelenin her safhasında doğru halkayı yakalamak esastır. Sendika bürokrasisinin (ya da reformist partilerin-örgütlerin) daha kendi örgütünde bir araya gelmiş işçilerin talepleri için kararlı, direngen ve uzlaşmaz bir mücadele yürütmeden ve yürütme niyeti göstermeden genel mücadele sloganlarının arkasına saklanmalarına izin vermemeliyiz. Mücadelenin henüz emekleme safhasında olduğu bugün koşmaya çalışmak yerine kimi zaman yalnızca yürümeye çalışmak ya da adımları hızlandırmaya çalışmak pratik açıdan daha doğrudur. Kitlelere “büyük” maddi kazanımlar getirecek taleplerden önce, onları mücadele etmeye ve birleşmeye sevk edecek talepleri öne çıkarmalıyız.

Proletaryanın acil ekonomik taleplerini hayata geçirmek için verdiğimiz mücadele, burjuvazinin gerici saldırılarına karşı olabilecek en geniş tabanlı bir birleşik işçi cephesi kurmanın aracı olarak görülmelidir. Proleter devrimciler ancak proletarya birleşik gerçek bir güç haline geldikten sonra halkın diğer yoksul, ezilen katmanlarını da mücadelenin diri güçleri haline getirebileceğini bilerek hareket etmelidirler.

Dolayısıyla en kitleselleşebilecek belli başlı talepler dışında –bunlar elbette göz önünde bulundurulmalıdır– esasen işçileri ve toplumun diğer canlı, zinde kesimlerini mücadeleye çekecek taleplere sarılmak gerekir. “Zinde” sözcüğü Türkiye sol hareketinde zamanında burjuva orduyu müttefik olarak göstermek için kullanılırdı. Biz ordunun (başka bir deyişle, genelkurmayın) zinde, hem de epeyce zinde bir güç olduğunu kabul etmekle birlikte, kendi safımızda olduğunu düşünmüyoruz. Bu zinde güçler öncelikle büyük işletmelerde ve işyerlerinde çalışan işçiler ve genç işsizler (gizli ya da açık işsizler) olmalıdır. Bu taleplerde kitlelerin sınıf bilinciyle hareket etmelerini sağlamak esastır. Bugün işçi sınıfının her şeyden önce bir sınıf olduğunun farkına varması gerekiyor.

Bu bağlamda,

  • Gerçekten uygulanan yedi saatlik işgünü,
  • İnsanca yaşanabilir ve vergiden muaf bir asgari ücret
  • Parasız eğitim, parasız sağlık,
  • Cinsiyet ayrımcılığına son, eşit işe eşit ücret vs.,
  • Örgütlenme ve ifade özgürlüğü önündeki engeller kaldırılsın,
  • Taşeronluk sistemi, güvencesiz çalışma yasaklansın,
  • Sorunlu işyerlerinde defterler açılsın,
  • Kürt halkına özgürlük

talepleri ilk akla gelen somut önerilerdir. Elbette bunlar her seferinde hareketin somut ihtiyaçlarıyla yenilenmeli, güncellenmelidir. Örneğin bugün doğalgaz ve elektriğe yapılan zamların kaldırılması talebi kitlesel destek kazanabilecek önemli bir şiar olarak görülmelidir. Fakat her halükârda asli görevlerimizi unutmamak esastır.

Kısmi ya da bütünsel olsun, yükselen kitle mücadelesi Bolşevik militanların görevlerinde bir değişiklik anlamına gelmiyor. Aksine bu mücadele kitlelerle daha doğrudan ve sıkı bağlar geliştirebilmemiz için bir vesiledir. Derinleşen kriz burjuva sisteme olan kini ve öfkeyi arttıracak, muhalif unsurları daha da sola itecektir. Kendi öfkemizle, diğer militan unsurların öfkesini birleştirmek zorundayız.

9 Kasım 2008


Notlar

[1] Lenin, “Rusya Komünist Partisi (Bolşevikler) Onuncu Kongresi”, Mart 1921, Collected Works cilt 32, s. 251.

[2] Engels, Anti-Dühring, Sol Yay., 1995, s. 202.